Geçici Göçücü Yerleri Terk Ettim

158
Görüntüleme

1.
Hangi çevrede bulunuyor, hangi ortamı paylaşıyor olursanız olun son dönemde bir konunun ortaklaşa tartışıldığını gözlemekte gecikmeyeceksiniz: DURUŞ Problemi. Umulur ki bu problemi çözmeye matuf tüm mevzi çabalar millet olarak bizi kendiliğinden bir tutum alışa götürür. Elbette tutum alışımız gerçek bir bakış, gerçek bir karakter kazanmamıza bağlı olarak önem kazanacaktır. Soruna ciddi manada çözüm arayışında gecikmemizi şimdilik bilinç noksanlığına verelim. Ama bir yandan da kendimize dönük iç eleştirilerimizi ihmal etmeyelim. Mehmet aydın ” İçe Kritik Bakış”  diyordu. Bir başka Aydın’ımız bu çerçevede yoğunlaşan kitabına ” Kendimizi Tartışmak”   ismini verecekti (Selami Çekmegil). Kendimizi yeniden tanımaya ve tanımlamaya dönük tüm bu çabaları taktirle karşılıyorum. Kendimizi tanımaksızın başkalarını tanıma ve tanımlama imkanı elde edemeyeceğimiz açıktır. Bunun için bir ‘içerden bakış’ a mı gereksinim duyulacak? İçerden bakış, dışardan ahkâm kesmenin karşıt anlamı ile kullanılıyorsa, o zaman içerden değil daha çok içten bakış gerekmektedir. Meseleyi içselleştirmemiş bir insan da içerden bakma becerisi gösterebilir. Bugün için içtenlik eksikliğini duyduğumuz en büyük erdemdir. Bir duyarlık ancak içten bakışla paylaşılır. Uzun yıllardır tarihsel, kültürel, düşünsel anlamda kısaca varoluşsal anlamda asil, köklü bir duruş ortaya konulamayışını içtenlik yoksulluğuyla ilişkilendirenler haksız sayılmazlar. Unutulmasın ki kişilik sahibi olmanın da, dinin de özündeki duygu budur.
2.
Neredeyiz? Niçin böyleyiz? Böyle mi olmalıyız? Nereye gidiyoruz? Gitmeli miyiz? Bilmiyoruz. Her yeni günü, kendimizden koparılan bir parçayı gerimizde bırakarak eskittik. Yaşamak çözülmenin adı oldu. Oysa rengi solmuş ruhumuzu yeniden yeşertecek öz suyunu bulmak ve ab-ı hayata ulaşmak için diri, aşkın çabaların adı olmalı değil miydi yaşamak? Yüce varlığa dayanarak, varlıktan güç bularak dağları işaret taşı bilen yörük edasıyla, yurdumu yüreğime sığdırıp, yani imparatorluklar kadar geniş gönül taşıyarak, ruhumun korkusuz alanlarından geçip geçip sonu kendime varacak yolları inatla ve inatla aramanın adı olmalı değil miydi yaşamak? Kumdan inşa ettiğimiz barınaklar zamanın rüzgarı karşısında bir bir eriyip gittiler/gidiyorlar. Millet olarak sıkı sıkıya bağlı olduğumuz değerler, diyalektik akışın global ve liberal süreci içinde kimilerimizde çoktan aşındı bile. Şimdi onların çoğu tamamen  biçimsel görünüşleriyle yeni duruma entegre olmanın içeriksiz fiyakasıyla aldanışlarına ve aldatışlarına devam ediyor.  Bazen içten konuşmakla dışardan ahkam kesmek arasında fark olmuyor. İçin boş olduktan sonra dıştan hoş olmuş ne kıymeti var. Onlar ayaklarının altındaki toprağın kaymasıyla gelen şaşkınlığı bile doyasıya yaşayamayacaklar. Her defasında atı alan Üsküdar’ı geçmiş olacak. Uyandığınızda gün çoktan tükenmiş oluyor. Yaşanılan altüst oluş esasen kendi algılarımızın, değerlendirme tarzımızın savrulmasıdır. Varlığımız, altımızdan kayacak toprak üzerinde muhkem kılınamaz. Her türlü dış etkinin tehdidi ve biçimlendirmesi altında kendimize özgü bir duruş ortaya koyamayız. Özgün karakterimizle kendimizi yeniden keşfetmemiz, fark etme derinliği kazanmamız, yeniden yapılanmamız; duruşumuzla, duruş yerimizle, duruş tarzımızla doğrudan ilgilidir.   
