Tövbe

154
Görüntüleme

  “Hiçbir şey beceremiyorsan,ölmeyi de mi beceremiyorsun?
Bu sözlerin kulağında son kez yankılandığından emindi. Gordiyon düğümünü çözen İskender edasıyla tüm soruları ve yaşamı bitiriyordu. Ne kadar da uzun sürmüştü bu ölüm yolculuğu.Ölmek niye zordu, niye günahtı? Özgür insanın eriştiği en son nokta değil miydi, kendi hayatına son verebilme erki ve özgürlüğü?
“Mâziyi açacak bir anahtar” bulamamıştı. Dünü bugüne bağlıyamıyordu da.Zaten “tüm dinlerin ölümü yasaklamasının aslı neydi ki; tapınakları ve tanrıları aşağılayan bir itaatsizlik olduğundan” değil miydi? Yine dalmıştı, “bütün kötülükler dalgınlıktan geliyordu”. “Hayat sayıklama içinde yaratılır ve sıkıntı için de dağıtılır” diye mırıldandığını duydu kendinin.Ne kadar çok içten ve dıştan konuşuyordu.
Oysa!
“Konuşanların sırrı yoktur.Konuşarak kendimize ihanet eder, kalbimizi teşhir ederiz.”
Şu hâle bak ölüm için yola çıkmıştı, nereden alıyordu bu kadar konuşma yetkisini, diye aklından geçirdi.
“Ölümden.”
“Ancak, ölümden yetki alanlar bu kadar pervâzsızdır.” Bir de,  “ben “ diyebilen şairler.
Birden maziye özlemi düşündü. Bir romancının dediği gibi miydi? Gerçekten “geçmişi aramamızın sebebi, aradıklarımızı bulamadığımız içim mi mâzi çeker bizi?”
Yokluğu boşluğu doğurur.Bu boşluk için mi buradaydı?Eğer anlamı kalmadıysa dün, bugün ve yarının giy paltonu sür kendini denize, beyaz olması şart değil. “Bitmeyen Pazar öğleden sonralarını yaşayan, iki oda bir sofadan ibâret, kömür tüten sobalı evde alüminyum sacdan yapılmış teşte annesinin yıkadığı ve bir sıcak, bir soğuk suyun tepesinden döküldüğü, sabun köpüğünün gözüne kaçmamasına dua ederek geçen yıllar. Aranan mâzi bu mu?”
Ya da tam bir “kitap kumkuması. Okulda hiçbir takıma girememiş, bırak sınıf başkanı olmayı, başkan yardımcısı dahi olamamış… Sevdiği kız olmuş muydu?”  Kendi de bilmiyordu. Sokağı öldürmeye yeminli bir şehirliydi o kadar. Kömür isi kokan ve dantellerin donattığı sadece televizyon vitrini olsun diye konmuş koca dolabın karşısında; kovboyları tutarak, Kızılderililere saldıran Jhon Wayn’di. Pazar konserinin ve işitme engelliler bülteninin bitmesini sabırla bekleyen ve uçan kaz morton tek eğlencesi olan ve cumartesi gecesi on beş günde bir yayınlanan  Türk Filmini, Nevzat Atlığ yönetimindeki ne dediğini anlamadığı koronun uzun süren can sıkıntılı gıcırtısında uyuya kalan ve kaçıran bir mâzi. Mâzi yani “dün, bugün ve yarın uşakların kullanımına yönelik kategoriler” değil midir?
“Zamanı benimseyen her insanda uşaktır.” Boşluk korkusu yine hazza dönmüştü. “Kader zamanın karnavalıdır” diye içinde ki ses bağırıyordu. Yaşadıkları hep “taşra sıkıntısı mıydı?” Belki. Dünü için evet. Ya bugüne yakın dünü? En büyük metropollerdeydi. Keşfetmişti yüzyılın mîracını. YALAN! Gözyaşının kaynağı ve sanatın sırrı, dehânın göstergesi.
Hep söylerdi. “Kendine tapmayan kişi daha doğmamıştır” diye. Ve bugün vitrinde olmanın yolu büyülü yalanlarla gözde olmaktır. Reklamın iyisi kötüsü yoktur. Yeter ki; renkli camda ve kağıtta ismin ve cismin hiç inmesin. Mâzisi taşraydı ve taşra hep yanındaydı. Değişmek istedikçe erilliği efemineleşmeye ve kibarlığıyla da tam bir “Tanzimat züppesine” dönmüştü.
Vitrindeydi, mağarada doğanın nasıl gelip “he babo, çiğköfte ve nârasıyla” Yeşilçam’a lüks gazinolara otağ kurması gibi o da kömür tüten sobalı evde, bilimin bağrına saplanan hançer gibi oradaydı. Saygındı, sayılıyordu ve kazanıyordu da.Özgürlük arayışını bulmuştu, özü şeytâni olan etik bir ilkesi vardı. “Yalan söylemek ve kendine yalan söylemek”
“İnanmak ve ümit etmek ancak aptallara göreydi. Bir taş yalan söylemez hâlbuki hayat bitip tükenmeden icat eder”. O da kendine îcat eden bir hayat bulmuştu. “Yoksulluk hep dilsizlikti. Dilsizliği yenmek yegâne gayesiydi. Yoksullar hep sessiz işaretleriyle mırıldanıyorlardı.” Artık mırıldanmaktan yoruldu. Belli belirsiz esen rüzgar mı, yel mi belli olmayan şey duruldu. Artık sesini yeniden yaratacak ve dilsizliğini çözecekti. Hayatın görev değil oyun olarak yaşanabileceğini keşfetmişti.Bulmuştu oyunun kurallarını; dünden getirdiğin kendine âit olanı unut.Eğer kötü yaşanmış bir hayatın ardından; “ hayattan emekliye ayrılıp Azrâil’i ya da bir gecekonduda çürümeyi beklemek istemiyorsan birçok kişiliğin üst üste yamanmış bir kişiliği renkli bir adam diye pazarlamaktan başka çaren yok.” 
