Kuru ve Beyaz Bir Mevsim

André Brink, Güney Afrikalı beyaz bir yazar. 1979 yılında yayınladığı “Kuru ve Beyaz Bir Mevsim” adlı romanı, bir ülkede haksızlığın ve zulmün gelebileceği boyutu görmek açısından önemli bir kitap. Bugün tüm dünyanın örnek aldığı, özendiği Batı Medeniyetinin özündeki vahşiliği de. Güney Afrika’da, uzun yıllar, yoğun bir şekilde yaşanmış, beyaz Afrikanerler ile yerliler arasında süregelen ayrımcılığın, ekonomik, sosyal ve siyasi açılardan ele alındığı kitapta, maddi çıkarların tetiklediği acımasız işkenceler, olanca çıplaklığıyla gözler önüne serilmiş. Doksanlı yılların başında Türkçe’ye çevrilmiş kitap, bir arkadaşımın milenyum hediyesiydi. Gerçi artık Robben Island’da geçen 27 yıllık hapis hayatı mutlu sonla noktalanmış ve Nelson Mandela, ülkesinin özgürlüğe kavuştuğunu görebilmişti ama kitaptaki adalet arayışı ve bu yolda verilen mücadele, yeryüzündeki varlığını, insanlık tarihi boyunca korudu ve ne yazık ki insanların egoistçe duyguları törpülenmedikçe hep var olacak.

Avrupalı bir denizci, Afrika kıyılarında dolaşırken seyir defterine şunları kaydetmiş, “…avlarını pişirmeden, bağırsak ve midelerini çıkarmadan yiyen, dinleri, kanunları olmadan yaşayan bu vahşiler…” Beyaz Avrupalılar için, Güney Afrika’da yaşayan yerliler insan değildi, hiçbir değeri olmayan, iğrenilen, hor görülen bu insanlar, görüldüğü yerde böcek gibi ezilip yok edilmeliydi. Ve bu anlayıştakiler için yüzyıllar boyu o toprakların gerçek sahiplerine her türlü insanlık dışı şiddet uygulamak hiç de zor olmamalıydı!…

Kitapta, istilacıların tüm kötülüğüne rağmen Botswana ve Lesotha’daki teneke ve çöp evlerde kendi değerleriyle yaşamlarını sürdürmeye çalışan yerlilere var olma hakkı tanımayan, onları sefalete sürükleyen, medeni Avrupa ülke ve insanlarının acımasız yüzleri, onlardan biri olan bir beyaz tarafından aksettiriliyor. Bir yanda yalnızca derisinin renginden dolayı aşağılanan, köle muamelesi yapılan, kendi topraklarında bilinçli bir şekilde yoksulluğa ve cehalete terk edilmiş, her tür yaşama hakları ellerinden alınmış yerliler diğer yanda yasaları kendilerinden yana işleten, üstünlüklerini zorbalıkla kabul ettirmiş, sömürgeci beyaz azınlıklar. Aslında yalnızca ırkçılık değildir, zulmün gerçek nedeni. Güney Afrika’nın iştah kabartan elmas yatakları, sayısız değerli madenleridir düşleri süsleyen. Başrolünü, Marlon Brando’nun oynadığı filme de konu olan, André Brink’in kitabının her ülkede yaşanmış ve yaşanmaya devam eden haksızlıklara uyarlanabilecek bir öyküsü var aslında. Adaletin insanların doğuştan veya sonradan sahip oldukları din, dil, ırk, sosyal statü ve de siyasi görüşlerine göre değiştiği, eşit işlemediği, yaralı, aksak, güven telkin etmeyen adı demokratik olan idareler öylesine çok ki dünyada. Dünyanın en çağdaş ve medeni kıtası Avrupanın ikiyüzlü, çirkin çıkar hesaplarıyla planlanmış sinsi politikaları, görünenin ötesindekilerin tüyler ürpertici halleri, kitabın bir beyaz Afrikaner olan kahramanını bile öylesine rahatsız eder ki, haksızlıklara hesap sormak üzere çıktığı o uzun serüvende yaşamı bir anda trajediye dönüşüverir.

