İsmail Kıllıoğlu’yla “Ateş Yalımı Üstünde Bir Toplantı” Üzerine…

299
Görüntüleme

Öykü çalışmalarınıza hangi tarihte başladınız? İlk öykünüz nerede yayınlandı?

Öykü yazmaya başlamam, yazı denilen “zehirlenme”den sonradır. O, “zehirlenme”nin ilk damardan girişi şiir yoluyla olmuşsa da çocukluktan gençliğe geçiş (gerçekten “çocukluk”tan gençliğe geçtim mi? Bilmiyorum. Dahası geçmek gerekiyor mu? Gençliğe, arkasından “adamlık”a geçenlerin sayıca çokluğu, “çocukluk”ta direnenlerin sağlamaya çalıştıkları o gizemli dengeyi hep tehdit ede gelmiştir, bu asla unutulmamalıdır. Ne var ki “çocukluk”ta kalanlar, kin ve hesap tutmayı, doğal olarak sapkın gördüklerinden, bunu hep unuta gelmişlerdir) sürecinde, birden bir sezgiyle öykü yazmanın elzemliği karar şeklinde oluşmuştur. İşte bunun tarihini kesin olarak söyleyebilirim: 1964-65 öğretim yılı.
Ne var ki ilk öykünün yayınlanışı, yaklaşık bir yıl sonradır ve yayınlandığı “mevkute” “Gonca”dır. Ama asıl olarak öykümün yayınlanışının resmi tarihini 1968 yılı ve “Çıkış” dergisi şeklinde ilan etmeyi daha doğru buluyorum. Öykünün ismi ise “Kuyu”ydu, ama onu hiçbir öykü kitabıma almadım. Unutmayalım ki tarih daima zaman ile ölçülmez, tersi de doğrudur.

Diriliş ve Edebiyat dergileriyle tanışma sürecinizden bahseder misiniz?
Bu soruya, soruluş tarzı bakımından verilecek cevap gerçeği yansıtmaktan çok, bulandıracak niteliğe bürünebilir. Bu bakımdan “Diriliş”i öne ve merkeze alarak, cevap verme değil de, bir tespit yapmanın yerinde olacağını düşünüyorum. Kuşkusuz ’66’lı yılların Diriliş dergileri aylık okumalarımızın ilk kaleminde yer alıyordu ve düşünce yönünden farklılaşmamızın ilk temel kaynağını oluşturuyordu. Ayrıca başka aylık okuma kalemlerimiz içinde var olanlardan Büyük Doğu, Hareket vb. demirbaşlar da vardı. Fakat bu dergilerden önce, bizzat bu dergileri somut varlıklar hâline dönüştüren isimler zaten aşina olduğumuz ve izlediğimiz değerlerimizdi. İşte bu aşinalığa ve izlemeye açık ve kesin bir zaman biçemiyorum. ‘63,64’ yılları diyebilir miyiz? Bir ölçüde, evet.
“Edebiyat” ile değil, ama Nuri Pakdil ile gıyabi tanışmam ’66’ ve ondan gelen bir mektup (yeşil mürekkeple yazılmış) ile oldu. Vicahen karşılaşmamız ’68 Temmuz’udur. Dolayısıyla “Edebiyat”ın çıkış sürecinin başından beri içinde oldum. Üniversite’ye Ankara’da devam etmeye karar vermemde tek neden zaten buydu. Yoksa ne Ankara, ne hukuk öğrenimi hayatımın akışında vardılar. İtirafa edeyim, birkaç yıl Ankara ve hukuk öğrenimi, zihnimde ve gönlümde birer karabasan etkisiyle boğuştuğum ukdeler oldular. Fakat sonraları bu ukdeleri, deyim yerindeyse, imkâna çevirebildim. Bugün, o yaşadıklarımı bir verim şeklinde değerlendiriyorum.