Bakarkör olarak yaşar olduk. Zihnimiz lüzumlu lüzumsuz sayısız ıvır zıvırların istilası, baskısı altında kendine gelmede zorlanıyor. Yaşanılan gereksizliklere bağışıklığımız ruh derinliğimizi moloz yığınıyla doldurdu. Kendilerini çağın çer çöp yığını arasından kısmen olsun kurtarmayı başaranlar anlamın ve anlamanın heyecanını duyacaklardır. Bu sıcak heyecan aynı zamanda kendimizi yeniden keşfetme faaliyetinin, doğallıkla kendimizi yeniden yapılandırmanın soyluluğunu taşıyacaktır. Hiç olmazsa gündelik yaşantımızda bizi destekleyen bilincin kopuş ve kaymalardan olabildiğince kurtarılmasıyla anlama ve fark etme gücümüz artacaktır.  Birey bir yönüyle farkedendir. Bunu biliyorum. Seni farkedemeyişimin sebebi henüz kişiliğine doğru güçlü bir hamle yapamadığından değil. Yoksa ben mi bireysel varoluşumu tamamlayamadığımdan seni fark edemiyorum? Sanmıyorum. Öyleyse kendini fark ettiremiyorsun. Fark etme ile fark edilme meziyetlerinden birini tercih yapma durumuyla karşılaştığında birinci seçeneği yani fark etmeyi seçiyorsan komplekssiz, sanatsal duyarlığa sahip bir kişiliğe sahipsin demektir. Bu kişiliğe sahip olmak belki doygunlukla değil ama mevcutla yetinmeyi bilen içten razı oluş haliyle yani mütmain oluşla mümkün olmalıdır. İçi kof benlikleriyle kendilerini kanıtlamak için olmadık şaklabanlıklar yapanlar başka nazarları üzerlerine çekmek gibi manasız gayretleriyle esasen varoluş sorunları olduğunu açığa vururlar. Fark edilmeksizin fark etmek insana stratejik bir üstünlük sağlayabilirse o zaman gizliliği mi yüceltmemiz gerekir? Hayır. Kendimizi görünür kılmak için seçtiğimiz yer ve yöntemler iç dünyamızla zıt olmamalıdır. Bulunduğumuz yer, doğrudan duruş yerimiz ve duruş biçimimizle, haliyle düşünme tarzımızla birebir ilişkilidir. O zaman bu ilişkiyi bozmaksızın görülme, fark edilme çabası içine girmemizde ne sakınca var diyenlere bir sözüm olmaz. Bilakis kendimizi görünür kılmak için bir çaba bir çalışma içine girmemiz gerekecektir. Bu bağlamda insanın kendini belli etmesi, gizlememesi gerekir. Belli bir olgunluk seviyesinde olanlar gür bir sedayla rengi solmuş yaşamlara ses verebilirler. Kış uykusundaki ruhlar üzerine yüce dağların çığını, çığlığını boşaltabilirler. Yerinde, kıvamında kopmuş ses, yepyeni anlamlara ulanıp başka benlikleri de ses sahibi kılarak çoğalır. ” Beni bir ses sahibi kıl/Kefarete hazırım.”  Öyleyse ses ver bana nerdesin? Tüm uğraşlarına rağmen göremiyorsam, görülmüyorsan bir işaret ver, işaret fişeği at gökyüzüne. Sözün kısası kendimi evelemeden gevelemeden açıkça ortaya koymalıyım. Gizli kimlik taşımıyorsam, orada ayrı burada ayrı bir kişiliğim yoksa özetle maskesizsem, dümdüzsem, içimde ayrı bir adam büyütmüyorsam niçin kendimi gizleyeyim ki?

3.
