Erdem Bayazıt’la “Sebep Ey” Üzerine…

574
Görüntüleme

Çocukluk yıllarınız Maraş’da geçti. Birlikte olduğunuz arkadaş gurubuyla bir edebiyat okulu haline geldiniz. Edebiyat sevdalıları kimlerdi? Reis kimdi? İlk şiirinizi hatırlıyor musunuz? Nerede yayımlanmıştı? Bir bölüm aktarır mısınız?

Rasim ve Alâeddin Özdenören, Cahit ve Sait Zarifoğlu, Ali ve Ahmet Kutlay kardeşler… 1955-56 ders yılında lise birinci sınıfta kader bizi buluşturdu. Rasim ve Ali hikaye, Cahit, Alâeddin ve ben şiir yazıyorduk. Sait de o zamanlar şiir yazardı. Sonra bıraktı, dört dörtlük bir ormancı oldu. Orman Mühendisleri Odası Başkanlığı yaptı. Ahmet Kutlay yazmazdı ama hep aramızdaydı. Alaaddin’le beraber İstanbul Üniversitesi’nde felsefe okudular. Bir ara Mümtaz Turhan Hoca’nın fikir babalığını yaptığı Yol Dergisi’nde yazı işleri müdürlüğü yaptı. Şimdi attarlık yapıyor, şifalı otlar satıyor. Ali Kutlay eğer bırakmasaydı iyi hikayeci olurdu. Ama Hukuk mektebini dört yılda bitirmek inadı yüzünden terk-i edebiyat eyledi. Arkadaşlar arasında sinemaya, tiyatroya gitmek için, resim sergilerini gezmek için veya avarelik yapmak için en güç ayarttığım kişi o idi. Nihayet “Beni zehirliyorsunuz” zırhına bürünerek “ayartılmaz” oldu. Aramızdan koptu. Aramızda adı “yazar”a ilk çıkanlar Rasim ve Ali idi. Lise ikinci sınıfa devam ettiğimiz sırada Varlık Dergisi’nin Köyden Notlar sayfasında yazıları çıkmıştı. O zamanlar “Bizim Köy” modası vardı. Varlık Dergisi’nde yazıyor olmak özellikle edebiyat hocalarının dikkatini çekti. Ali Nihat Tarlan’ın öğrencisi Yusuf Ziya Bey, Haldun Taner’in öğrencisi Handan Hanım, Gündüz Akıncı’nın öğrencisi Yusuf Bey ve nihayet Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öğrencisi Mustafa Bey edebiyat muallimlerimizdi. Her birinden meşreplerine göre bir şeyler aldık. Ben Handan Hocahanım’a aşık gibi bir şeydim. O da bunu bilir gibi bir şeydi. Sonra bizi mahzun ve boynu bükük bırakıp gitti. Başka bir ile atandı.

Biz liseye başladığımızda Nuri Pakdil liseyi bitirmişti. Lise yıllarında okulun “Hamle” adlı edebiyat dergisini çıkartmış, “Halka, Hakka, Memlekete, Demokrasiye Hizmet” gazetesinde Sanat-Edebiyat Sayfası düzenlemişti. Biz de adeta onun izinden giderek “Hamle”yi birkaç sayı çıkardık. Rasim ve Ali “Gençlik”, Cahit ile Alaettin “Hizmet”, ben ve Sait “Engizek” gazetelerinde sanat sayfaları düzenlemeye başladık.

“Reis” kimdi diye soruyorsunuz. Reis yoktu. Cahit “içe kapanık”tı, Alâeddin “keş”ti, Sait o sırada ve ondan sonra da hep “baba” idi. Ali için varsa yoksa “başarılı öğrencilik”ti önemli olan, aramızda “müdebbir”, “muhakkik”, “makul” olan her zaman Rasim’di. Daha çok O’nun evinde toplanırdık. Akif İnan lise son sınıfta Maraş’a geldi. Akif doğuştan “reis” yaratılışlıydı.

Hatırladığım ilk şiirimin sadece adı kalmış aklımda: Toprak ve Adam. Yayımlanan ilk şiirim ise büyük bir ihtimalle Hamle Dergisi’nde veya Gençlik Sanat Sayfası’ndadır.

Maraş’tan İstanbul’a ve Ankara’ya dağılan gurupta siz İstanbul’da okudunuz. Edebiyat dergisinden önce Büyük Doğu, Diriliş vardı. Niçin Edebiyat dergisi yayımlandı? Nuri Pakdil ustayla en son ne zaman görüştünüz? Ve ilk şiir kitabınız Sebep Ey. Niçin Sebep Ey!

