Prof. Dr. Orhan OKAY Hoca ile

199
Görüntüleme

İnsanın en büyük dileği belkide geleceğe bir şeyler bırakabilmek, gelecek nesle öncülük edebilmek, bu bütün yazarlar için ortak bir düşünce gibidir. Geleceğe neler bıraktım? Sorusuyla yüz yüze gelen edebiyatçı vereceği cevap konusunda eğer bir şeyler bıraktığına inanmıyorsa kaygıyla, eğer Prof. Dr. Orhan Okay gibi biriyse mutlak anlamda büyük bir iç huzuruyla cevabını verecektir. Gelecek nesillere oldukça kıymetli eserler bırakan Türk edebiyatı için kilometre taşları niteliğinde çalışmalar ortaya koyan Okay hocayla ilk kez, Türk Kültürüne Hizmet Vakfı tarafından düzenlenen “Türk Kültürüne Hizmet Şükran Ödülü”ne layık görüldüğü özel bir gecede karşılaştım. Gerçekten mütevazı tavırlarıyla beni çok etkilediğini söylemeliyim. Ödülünü aldıktan sonra yanına yaklaşarak Okay hocayı tebrik ettim. Elimde tuttuğum ve kendisine hediye etmek için getirdiğim Ay Vakti Dergisi’nin son sayısını uzattığımda, edebiyata olan aşkı adeta gözlerinden okunuyordu. Dergiyi büyük bir iştahla inceleyen Okay hocanın gözüne ilk çarpan derginin 10. yılını tamamlamış oluşuydu ve bana dönerek, “10 yılı geride bırakmış bir dergi gerçekten de çok güzel” dedi. Böylesine önemli bir edebiyatçı ile karşılaşmış olmanın ve onunla ayaküstü de olsa sohbet etmenin sevinciyle, “Değerli hocam, dergimiz için sizinle bir söyleşi yapabilir miyiz?” sorusunu yönelttim. Demiştim ya gerçekten çok kibar ve mütevazı bir insan olduğu için bu teklifimi geri çevirmedi. Hasılı, bu röportaj böyle bir sürecin sonunda gerçekleşti. Şimdi, hikâyesini de anlattığım bu söyleşiyle sizleri baş başa bırakıyorum.  Çocukluğunuzun Kütüphanesi olmayan bir evde geçtiğini biliyoruz. Kitaptan uzak bir ortamda olmanıza rağmen kitaplara olan bu sevginiz nasıl başladı?  Okula başlamadan babam bana okumayı öğretmişti. Benden sekiz yaş büyük ablamın okuduğu dergiler vardı. Oradan başlamış olmalıyım. Ama hatırladığım, mahallemizde liseye giden, Orhan Ağabey dediğim bir adaşım komşumuz vardı. Bir gün onun evinde benden coğrafya ödevi olarak çizdiği haritaları kuru boyayla boyamamı istedi, muhtemelen beni oyalamak için, sonra da ücret olarak o yıllarda Çocuk Esirgeme Kurumu’nun çıkardığı Çocuk dergisinden birkaç sayı verdi. Evire çevire onları tekrar tekrar okuduğumu görünce, benim daha hoşlanacağım Yavrutürk diye bir çocuk dergisinin daha olduğunu, ona devam etmemi tavsiye etti. İşte asıl okuma iptilâsı onunla başladı. İlkokula kadar onlarla ve birkaç çocuk romanıyla idare ettim. Daha sonra Babıâli’yi, biraz daha sonra da Sahhaflar’ı keşfettim. Ortaokulda artık uydurma raflardan da olsa bir kütüphanem olmuştu. Şehirli aydın kimliğine sahipsiniz, bu anlamda Anadolu’da yıllarca kaldınız. Anadolu’da kaldığınız günlerde büyük şehre dair bir özlem hissettiniz mi? Taşrada edebiyat üzerine çalışmanın ne gibi zorlukları oldu? Erzurum..Bu şehri anlatın hocam..  Anadolu’da iken hemen her yaz tatilinde, hatta fırsat çıktıkça aralarda da İstanbul’a gelip uzun uzun kaldığımız için böyle bir özlem hissetmedim. Zaten Anadolu’yu seviyordum. Yalnız son senelerde, çocuklarımız da tahsil için İstanbul’a gelmiş olduklarından onlarla beraber İstanbul’u özlemeğe başladım. Döndükten sonra da bu özlemin beni çoktan beri sarmış olduğunu fark ettim. Aslında hasretim büyük şehre değil sadece İstanbul’a idi. Nitekim bir ara Hacettepe Üniversitesi’nden bir teklif alınca düşünmeden geri çevirdim. Erzurum’da, yaşama şartlarından, şehirden, halkla yakınlıklarımızdan hiçbir şikâyetimiz olmadı. Ancak yıllar geçtikçe bilgi ve kültür gelişmemizin gerilediğini anladım. Çok yetersiz bir halk kütüphanesi, iki de kitapçısı olan Erzurum’da ne yeni ne eski yayınları bulabilmek mümkün değildi. Haberimiz bile olmuyordu. Haftada iki kere gelen ekspresle üç-dört günlük gazeteleri takip edebiliyorduk. Konferans, sergi, konser, tiyatro gibi faaliyetler yoktu. Genç asistanlar olarak, başımızda hoca olmadan, ders vermek zorunda kaldık.  Daha sonra çok zengin bir kütüphanemiz oldu. Ama bugün görüyorum ki yeni açılan üniversitelerin çoğunda bu şartlar bile yok. Sürekli gençlerin etrafınızda bulunduğu üniversitede yeni neslin edebiyata bakışını nasıl değerlendiriyordunuz? Yeni nesil umut vaat ediyor mu?  