Demek oluyor ki, durmam gereken yer ve oradaki duruş biçimim öncelikle doğrudan düşünsel donanımımla, algı tarzımla alakalı bir durumdur. Bu sebeple ” Ben niçin buradayım?”  sorusuna gönül rahatlığıyla ” Çünkü benim burada olmam gerekiyor”  diye cevap verebilmeliyim. Orada olmamı gerektiren bir zorunluluk hasıl olmuşsa seçtiğim yer ile varoluşsal bir ilişki içine girmişim demektir. Ben o yerle de bir anlam kazanıyorsam, o yer de benimle anlam kazanıyor olmuştur. Kurulan güçlü aidiyetlerin zayıflamaya başlaması ancak mevcut bağları sağlayan değerler ve derinliklerin yitirilmesiyle  mümkün olur. Bu bağlamda mümkün olanı imkansız  kılma kararlılığı bize hiç kimseyle hiçbir pazarlık yapmaksızın ” Bu  yer bize ait”  deme hakkını kazandıracaktır. Biz burada durmak, burada karar kılmakla başkasına ait yerde durmuyoruz. Kimin yerinde olmak istersiniz sorusu kendiliğinden geçerliliğini yitiriyorsa, başkasının değil sadece kendi yerimizde olma kararlılığımızdandır. Orada kim var? Gür bir sesle haykırabilirsiniz: “Ben varım.”  “Biz varız”  Artık o mekan bizim mekanımız, o konum bizim konumumuz olarak anılacaktır. Doğru oturup eğri konuşalım; duruş problemini hamasi nutuklar çözemeyecekse, duruş yeri ve biçiminin varoluşla ilgisi varsa gerçekten biz var mıyız? Ben var mıyım? O yere ve koşullara bağlı gelişecek riskleri, külfetleri kaldıracak, göğüsleyecek durumda mıyım? Değilse kendime bir yer değil olsa olsa hayalet şatosu inşa ediyorum demektir. Varoluşsal, tarihsel bir kararlılıkla ‘ben varım’ derken kim adına ve nasıl var olduğumuzu da izhar ederiz bir bakıma. Bir başkası adına değil kendi adıma ve kendim olarak varım. Burada ne emaneten ne vekâleten bulunuyorum. Asaleten  buradayım. Tüm geçici, tüm göçücü yerleri terk ettim. Demek ki oraları kendime ait kılacak denli bir sevda oluşmadı içimde, varlığımı varlığına katamadım, bağlanamadım. İçimin sükûn bulmadığı yeri iskân edemezdim. Belki de terk ettiğim yerlerde varlığımı inşa edeceğim imkanları bulamadım. Ayağımın altından kayan topraklar üzerinde durdum.
4.
Beni yaşam ve tarih içinde etkisiz kılmak isteyenler bana rağmen duruş yerimi ve biçimimi tayin etmek isteyenlerdir. Anladım ki, başkalarının belirlediği yer ve zamanda kendim olarak var olamayacağım. Kendi düşüncemi oluşturamayacağım. Kendi aşkım, kendi şarkım, kendi şiirim, kendi sevdam, kendi sesim, kendi sözüm, kendi dilim olmayacak. Yaşamımı başkaları programlayacak. Belki bunun için planlama teşkilatları kurulacak. Sadece ekonomim, eğitimim değil tüm boyutlarıyla gerçeğim, düşlerim planlanacak. Düşümden biraz verip gerçek alacak, gerçeğimden biraz satıp düş alacağım. Tasarımlara uygun rüyalar göreceğim. Hiçbir zaman tedavüle sokulmayan. Eşim ve çocuklarım Pembe dünyalar merkezinden bana yeni hayatlar getirecek. O yeni hayatlarla pastel gülüşler ilişecek dudak kıvrımlarıma. Resmi bir bakış ya da. Yeni Hayat. Oh ne rahat. Orhan Pamuk’u okuyanların hayatında ne değişecek? Anketlerde yerim neresi. Verso duruşumu nasıl tespit ediyor? Tepkim son seçimlere bendeki şiddetiyle yansıdı mı?Yerim neredir benim?
Ben nerdeyim?