Üstad Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’sunu bilincinde olmasam da henüz ilk okul yıllarındayken tanıdım. Amcamın oğlu Mehmet Bayazıt okurdu. Mehmet, Sezai Karakoç’la aynı yaştaydı. Ortaokuldan ve Siyasal Bilgiler’den arkadaştılar. O aynı zamanda Nuri Pakdil’in de teyzesinin oğluydu. O zamanlar Maraş’a posta haftada iki gün gelirdi. Mehmet Ağabey için, Maraş’a gelen üç beş Büyük Doğu’dan birini tükenmeden satın almak maksadıyla sabahın köründe posta arabasını beklediğimizi hatırlıyorum amcamın diğer oğlu Mehmet’le. Büyük Doğu’yu kapıp eve dönerken yolda resimlerine bakardık. Üstad ilginç kapak resimleri koyardı. Mesela bir keresinde büyük bir “kulak” resmi vardı, alt yazısı şöyle: Başımızda Kulak İstiyoruz! Muhittin bunun hem Milli Şef İnönü’nün işitme özürlü oluşuna hem de cumhurbaşkanı olacak kişinin milletin sesine kulak vermesi gerektiğine telmihte bulunduğunu izah etmişti. Muhittin benden üç yaş büyüktü. Benim ilk “mürşid”imdir. Beni Maraş Halk Kütüphanesi’ne ilk götüren, oradan kitap almasını öğreten, bana Milli Eğitim Bakanlığı klasiklerini tanıtan odur. Tabii Büyük Doğu’nun bana ilk şerhini yapan da o oldu. Büyük Doğu milletimizi öz benliğine dönmeye çağırıyordu, bize kimliğimizi ve kişiliğimizi hatırlatıyordu. Mensubu bulunduğumuz medeniyetin değerlerini savunuyordu. Sonra Sezai Karakoç’un Diriliş’i çıktı. Meseleye açılım getirdi. Medeniyetler arası mukayese ve muhasebe yapıyordu. Sezai Karakoç hiç şüphesiz İslam milletinin son dönemde yetiştirdiği en büyük mütefekkirlerden biri. Ve Onun şiiri… Türk şiirine yeniden metafizik boyutun dört başı mamur kazandırılması, dini ve tarihsel boyut, insani derinlik, imaj zenginliği… Doğudan batıdan yaptığı çevirilerle değerli olanın, kalıcı olanın genç nesillerin önüne konması… Bir medeniyetin dirilişi için ne gerekiyorsa yapıyordu Sezai Karakoç. 1966-67 Diriliş’lerinin son üç sayısını bir arada yayımladıktan sonra Sezai Karakoç Ankara’ya geldi. O zamanlar Rasim, Cahit ve Alaettin İstanbul’da idiler. Nuri Pakdil, Akif İnan ve ben Ankara’da idik. Sezai Karakoç maddi imkansızlık sebebiyle Diriliş’in yayını tatil edeceğini söyledi. Biz itiraz ettik. Dayanalım dedik. Nuri Pakdil, Diriliş’in bayilere dağıtımı ve abone sağlanması için olağanüstü çaba harcıyordu. Ben haddimi çok çok aşarak “Diriliş yayınına ara verirse yanlış olur, o artık milletin malı oldu, mevcut satışlar onun giderini karşılar, sizin geçiminiz için ise kitapları yayınlarız, emredin ben memurluktan istifa edeyim. Derginin ve yayımlanacak kitapların bütün ayak islerini görmeye hazırım” mealinde şeyler söyledim. Sezai Karakoç yayımlanacak hazır kitap yok diye beni azarladı. “Son Diriliş’lerin içinden bile yedi sekiz kitap çıkar” diye üsteledim. O gece çok geç saatlere kadar Kızılay bulvarında bir aşağı bir yukarı gidip gelerek konuştuk. Sonra Sezai Karakoç’u İstanbul’a yolcu ettik. Ben o zamanlar Diriliş’i yayımlamak için Sezai Karakoç’un katlandığı sıkıntıların boyutunun tam farkında değilmişim. Meseleyi ancak hatıralarını yayınladıktan sonra kavrayabildim.