Tarih göstermiştir ki;  “beklenen geç gelir” belki de Godot’u beklemek gibi asla olmayanı bekleyiştir.
Bir “tutunamayan” asla olmamalıydı. Sözde değerleriyle yaşayanlar “ hepsi çıkmaz sokak sönmüş lamba gibi insanlardı.” Onun için. Onların erdem adına ışıkları bugünü hiç aydınlatmıyordu. Erdem (varsa eğer) değerleri korumak değildir. Zamana göre değişmektir. Bir şairin insan üzerine dizeleri geldi aklına.          
 “Korkuyordu üzerindeki mavi yücelikte            
kutsadı onu, bitmedi; su boğuyor, ateş yakıyordu            
hepsine tanrılık verdi, yetinmedi;           
toprağın yıldızla bağını kurdu;           
birkaç tanrıyı kurban edip,           
yeni tanrılara tutundu.”           
Günümüz insanı böyle olmalı diye düşündü, pragmatist, değişebilir ve kapitalist. İşte bugünün aydınlık yolu. “iltihap dolu tekelci kapitalizm” diye bağıranlar kapitalin içinde yüzenlerdir. Ve kimse de kapital adına bir şey bırakmadan toplayanlar değil midir? İşte o da onlara karışmalı ve sobalı eve çizgili pijamaya, bitmeyen  Pazar sendromlarına asla dönmemeliydi. “Düşle bile çıkılamayan, unutmaya ve unutulmaya alışmış” kişilerin yaşadığı taşradan, “sadece zamanda kendini dinleyen kasabalardan” cismini kurtarabilmeyi başarmıştır. Artık ne pahasına olursa olsun.Günlerce, aylarca gelip gittiği metropollerde kendi sürgünlüğünü ve hiçten lânetlenişini anlattı durdu. Kendi KENAN’ından sürülüşünün binlerce yıllık yasını gözyaşlarına boğarak medyanın ağlama duvarına yüz sürerek, hep itilmişliğini ve zâlimleri lanetleyerek kendi diasporasını oluşturdu. 
Bir bilim adamıydı evrenin sırrına, ermişliğe, bilgeliğe gerek duymadan kendinin ve şehrinin sırrını ve gerçekliğini elinde tutuyordu. “hüküm günü”nü beklemeye başladı. İşbilirliği, ihanetleri ve sabrı ona arz-ı mevdudunu verecekti. Son kez ilk geldiği günü vapurda tanışıp da bir daha göremediği Türk filminden fırlamış çıkmış gibi görünen adam aklına geldi. Az bir konuşmayla kendinin de eskiden tabi olduğu şeyhe bağlı oldukları ortaya çıkmıştı. Kalktı yürüdü. Şeyhinin mezarının yolunu tuttu. Bu tövbe varışı değildi, hayatın yeni gerçeklerini buldum size iyi istirahatler diyecekti. Belki bu çağın gerçeklerini ve geçerliliklerini söyleyecekti.Mezarlıklar ona ürküntü vermezdi, mânevi bir rahatlama da getirmezdi. Aklına hep hazine bulma sevdasıyla girdiği, dağıttığı mezarlar gelirdi ve bir de içten arsızca gülümsemeler. Ayaklarını sürüye sürüye mezarlığa girdi. Bugünlerde bu mezarı ziyaret etmek de tehlikeliydi. Aslında cinayetler işlenir olmuştu yanında. Ve pek çok da spekülasyonlar. Yavaşça sokuldu. Söyleyeceklerini bir an evvel söyleyip kaçmak istiyordu. Ama  alışkanlık işte. Elleri duaya kalktı. Okudu, üfürdü. Söylemesi şart olduğunu düşündüğü şeyler boğazına düğümlendi. Ne de olsa her şeye rağmen taşralıydı. Korktu. Ağlamaklı oldu, aklından geçenleri uç uca bağlayamıyordu. Tüm mezarlığın üstündekilerin ve altındakilerin duyacağı bir sesle gayr-i ihtiyâri  TÖVBE diye bağırdı. Koşarak uzaklaşmaya çalışıyordu. Sanki yerçekimi arttı da ayaklarını yerden kaldıramıyordu. Bir ses duydu. “geri dön her şey affedildi”. Yarım baş çevirmeyle vapurdaki adamı karşısında gördü. “hiçbir af temizleyemez” di onu. Başını çevirdi yürüdü.
Boğazın serin suları bedenini içine alırken son kez çınladı eşinin sesi. 
“HİÇBİR ŞEY BECEREMİYORSAN, ÖLMEYİ DE Mİ  BECEREMİYORSUN!?”

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

İnsan ve Sanat / Mahmut Celal Özmen
Adresi Firari Sevmenin / Neşe Yeşilova
Temmuz Bildirisi / Reşit Güngör Kalkan
Açelya / Ferman Karaçam
Aşk ki / Taner Taştekin
Tümünü Göster