Şeyh Galip, Aşk Ve Ateş

338
Görüntüleme

Yalnızca 18.yy’ın değil bütün divan şiirinin en çok ses getiren ustaları arasında zikredebileceğimiz Şeyh Gâlip’in asıl adı Mehmed Esad’dır. İstanbul Yenikapı Mevlevihânesi yakınlarında dünyaya gelmiştir. Gâlip bu itibarla daha çok küçük yaşlarda Mevlevî bir atmosfer içerisinde bulunma ve bu ortamda terennüm edilen şiirlerin hâkim olduğu havayı teneffüs edebilme şansına sahip olmuştur. Bir Mevlevî olan babası Reşid Efendi, oğlundaki istidatları fark edince, onu medrese ve mekteplere vermemiş, bizzat kendisi yetiştirmiştir. Ayrıca Gâlip’in yetiştirilmesinde, kendisine sadece hocalığı ile değil, yol göstericiliği, yardımseverliğiyle de katkıda bulunan Hoca Süleyman Neşet’in de büyük payı vardır. Dedesi ve babası Mevlevî olan, Mevlevîlik çevresinde yetişen Galip, sonunda bu tarikata girerek Mevlevî dervişi olmuştur. Üç yıllık çile devresi boyunca şiir söylemeyen Şeyh Gâlip, Yusuf Sineçak’ın şeyhlik yaptığı ve mezarının bulunduğu Sütlüce Mevlevîhanesi yakınında bir eve taşınmış, burada Sineçak’ın Cezire-i Mesnevi adlı eserini şerh etmiştir. Daha sonra Köse Ahmet Dede’nin Tuhfetü’l Behiyye fi Tarikati’l Mevleviye adındaki eserine Arapça bir ta’likat yazmıştır. Artık Şeyh Galip hem bir tarikat olarak Mevlevîler arasında, hem de edebiyat çevreleri içerisinde tanınır olmuş, devrin padişahı III.Selim’in dikkatini çekmiştir.
Adı hemen dâima yazarı Şeyh Gâlip’le anılan ve orijinal olma yolunda gerçek, sağlam bir adım olarak nitelendirilen Hüsn ü Aşk mesnevisi, onun “ nev-i rah” yani yeni bir yol açmak adına yaptığı ilk girişimdir ki eser, sahibini maksadına ulaştırmıştır. Zîra, Şeyh Gâlip’in dönem şairlerinin Nâbi’nin Hayrabâd’ını yere göğe sığdıramayan sözlerine bir itiraz, bir ret mâhiyetinde yazıldığı ve bu anlamda büyük bir başarıya ulaştığı, genel bir kanaattir.
Bir Mevlevî şeyhi olduğunu söylediğimiz Şeyh Gâlip, şiirlerinde ilhamı Mevlânâ’dan aldığını belirtmiştir. Onda Fuzûlî’nin hüzünlü ve duygulu tavrı, kimi zaman da Nedim’in coşkun ve neşeli tavrı dikkatimizi çeker. Gerek Divan’ında gerekse meşhur Hüsn ü Aşk mesnevîsinde sürekli bir ateşten bahseder ki, bu onun nasıl bir aşkı terennüm ettiğini, aşkın kıyılarından geçmeyi nasıl tasavvur ettiğinin bilgisine ulaşmamız hususunda iyi bir ipucu olma özelliği gösterir.
Özellikle divan şiirinin hususiyetleri, hayâl ve mazmunlarını göz önüne getirdiğimizde ateş ve ateşin türevleriyle kurulmuş beyitlere ziyadesiyle tesadüf ediyoruz. Aşk merkezli olduğunu söyleyebileceğimiz divan şiirinde ateş, umumiyetle ‘aşk’ın yoldaşı olmuş, onun yakıcılığını, verdiği ıstırapları tavsif etmek için kullanılmıştır. Şairler yüzyıllar boyunca ateşi kimi zaman gönüllerinden ayrı düşünemedikleri ıstırabın diğer adı, kimi zaman içtikleri şarabın tadı kimi zaman da sevgilinin dudaklarının alı olarak tasavvur etmişlerdir. Verdiğimiz örnekler anlamsal olarak “ateş-i ter” ibaresiyle Muallim Nâci’nin beyitinde ;
” Ter geçme ateş-i teri ey rind-i bi-haber
Yakmıştır al ile o nice hanümanları ” 
şeklinde geçmektedir. “Al”, Arapça hîle demektir. Yine “al”, Türkçe’de kırmızı anlamına gelir. Şair ateşin veya şarabın rengine nazaran al rengi, şarabın sarhoşluğuna göre hîle mânâsını vermek istemiş ve böylece edebi bir sanat da yapmıştır. Yani o ateş-i ter, sarhoşluk verici özelliğiyle birçok hanümanlar, ocaklar yıkmıştır. Ateş-i ter dudak mânâsıyla ele alındığında ise; “Ey cahil rind! O al renkli dudakları ter geçme. Onlar al boyalarla nice hanümanlar yıkmıştır.”anlamı ortaya çıkmaktadır ki edebiyatımızda bu türden bir sanata cinas diyoruz.