Diriliş, yayınına ara verdi. Aradan bir iki ay geçtikten sonra Sezai Karakoç kitaplarını birbiri arkasından yayımlamaya başladı. Sonra Rasim’de Ankara’ya gelip Devlet Planlama teşkilatında görev aldı. Nuri Pakdil’de DPT’na geçmişti. Yıllar geçiyordu. Yayımlayacak bir yer olmadığı için yazı da üretemiyorduk. Bir gün Nuri Pakdil: “İki sayfalık bir dergi çıkaralım” dedi. “Neden olmasın?” dedik. “Adı Edebiyat olsun” dedi. “Harika” dedik. Epey bir müzakereden sonra derginin 4 sayfa olması ve boyutu kararlaştırıldı. Ve “Edebiyat” böylece yayımlanmaya başladı. Sonradan Sezai Karakoç’un Edebiyat’ın çıkışını hiç de hoş karşılamadığını duyduk. Sanırım bunu Diriliş’in yolunun kesilmesi olarak görüyordu. Asla böyle bir şey aklımızdan geçmemişti. Hatta Diriliş tekrar yayına geçtiğinde daha hazırlıklı oluruz havalarındaydık. Aradaki kırılmaları izale için birçok girişimlerimiz oldu. Ama Sezai Karakoç katı tavrından asla vazgeçmedi.

Sezai Karakoç Diriliş’te yer alan makalelerini bir araya getirip kitap halinde yayınlıyordu. Bunlardan İslâmın Diriliş’i için savcılık dava açtı. Oysa “basın yoluyla işlenen suçlar”da süreli yayınlar için 6 aylık “zaman aşımı” öngörüyordu kanun. Mahkeme bunu da nazara almadan düşüncenin ifadesini suç saydı ve bir yılı aşkın hapis cezasına mahkum etti. Bu arada Sezai Karakoç tekrar devlet memuriyetine dönmekten başka çare bulamamış, Ankara’da Maliye Bakanlığı’nda göreve başlamıştı. Bu günün moda tabiriyle derin devlet adeta “yazı yazma, yerinden kımıldama, yoksa yakarım” tavrı içindeydi. O günlerdeydi, Nuri Pakdil, Sezai Karakoç’u Maliye Bakanlığı’ndaki odasında ziyaret etmiş ama Sezai Karakoç’tan bir karşılık görmemişti. Saraçoğlu Mahallesi’nde eski Milli Kütüphanenin tam karşısında bir çay bahçesi vardı. Mesai bitiminde orada buluşup oturmayı alışkanlık haline getirmiştik. Bir gün orada buluşup sohbet ediyorken çay bahçesine Sezai Karakoç’un girdiğini gördüm.Heyecanlanıp ayağa kalkarak “Buyurun” işareti yaptım. O eliyle rahatsız olmayın anlamına bir işarette bulunarak bahçenin öte köşesindeki bir masaya yöneldi. Nuri Pakdil en ufak bir tepki vermeden sohbetini sürdürüyordu. Diğer arkadaşlar da donup kalmışlardı.Başımdan adeta kaynar sular dökülüyordu. Bir süre sonra kendime geldim, kalkıp Sezai Bey’in masasına gittim “Hoş geldiniz, beraber otursaydık” dedim. “Hayır, sizi rahatsız etmeyeyim” dedi. Bir süre oturduktan sonra izin isteyip arkadaşların yanına döndüm. Yüreğime tahammül edilemez bir eziklik çökmüştü. O anda karar vermiştim. Artık Ankara’da kalamazdım. Maraş’a gidecektim. Maraş’a gidişimi Nuri Pakdil “cepheden kaçış” olarak değerlendirdi. O günden sonra Nuri Pakdil’le babam öldüğünde taziye için Maraş’a geldiğinde görüştük. Bir de yıllar sonra Ankara’da Mithat Paşa caddesinde karşılaştık. Ani olarak onu karşımda görünce donup kalmıştım. Çok zayıflamıştı. O elindeki kağıt paranın üzerine tükenmez kalemle bir şeyler yazarak geliyordu. Bense çivilenip kalakalmıştım. Yanıma yaklaştığında başını kaldırdı, elbisesindeki tozları silkelercesine parmaklarıyla omzuma dokundu. “Çok şişmanlamışsın, kendine dikkat et” dedi ve yürümeye devam etti. Son karşılaşmamız böyle oldu. Yeri gelmişken Sezai Karakoç’la da son karşılaşmamızı anlatayım: Sanırım milletvekilliğim dönemindeydi. Yıllar önce bir İstanbul ziyaretimde sevgili Nazif Gürdoğan ile beraberiz. Bazı arkadaşlar da var. Yanılmıyorsam Nazif Hoca “Hadi üstad, Sezai Karakoç’u ziyaret edelim” dedi. Zaten hep konuşurduk nasıl olur da bir temas kurarız diye. Ben “Nasıl karşılar acaba” diye endişelerimi dile getirmek isterken ayağa kalkıverdi. Ver elini Cağaloğlu! Diriliş Yayınevi’nin kapısını tıklatarak içeri girdik. Sezai Karakoç masasında bir yazı okuyordu. Birkaç genç adam kitap paketlemekle meşguldü. Sezai Bey bir anda başını okuduğu kağıtlardan kaldırıp bize baktı. Sonra tekrar önündeki yazıya döndü. Ben masanın önünde durarak selam verdim. Selamımı almadan bir anlık tereddütten sonra başını kaldırarak; sanırım milletvekili oluşuma bir telmihte bulunmak kasdı ile: “Hasan Celal olsa randevu alırdınız, çalışıyorum, sizinle görüşemem” dedi.