Ağır bir trafik kazasında başı sert cisimlere çarpan adam kaldırıldığı hastanede bir parça kendine geldiğinde yarı şuurlu yarı şuursuz sorar: ” Burası neresi? Ben nerdeyim?”  Demek ki, bulunduğumuz yerin bilincinde olmak doğrudan varoluşsal boyutumuzla ilgili bir hadise. Bugün bir dokunuşla duruşumuz bozuluyorsa, yerimizi kaybediyorsak uzak ve yakın geçmişimizde travmatik bir süreç geçirdiğimizdendir. İçine düştüğümüz veya düşürüldüğümüz anakroni biraz uzun sürmüş akıl tutulmasından olmalıdır.Yetenekleri körelmiş akıl ana sirayet edecek zindeliğini yitirdi. An’ları yaşantı ve bilince dönüştüremediğimizden anlamsal çerçevemiz yenilenemedi, gevşedi. Bu vahim durum beraberinde zihinsel kaymayı, zihinsel çökmeyi getirdi. Bir genelleme yaparak baktığımızda aydınımızın bu çöküntünün önünü alma yolunda kılını bile kıpırdatmadığını esefle gördük. Bırakınız çöküntünün önünü almayı, sayıları bir elin parmakları kadar az olanları istisna tutulursa aydınlarımız milletin, tarihin, kültürün içinde bir yeri ve duruşu benimsemediler bile. Milletin ve değerlerinin karşısında hasmane bir yer, hayır doğrudan doğruya mevzi tuttular. İdeolojik tonları baskın resmi duruşları eskiyip itibardan düştü. Şimdi onlar halksız yönetimlerin haksız savunucuları olarak, halkın duyarlıklarını tedip etme onurunu, derin unutuşlar/unutuluşlar coğrafyasında ebediyen taşıyabilirler. Bu sapmanın, bu kopmanın, bu ihanetin madalyası olarak onlar bu millet adına konuşma haklarını ömrübillah yitirmişlerdir. En zor zamanlarda bile konuşma ve aksiyon yükümlülüğünü hakkıyla yerine getiren burada isimlerini an(a)mayacağım –birini anmadığımda diğerinin hakkı, hatırı kalmasından çekindiğimden- bir avuç aydın ise gönül iklimimizde solmayacak çiçekler olarak bize hep bir bahar yaşattılar, yaşatmaktalar. Uzun süren bütün kışları göğüsledi onlar. Duruşları, duruş yerleri ve tarzları itibariyle birer mihenk taşı gibidirler. Her biri fırtınalı bir deniz akşamında kayalara vurmuş bir gemiyi, gemideki insanların durumunu andıran hal-i pür melâlimiz karşısında ışıltılarıyla, içimizde varolma ateşini yakan birer deniz feneridir. ” Denizlerin yarasını iyi eden, denizlere doktor olan onlardır.”  Bir deniz feneri gibi duruşları muhkem, belirgin olanlar, yol göstericilik hakkı ve vasfı kazananlardır. Eleştirmek onların sadece hakkı değil ayrıca ödevidir de.  Durduğumuz yer ve oraya kesbettiğimiz  ünsiyet bize kendimizi tanıma, başka olanı tanıma gücü veriyorsa samimi bakışın, iç bakışın, içten bakışın, eleştirinin kapısını açabiliriz demektir. Artık kendi algımızla, kendi gözümüzle fark edebiliriz. Kendi sözümüzü, söylevimizi hazırlayabiliriz. Kendimize ait düşümüz, sevdamız olabilir. Yengimiz de yenilgimiz de bize aitse, dönüp dolanıp geleceğimiz bir yer, bir duruş ve hareket noktamız varsa artık her yere gidebiliriz.Hatta istersek kaybolabiliriz. Kaybolmak bilinenler için söz konusudur. Kaybolanlar bulunur. Kendini bulmayanlar zaten kaybolmazlar.  Kayboluşumuzu bile işte o kendi yerimizle kanıtlayacağız. Öyleyse duruş yerimizi ve tarzımızı iyice belirgin kılma zamanı geldi mi dersiniz? Gelmedi mi daha?  

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

İnsan ve Sanat / Mahmut Celal Özmen
Adresi Firari Sevmenin / Neşe Yeşilova
Temmuz Bildirisi / Reşit Güngör Kalkan
Açelya / Ferman Karaçam
Aşk ki / Taner Taştekin
Tümünü Göster