Şeyh Gâlip de ateşi bir imge olarak çokça zikretmiştir. Divanında kimi beyit ve gazeller alev alev tutuşmaya müheyya olduğu hissini uyandırır. Zîra onun, ateş redifli, sanki ser-be-ser her şeyi ateş gibi tahayyül ederek yazdığı bir gazeli de vardır.
Şeyh Galip’in hayatının ve şiirinin her köşesinde mutlak bir yer edinen ateş, onun mısralarında çok farklı anlam katmanlarıyla ve çoğu zaman ilginç tezatlarla karşımıza çıkar. Zîra Gâlip;
“Çeşm-i âteş-pâre amma çeşme-i âb-ı hayat
Lâl-i cân bahş-ı bütân sûz u güdâz eyler bana ” 
derken, âşığın gözünü ateş olarak tasavvur eder. Gözün ateş olması, aynı zamanda tam bir tezada sebebiyet verecek ölçüde ab-ı hayat olarak tasavvur edilmesi ilginçtir. Ateş ve suyun zıtlıklar içindeki müthiş uyumunu kuran Şeyh Gâlip, aşığın âb-ı hayat mesabesindeki gözyaşlarını döktükçe maddeden kurtulacağını ve böylelikle fenafillaha ulaşacağını âdeta müjdeler.
Ateş ve suyun birlikteliği bir başka beyitte;
“Nezzâre-i germ etdikçe ey çeşm
Âteşle âbı yeksân edersin ” 
ifâdesiyle karşımıza çıkar. Yani ey göz, ateşli bakışınla baktıkça ateş ve suyu eşitlersin. Ateşin ve suyun müsavi olması Gâlip’in ateş gibi gözyaşları dökmesinden kaynaklanmaktadır. Buradan yine tasavvufî açıdan yaklaşıldığında, insanın etrafına gerçekten gören bir nazarla baktığı zaman ilâhi sırları görebileceği, Yaratıcı’sının güzelliklerine hayran kalacağı ve netice olarak gözyaşı dökeceği anlamı hâsıl olmaktadır.Şeyh Gâlip bir taraftan sevgilinin aşkın gönülde ateş peyda ettiğini söylerken bir başka gazelinde ateşi aşığın vücut ve varlığına müsebbib olarak gösterir;
“Mürekkebdir vücûdı ta ezel yekpâre sûzişten
Anâsırdan meger uşşâka olmuştur duçâr ateş ” 
Beyitiyle âşıkların ezelden beri yanmaktan hâsıl olduğunu ve insanlara dört unsurdan toprak seçilmişken, âşıklara sekiz ateş (duçar) unsurunun düştüğünü anlatır. Aslında tasavvuf düşüncesine göre bütün kâinatta, yaratılmışlarda ve insanda Allah’ın tecellisinin ateşi vardır ve bu ateş her yaratılmışta bir başka şekilde ortaya çıkar. Zîra;
“Beyân-ı sûziş eyler herkes istidâd-ı fıtriden
Eder berceste âşık mısra-ı rengin çenar ateş ” 
beyiti onun bu fikri anlatmak istediği beyitlerden biridir. Yine Gâlip, herkesin yaradılışıyla gelen kabiliyet ile ateşini ve yanışını anlattığını söyler.