İlk şiir kitabımın ismi niçin Sebep Ey diye soruyorsunuz. “La havle vela kuvvete illa billâh” deriz ve buna inanırız. Suyun akıcılığı, ateşin yakıcılığı Allah’ın emriyledir. Ateşe yakma dese ateş de yakmaz. Öznelerin ve nesnelerin vasfını tayin eden Cenabı Allah’tır. Bütün yarattıklarının hareketlerini Allah sebepler halk ederek tayin ediyor. Biz insanlar çoğu zaman sebebi halk edeni unutup sebeplere takılıp kalıyoruz. Kitabın ismini ilham eden sebeb onun ithaf metninde belirtilmiştir. Biz müslümanlar olarak olan şeylerin hikmetini aramaya memuruz. Belki o hikmet aracılığını anlatıyor. “Sebep Ey”!

Edebiyatla manevi dinamiklerden Abdulhakim Arvasi, Fethi Gemuhluoğlu gibi büyüklere rastlıyoruz. Bu gün bunların yerine kimleri oturtabiliriz? Ya da böyle büyüklere ihtiyaç var mıdır? Varsa, niçin? Yoksa niçin?

Müslüman kocakarılara sorsanız “Dünya dua üzre duruyor” derler. Mutlak gerçeği dosdoğru söylerler. Eğer kıyamet kopmuyorsa dünya üstünde nefes alan Allah dostları var demektir. İnanıyoruz ki Abdulhakim Arvasi bir Allah dostu idi. Allah’ın “veli” kullarından biriydi. Bir “irşat” kapısıydı. Biliyoruz ki, Fethi Gemuhluoğlu da o irşad kapılarından birine bağlı bir “derviş” kişiydi. Dünyanın altı gibi üstü de boş değil. Arayan bulur! Yeter ki “firavuniyet”e saplanıp kalmasın, nasibi kapalı olmasın! Yoksa diye bir şey yok. Çünkü aksi halde kıyamet olurdu. Son tahlilde inancın niçini olmaz!

Risaleler, (şiirler), İpek Yolunda Afganistan ve “Gelecek Zaman Risalesi” son şiir kitabınız. İlk şiir kitabınızla son şiir kitabınızı yan yana koyduğunuzda hangisi ağır basıyor? Şiirde istediğiniz hedefi buldunuz mu? Sırada yeni şiirler var mı?

Önce şunu itiraf edeyim: Ne şiir, ne sanat ne de sanatkarlık bir amaç olarak bende birinci öncelik olmamıştır. Mesela siyasal partiler gibi onu da araç olarak görmüşümdür. Varlık bilincime dair ona ne yükleyebilmişsem yüklemişimdir. “Hedeften kastınız “kalite” ise bunu istediğim ölçüde gerçekleştirdim diyebilmem mümkün değil. Önümde hayran olduğum, ah ben de böyle yazabilseydim dediğim sayısız şair varken bunu nasıl söyleyebilirim. Şiirlerin değerlendirmesini şairinden ziyade münekkidlerin yani eleştirmenlerin, edebiyat tarihçilerinin yapmalarını doğru bulurum. Ves’selam!

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Meğer Aşk İmiş / Arif Dülger
Mavi Türkü / Şeref Akbaba
Aşk Üfle Anne / Özcan Ünlü
Kalbini Ferah Tut Sevgilim / Adem Özbay
Kor Ayaklar / Ferman Karaçam
Tümünü Göster