Andre’nin roman kahramanı, Ben du Toit -Johannesburg’da yaşayan sıradan bir insan-, adaletin izini sürdüğü bu çetin süreçte yara alır; ruhu, bedeni yorulur. Üstelik verdiği mücadele kendisinin bile değildir. Bir başkası için savaşmaktadır, sahip olduğu çevrenin hayvan muamelesi yaptığı bir yerli için giriştiği bu savaşta gidebildiği yere kadar gider. Sevdiklerini ve tüm varlığını kaybetme pahasına, mücadele ettiği doğrular ve hakkaniyet adına, korkaklara inat, cesurca ama tek başına uçurumların eşiğinde yürür. Kendi topraklarından sürgün edilmiş, aşağılanmış, işkence uygulanmış, köleliğe zorlanmış vahşi yerli halk… Dünyadaki tüm güzelliğin ve zenginliğin kendi hakları olduğunu düşünecek kadar küstah, pervasız, yasaları kendilerine dönük, bencil ve acımasız medeni insanlar… Ve onların arasında ön yargılardan uzak, tarafsızca düşünen ve bir yerli adına adaleti arayan Ben du Toit?

Ben du Toit, bu amansız mücadeleyi birey olarak kaybeder ama tüm baskı ve şiddete rağmen bugün, elmaslar ülkesi Güney Afrika, özgürdür. Mandela, serbest bırakılalı yıllar olmuş ve yerli halkın geleceği kazanılmıştır. Yitirilen çok şey kalmıştır geride; gözyaşı, acılar, işkenceler ve ölümler ama mücadeleden vazgeçilmemiş, özgürlük umudu tüketilmemiş ve mutlu son yakalanmıştır. Bugün, Güney Afrika’da yıllarca işkence görenler, kendilerine ve ailelerine yapılanları hafızalarından silme savaşı vermektedir. Beyazlarla yasalar önünde eşit statüye kavuşulmuştur. Fakat bu kez önlerine, tüm dünyada varlığını sürdüren, diğer bir sorun çıkmıştır; sınıfsal ve kültürel farklılık. Gelir dağılımındaki eşitsizlik ve ülkenin ekonomik gücünün beyazların elinde olması, aslında geçmişte yaşananların bir başka versiyonu gibidir.

Haksızlığa başkaldırmak, yalnız kendimiz için değil, bir başkası için de korkmadan, yılmadan, saklanmadan adaletin peşinden gidebilme cesaretini göstermek gerekir. Adalet toplumun en küçük biriminden; aileden başlayarak, halka halka genişleyip yayılır tüm Dünya’ya. Tabi bunun için önce bireylerin ve ülkelerin egolarından arınması gerekir. Bugün dünyadaki ekonomik dengesizlik, yoksulluk ve sefalet bu adaletsizliğin ve bencilliğin bir sonucu. Bir yanda sınırsızca tüketen; doyumsuz, obez toplumlar, diğer yanda açlığa, ölüme terk edilenler. Bir zamanlar doğal kaynakları sömürülmüş Afrika ülkelerinde bugün yaşananlar tam bir insanlık tragedyası.

Batı ve Avrupa medeniyetlerinin sahip olduğu sömürü zihniyet, 21. yy.da da ne yazık ki tüm varlığıyla egemen dünyaya. Yalnızca kabuk değiştirmiş… Güç sahibi olanlar, insan haklarını, hukuk kurallarını, özgürlüğü, hatta tarihi bile kendi çıkarları doğrultusunda yorumlayıp değiştirebilecek bir adalet anlayışına sahipler. Bugün ırkçılığın başka başka boyutları yaşanıyor dünyada, üstelik çok daha acımasız, çok daha hesaplıca.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Şiraze’den Şiraze’ye Saklı Mektuplar -... / Şiraze
Kuru ve Beyaz Bir Mevsim / Hülya Atakan
Popüler Kültür ve Hidayet Romanları / Yılmaz Yılmaz
Esrar Kokulu Yalnızlık / Oğuzkaan Durdu
Sancı Dağı / Serkan Tarifci
Tümünü Göster