Gâlip’in ateşe yüklediği ilginç anlamlardan biri de onun ;
“Nesim ateş çıkardı gonce-i bağ-ı ümidimden
Bırakdı gülşen-i amâlime berk-i bahar ateş ” 
beyitiyle arz-ı endâm eder. Burada “goncadan ateş çıktığı”ndan bahsedilmektedir. Kırmızı güllerin açtığını anlatmak için böyle bir hüsn-i tahlile başvuran Gâlip, soyut kavramlarla kurduğu beyitinde, düşen yıldırımın gül bahçesini ateşe vermesiyle yanma zuhur etmiş ve kırmızı güller açmış demektedir. Aslında ne gül ne ateş ne de aşk birbirinden ayrı düşünülemez. Gül, bir yandan usulca aşkın, sevdanın rengini yani kırmızıyı yansıtmakta, bir yandan da böylelikle hem-demi olduğunun –ateşin- sözcülüğünü yapmaktadır. Gül, aşkı sembolize ederken renginin kırmızı olmasının bir tesadüf olduğunu söylememiz hata olur. Nitekim Şeyh Gâlip en ünlü gazellerinden birinde;
“Gül âteş gülbün âteş gülşen âteş cûybar âteş
Semender-tıynetân-ı aşka besdir lâlezâr âteş ” 
Bu anlamı ritmik ve samimi bir şekilde ifâde eder. Semender adlı bir canlının ateşte yaşadığını ve ateşten çıktığı zaman öldüğü efsânesine telmihte bulunarak, âşığı onun hâline teşbih eden Gâlip, âşık için her şeyin ateş göründüğünü; zîra kendisinin de zaten ateşten sudur ettiğini söyler. Hatta ilerleyen beyitlerde bunu daha ileri boyutlara taşıyarak ağaçların, yaprakların, meyvelerin de ateş olduğundan bahseder ki bunlar hep renk itibariyledir. Böylelikle her nesneye yüklediği kırmızılık yani alev rengiyle sabah ve akşamın ilk saatlerindeki ortamın tonunu da idrake hazır hâle getirir. Bu beyit, sahip olduğu ve vermek istediği anlamları verirken, üslup olarak Nedim’in
”  Hâl kâfir ü zülüf kâfir çeşm kâfir el-amân
Ser-be-ser iklim-i hüsnün kafiristân olmuş hep ” 
beyitini anımsatmaktadır. Nedim de her şeyi siyah görmektedir. Çünkü sevdiğinin sahip olduğu güzellikler bütünüyle ruhunu kapladığından, zikrinde de o vardır. Aşk sarmaşığı bütünüyle benliğini sarmıştır. Artık her yerde sanki bu karanlık hâkimdir.
Yaşanılan ıstırabın gönle ateş düşürmesi özel olarak ünlü mesnevîsi Hüsn ü Aşk’ta karşımıza çıkar. Mesnevînin kahramanlarından Aşk’ın başına gelenler ve gerçeklerle yüz yüze gelmesi neticesinde;
“Dil düştü henüz pîç ü tâba
Uğradı hezâr ızdırâba” 
şeklinde ifadesini bulan bir acı yaşar ki o an gönlüne ateşin düştüğü andır. Hüsn ü Aşk adlı mesnevîsinde aslında ateşin çok daha özel ve farklı yansımaları vardır. Şeyh Galip, öyle bir ateşten bahseder ki sanki bütün bir mesnevî ateş komutasında devam eder. Mesnevide, Hüsn’e meftun olan Aşk’ın sevdiğine kavuşması için bir ateş denizinden geçmesi gerekmektedir. Hem bu öyle bir denizdir ki; aşılması gereken mesafe ancak mumdan gemilerle sağlanmaktadır. Oldukça ilginç bir kurguya sahip olan ve neredeyse tamamı sembollerle inşa edilen hikayede sözü edilen bu ateş denizi, tasavvufi mânâda, nefis tezkiyesi için aşılması gereken yolun ne denli çetrefilli olduğunu izah için kullanılır. Alev görünüşlü bu gemiler üzerinde devler vardır ve üstelik binmek isteyenleri öldürmeyi beklemektedirler. Öyle ki mumdan gemiler;
” Tabut idi son o keşti-i mum
Olmaz girenin mezarı malum ” 
mesabesindedirler ve içine girildiğinde yakıcılığı yanında birçok acıya da dûçar etmektedirler. Fakat bunca zülumât içinden rahmet zuhûr ettirircesine, kendisinden geçenin yüzüne güzellik vermesi, ruhu aydınlatması, nur etmesi, ilginç bir anlam dünyasıyla ruhumuzu tanıştırır. Zîra;
”  Nûr etti cemâl-i Aşk’ı teşdid
Hûn ab-ı şafakda sanki hurşîd
Sâki getir âteş-i sabûhı
Nûr eyle o ateş ile rûhı ” 
Beyitleri bu tefekkür ve tahayyülle kaleme alınmış olsa gerek. Böylece sâkiye seslenen Şeyh Galip için vazgeçilmezliği kesinleşen ateş; zeminde, zamanda, bütün nakş u nigarda rengini ve şiddetini artık tam anlamıyla ikâme ettirircesine;
” Meğer kilk-i sebük-cevlânın olmuş germ-rev Gâlip
Zemîn âteş zamân âteş bütün nakş u nigâr âteş ” 
ifadesiyle sahip olduğu yere oturmuştur ve artık ateşle yanıp maddeden kurtulmaya vesile olacak gözyaşlarını akıtma zamanı da gelmiştir.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

İnsan ve Sanat / Mahmut Celal Özmen
Adresi Firari Sevmenin / Neşe Yeşilova
Temmuz Bildirisi / Reşit Güngör Kalkan
Açelya / Ferman Karaçam
Aşk ki / Taner Taştekin
Tümünü Göster