Bunu bizim gibi ihtiyar hocalara sormayın. On beş yıl önceki öğrencilerin bile seviyesinde olmayan bir nesil bulunduğunu söylerim. Vehim mi, gerçek mi, bizim beklediklerimizi bilmiyorlar da daha farklı bilgilere mi sahipler? Burasını bilemeyeceğim. Beşir Fuad üzerinde çalışırken sizi en çok zorlayan yanı neydi? Bir kişinin hayatına dair, yazın hayatına dair bir şeyleri anlatmak için nasıl bir hazırlık yapıyorsunuz?   Biyografi çalışmalarında her hayat, farklı bir metot ister. Kimi yazıyorsanız onu yaşamak lazımdır. Ben bu bakış açısının ilk çalışmamda farkında değildim. Kendiliğinden gördüm ki evvelâ konumuz olan kişiyi sevmek, sonra tarafsız olmak ve bütün malzemeyi ihmal etmeden değerlendirmek gerekir.  Ahmed Hamdi Tanpınar, Mehmet Kaplan gibi büyük isimlerin öğrencisi oldunuz. Bu iki ismin sizin üzerinizde ne gibi etkileri oldu?  Öğrendiğim pek çok şeyle beraber asıl hevesli olduğum, ilkinden sanat sevgisi, ikincisinden hocalık ve araştırma disiplinidir. Galiba ikisinden de yolun yarısında kaldım. Sanatın herhangi bir dalıyla hobi dışında profesyonel anlamda bir şeyler yapmak ister miydiniz?  C: Fotoğraf hevesim epey uzak geçmişte kaldı. Sergi filan hiç aklıma gelmiş değil. Musikiyi ve resmi tekniğiyle anlamak isterdim, olmadı. Sadece her ikisinden de kendime göre zevk alacak kadar bir hevesim, bana yetecek kadar bir plak koleksiyonum ve röprodüksiyon kitaplarım var. Beşir Fuat ve Ahmet Tanpınar üzerine olan çalışmalarınıza baktığımızda ikisinin de farklı bir üslubu bulunuyor. Sanki Tanpınar’ı anlatırken okurla konuşuyorsunuz ama Beşir Fuat’da bu durum daha farklı ve akademik olduğu görülüyor. Bu farkın sebebi nedir?  Yukarıda biyografi yazarken konuyu yaşamaktan bahsettim. Sonraları farkına varıyorum ki Beşir Fuad’ı yazarken onun gibi pozitif bir dil kullanmış, Ahmed Midhat’ı yazarken onun gibi geveze olmuş, Tanpınar’ı yazarken de onun deneme üslûbuna kapılmışım.  Kedileri çok seviyorsunuz, nerede bir kedi görseniz mutlaka onunla ilgilendiğiniz söyleniyor. Onlarla aranızdaki bağ nasıl oluştu. Bir anlamda size sırdaş mı oluyorlar?  Genel olarak hayvanları seviyorum. Yunus gibi benim de bir karıncaya ulu nazarım vardır. Kedilerle daha da özel. Onlar dünyanın en güzel mahlûkudur. Kendi keyfini yaşamaları hoşuma gidiyor. İstediği zaman sevdirir, istemezse pençesini atar. İlkokul sonuna kadar evimizde hep bir kedi olmuştur. O dönem bitince artık sokaklarda, evlerde her gördüğüm kediyle en azından bir selâmlaşmamız olur, izin verirse başını okşarım.   ORHAN OKAY: 1931 yılında İstanbul’da doğdu. Vefa Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ve Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’nun Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü başarıyla tamamladı. Üniversiteden mezun olduktan sonra Artvin ve Diyarbakır Liselerinde öğretmenlik yaptı.1959 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi’nin Edebiyat Fakültesi’ne asistan olarak girdi. Hızla akademik alanda kendini geliştiren Okay, 1962 yılında Yeni Türk Edebiyatı üzerine doktorasını tamamladı. 1975 yılında Doçent ünvanını alan Okay, 1988 yılında da Profesör unvanını almaya hak kazandı. Yaklaşık 36 yıl görev yaptığı Erzurum’dan 1994’te ayrılarak Sakarya Üniversitesi’ne geçti. 1996’da kendi isteğiyle emekliye ayrıldı. Halen İslam Ansiklopedisi’nde redaktör olarak görev alan ve Fatih Üniversitesi’nde ders veren Okay’ın çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanmış beş yüz kadar makale ve deneme yayını bulunmaktadır.  Kitaplaştırılmış eserlerinden bazısı ise şöyle; Mehmet Kaplan’dan Hatıralar Mektuplar, Silik Fotoğraflar, Bir Başka İstanbul, Kendi Sesinin Yankısı Necip Fazıl Kısakürek, Sanat ve Hayat, Abdülhak Hamid’in Romantizmi, İlk Türk Pozitivist ve Natüralisti Beşir Fuad, Batı Medeniyeti Karşısında Ahmed Midhat Efendi, Şeyh Galip-Hüsnü Aşk, Sanat ve Edebiyat Yazıları, Mehmed Akif Bir Karakter Heykelinin Anatomisi, Necip Fazıl Kısakürek ve Ahmet Hamdi Tanpınar.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Ortadoğu’da Değişen Denekler / Ay Vakti
Numaradan Yaşamak / Necmettin Evci
Cezada Elif İştiyakı / Naz Ferniba
Prof. Dr. Orhan OKAY Hoca ile / Ada Dalgalıdere
Yüreği Gerilmiş Delinin İpinin Çekilmesini Anlatır... / M. Ragıp Karcı
Tümünü Göster