Mavera ve siz… Neler söylemek istersiniz?
Mavera, aynı zamanda Akabe… Söylenmiş birtakım beyanlar üzerine şöyleydi, böyle oldu demeyi içim kaldırmıyor. Çünkü bir pay edinme, pay ve paye kapma gibi çağrışımların sökün etme ihtimali bile giran geliyor bana. Mavera’nın çıkışını hazırlayan neden, kültür ve uygarlık mücadelemizin nesnel bir platforma yönelme mecburiyetiydi. Bunun yeterince ifade edildiğini, gerekli davranışın aleni hâle dönüştürülebildiğini düşünmüyorum. Diriliş ve Edebiyat’a rağmen biçiminde bir gerekçenin mesnet olmadığını da. Aksine Diriliş ve Edebiyat’ın varlıklarının tezahürüne sıkı sıkıya bağlı bir lazime söz konusuydu. Belki şunları tespit olarak zikretmekle şimdilik yetinebiliriz: Mavera’nın çıkışında maddi ve manevi sorumluluğu üstlenen on iki kişi vardı. Kurumlaşabilmesi için en uygun biçim zaman içinde kazanılmalıydı. “Şirket” tarzında işleri yürütmek biçimler arasında vardı, ama amacın asla önüne geçmemeliydi. Kolektif çalışma yöntemi veya imece usulü, mücadelesi verilmek istenen kültürün oluşumunu da mümkün kılacak bir kıvamda tutulmalıydı; bu aynı zamanda bir “nefs” eğitimi süreci olmalıydı. Ve objektif ölçüler bağlamında “ilişkiler”in organizasyonu. “İlişkiler”, yani kültürel etkinliğin ilgili olduğu tüm alanlar. İktisadi etkinlik burada ayrı bir önem arz ediyordu. Söz gelimi yürütülecek kültürel etkinliğin elbette iktisadi bir boyutu olacaktır. İşte bu boyut, geçerli anlayış, biçim, ölçü ne ise ona göre oluşturulmalıdır. Bu boyutu mesela “şirket” olarak tanımlamışsak, emeğiyle, parasıyla katılan kimseler, bu bağlamda öncelikle birer ortak, hakları, çıkarları gözetilecek ve korunacak bir ortak olarak görülmek durumundadır. Ama bütün bunlar, asıl kültürün, yani hedefin önüne geçirilmeyeceklerdir. Organizasyonla kastetmeye çalıştığım bu. Son dönemlerinde, yani Bahri Zengin’in yönetiminde bir organizasyona girdik. Zengin’in ısrarı üzerine, Mavera’nın altı, yedi sayısının hazırlanmasında danışmanlık kabilinden katkılarım oldu. Onun için organizasyon ve yönetim bakımından belli bir gözlemde bulundum. Zengin’in organizasyonu ve yönetimi, kuşkusuz bir mantığa dayanıyordu, ama Mavera’nın ve Akabe’nin kuruluşunda tasavvur edilenle pek bir bağlantısı yoktu. Dergiyi çıkaran arkadaşlara karşı, mesela Selim’e, Mustafa’ya karşı tutumu tam bir “patron” tutumuydu. Bundan dolayı duyduğum rahatsızlığı belirttim, ama Bahri Bey görüşlerinde ve tutumunda, daima olduğu gibi, ısrar etti. Zaten Parti’ye de bu sıralarda girdiği için, sanıyorum dergiyi ve Akabe’yi sürdürmesi gerekmiyordu, üstelik şartlar zordu. Şimdi de milletvekili olarak, şahsen benim tanıdığım Bahri Zengin’i eritmekle meşgul. Özetle Mavera ve Akabe uyandırdığı umut ve özlemlere yaraşır bir adım atamadı, buna imkânı var mıydı, denebilir mi, tartışmaya açıktır bu. Birçok tartışmaya açık durarak bekleyen konularımız ve sorunlarımız gibi. Ancak bu tartışmayı yapabilecek entelektüel bir seviye kazanabildiğimiz söylenebilir mi? Asıl ve öncelikle ele alınmayı bekleyen hayati konu ya da sorun budur kanaatimce.
Şunu özellikle belirtmemde zaruret vardır: Mavera ve Akabe’yle ilgili bir eleştiri, öz eleştiri olarak görülmemelidir bunlar, birkaç hususa yönelmiş dikkatin tespitidir yapılan. Çünkü bizzat kendimi bağlayan değerlendirmeyi nice bir zaman önce yapmıştım zaten.

“Ateş Yalımı Üstünde Bir Toplantı” ilk öykü kitabınız. İsminden, yayınlanma sürecinden bahseder misiniz?
“Ateş Yalımı Üstünde Bir Toplantı”, evet ilk öykü kitabımdır. Kitaba ismini veren bir öykünün de adıdır bu. Bu konudaki düşüncelerimi ana hatlarıyla bazı konuşmalarda (mesela Gelişme, Mavera, İlim ve Sanat vb. dergilerde) dile getirdim. Söylenmiş bir düşünceyi, görüşü tekrar be tekrar etmek bana aptal işi, reklam gibi geliyor. Gerçi çağımızın da belirgin özelliğidir. “Reklamlarda yaşamak!”, yani aptallığı veya aptalca yaşamak. Kitabın yayımı, Hukuk Fakültesi’ni bitirdiğim yıldır. (1974) Hukuk Fakültesi sınavları tam anlamıyla maraton koşusu benzeri zorlu olurdu. Otuz beş, kırk gün sürerdi. Böyle bir sınav cangılındayken, sanırım, cumartesi günü bir dersin sınavından çıkmış, Bermutad Bayındır sokaktaki kahveye (adı Platin olmalıydı) uğramış, nihayet akşam olduğu için eve gitmek üzere kalkmıştık. Yolda Tahir Yücel ile karşılaştık, hoşbeşten sonra, daima ve hep acul heyecanıyla; “Kitabın kapağı çok güzel olmuş” deyiverdi. “Edebiyat Dergisi Yayınları”nın o dönem kitap kapaklarını Devlet Tiyatroları dekoratörü Hüseyin Mumcu yapardı. Kitapların muhtevasını Mumcu’ya Nuri Pakdil anlatır, bir ölçüde de ne istediğini belirtirdi. Mumcu bazı eskizler hazırlayıp getirir, üzerinde epeyce bir tartışma yapıldıktan ve elbette Nuri Pakdil’in adeta beğeni onayından sonra o kitabın kapağı kararlaştırılmış olurdu. Doğrusu Hüseyin Mumcu’ya, o kadar farklı beğenilere cevap verebildiği ve Nuri Pakdil’in nazik, titiz ve müşkülpesent rikkatlerini sabırla karşılayabildiği için, hem acır, hem de imrenirdim. Sağ ise sağlık ve afiyetler, ölmüşse rahmet diliyorum Mumcu’ya. İşte. Tahir’in verdiği haberi, o sıralarda devam eden kitap kapaklarından birinin daha bitirildiği şeklinde anladım. Fakat Tahir “ismi de güzel olmuş” gibi bir şey söyleyince, farklı bir durumdan söz ettiğini sezdim. Çok geçmeden mesele anlaşıldı. Nuri Pakdil, zaten gündemde olan hikayelerin kitaplaştırılmasını, kapağını yaptırmakla, sürpriz şekline dönüştürmüştü. Kuşkusuz, hele bu ilk kitap ise, heyecan duymamak, ancak mutluluk imgesini kullanarak anlatabileceğimiz o farklı duyguyu yaşamamak söz konusu edilemez. Böyle olmakla birlikte, içimde bir tür “endişe”nin veya beklenmedik bir kaygının varlığını duyduğumu söylemeliyim. Onlardan kaynaklanmasa bile, bu endişeye, kaygıya bağlamaya teşne bir takım nedenler de buluyordum. Bir defa hikâyelerin kitap şeklinde yayımını erken buluyordum. Buna bağlı olarak düşünce ve sanat alanında benim için önemli olan kesintisiz ve hayatın bütününe nüfuz etmiş bir yaşama üzere olmak ve kendi bağlamında üretken kalabilmektir. Bunu bir düstur olarak, bugüne kadar sürdürdüm. Vitrinde, sahnenin önünde olmaya kendi payıma hiç nazik olmadım, öyle olanlardan ve eserlerinden hiç de keyif almadım. Her neyse!.. Bir başka neden, yazı çalışmaları daha eskiye dayanan yazarların bu çalışmalarının benimkinden önce kitaplaşması gereğini, bir ahlaki zaruret, bir saygı riayeti şeklinde görüyordum. Son olarak hikâye kitabına, kitapta yer alan bir hikâyenin adının verilmesi öteki çalışmaları gölgeye çekmek gibi geldi bana daima. Ayrı ve genel bir isimdi düşündüğüm. Sanıyorum “içten içe” böyle isimlerden biri olarak zihnimde şekillenmiş olmalıydı daha o zamanlarda. Nitekim bu ibareyi daha sonra bir hikâyeye başlık olarak kullandım. Neden şeklinde nitelendirdiğim bu şeyler, ne bir hayıflanmayı, ne bir itirazı, ne de bir mazereti işaret etmezler. Bir mülahaza, bir temsili düşünce alıştırması olarak görülmelidir. O gün olduğu gibi, bugün de, yıllardan beri görüşme imkânım olmamasına rağmen, Nuri Pakdil’in benzer tasarruflarını hoşnutlukla kabullenirim. “Hatırı” benim için hiçbir şeyle kıyaslanamayacak birkaç insandan biridir. Bu öznel veya özgü olandır. Nesnellik bağlantılı kültür, mücadele, eylem, kavrayış, tutum, düşünce vb. hususlarda, hakikat uğruna, doğruyu ölçü almak durumundayız. Mesele zaten bu da değil.
Sözün özü ilk hikâye kitabım olan “Ateş Yalımı Üstünde Bir Toplantı”nın, bir anlamda ilk serüveniyle söylenecek olan şimdilik bu kadarla kalsın. Bu vesileyle bir hususu, hâlâ hayıflandığım bir konuyu burada zikretme gereği duyuyorum ve bilinsin istiyorum. Çünkü kabullenemediğim bir durumdur bu. 1976 yazından 1977 güzüne kadar, yaklaşık bir yıl Ankara’dan ayrı kaldığım esnada, Osman Sarı’nın “Bir Savaşçıdır Kalbi”mi ile “Ateş Yalımı Üstünde Bir Toplantı”nın elde bulunanlarını, Nuri Pakdil bir gün Osman Sarı’nın Seyranbağlar’daki evine gönderir. Kitapları ne yapacağını bilemez Osman. Edebiyat’a iade etmeyi de uygunsuz bulur. Daha sonra bir akşam iş dönüşü eve geldiğinde, apartman önünde bir araba ve evdeki kitapları bu arabaya taşır hâlde rahmetli Akif İnan ile Rasim Özdenören’i görür, içerde kalan birkaç paketi bizzat kendisi arabaya taşır. ’77 yılı güzünde Ankara’ya dönmüştüm, ancak kış başlarında üniversiteye intisap ettiğim için Sakarya’ya naklen geçmiştim. Görevimiz gereği olarak İstanbul Hukuk’ta, bir süre sonra doktora çalışmasına başlamıştım. İstanbul’a gelişlerimizde eş ve dostlarımızı ziyaret etmemiz mümkün olabiliyordu. Karşılaştığım arkadaşlar, yazan-çizen kişiler “Ateş Yalımı Üstünde Bir TopIantı”nın yayınlandığını duyduklarını, ama bir türlü ulaşamadıklarını, şikayet ve sitem babından naklettiler. Bu 80’li yılların başıydı. Elimde, birkaç tane fazla olanı bazılarına vermiştim, ama bu yeterli olmadı. Bir gün yine konu oldu, büroda bulunduğumuz sırada Osman’a, “kitabı Edebiyat’tan istesek gönderirler mi acaba?” tarzında sorduğumda, Osman yukarıdaki olayı anlattı ve kitapların Akabe’de olması gerektiğini ve dolayısıyla oradan istemenin doğru olacağını söyledi.
Şaşırmış, hatta öfkelenmiştim. Osman’a, kitapları gönderdikleri esnada almayıp Edebiyat’a geri yollamasının en doğru tavır olacağını söyledim. Ne var ki Osman’ın evde olmadığı bir sırda getirip bırakmışlar. Yapılacak, söylenecek bir şey yoktu. Fakat “Ateş Yalımı” kitabı, kabullenemediğim, çok yakışıksız bulduğum böyle bir olayı da bana hep hatırlatır.

Son çalışmalarınız… Öyküye devam mı?
Bu tarzdaki bir soruya niçin cevap vermem gerektiğini anlamıyorum. Şimdiye kadar yayımlanan hikâye kitaplarımı zikredeyim: “Ateş Yalımı Üstünde Bir Toplantı” (1974)”Hayata Uyanış” (1984, 2. Baskı 1991. 3.Baskı 1999)”Gül ve Ateş” (1993)”Aşkın İzi” (1999) Bugün piyasada, sanıyorum, hiç birini okuyucu bulamaz. Okumak isteyenler, bu arada öğrencilerimden, hikâye kitaplarım olduğunu çeşitli yollardan öğrenenlerden bazılarına fotokopi olarak verebiliyorum. Şimdiye kadar hiçbir yayınevine kitaplarımı basması için istekte bulunmadım, bulunamadım. Dolayısıyla kitaplarımın okuyucuya ulaşması pek mümkün olmadı. Çeşitli yollardan yayımladığım kitapların bir yandan baskısı tükendi, diğer yandan ademiyete mahkum edile geldiler. El altından da adeta sinsi bir kampanya yürütülüyor: Hikâye yayımlanıyor, kitap yayımlanıyor! Evet, dergilerde hikâye yayımlamıyorum, bu şartlarda yayımlamayı da düşünmüyorum. Sözün, sanatın hâlâ yüce bir değer olduğuna inanıyorum. Söz gelimi İbrahim Tatlıses’e, Ebru Gündeş’e tahammül edememem, Ruhi Su’yu, Mehmet Özbek’i, Meral Uğurlu’yu dinlemediğim anlamına çekilebilir mi?Hedefimden ve hedefimin yolundan şaşmama azim ve cehdiyle, tek kendi gücüm ve sorumluluğum ölçüsünde seyr-ü sefer üzereyim, vesselam… Selam, sevgi ve duayla.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Başıma Öyküler Yağıyor / Alaeddin Özdenören
Suna Bir Hışmı Namluya Gelincik Sürmek / Alâaddin Soykan
Senden Kalan Bahar / Recep Garip
Hatırlama / Özcan Ünlü
Sorular / Murat Soyak
Tümünü Göster