ÇİN SEDDİ’NİN BİTTİĞİ AKŞAM

253
Görüntüleme

Bir arkadaşımın kitaplığında yakaladığım kitaplardan oldular Selim İleri’nin “İstanbul” başlıklı kitapları. Dört kardeş gibiydiler; birbirine ancak dört kardeş kadar benzeyebilen, birbirinden dört kardeş kadar farklılıklar ortaya koyabilen… Hatıralar Kolonyası, Lale ile Sümbül, Seni Unutmadım ve Sandık Odası. İstanbul’u sevince İstanbul’un yazıldığı bütün kitapları okumak bir zorunluluk hâlini alıyor. Pek çok yazardan, o pek çok yazarın pek çok eserinden sıkça bahsedince İstanbul’un yazarı; bu sefer karşılaştığım kitaplıklarda Türk Edebiyatı’ndan inciler dikkatimi çekmeye başladı. Araba Sevdası’nı, Esrâr-ı Cinâyât’ı ve Mahur Beste’yi de ekleyiverdim okumalarım arasına hızlıca. Esrâr-ı Cinâyât’ta en çok Peri’yi, Araba Sevdası’nda Periveş Hanım’ı, Mahur Beste’de ise Atiye Hanım’ı merak ettim. Anlatılandan ya da sunulandan çok daha fazlasını öğrenmek arzusu da diyebiliriz buna. Ya da kitaba yansıyanın dışında kalan cümleleri yakalayabilme isteği… Yazarları tanıma fırsatım olsaydı büyük ihtimalle onlara kahramanlarının bilinmeyen yönlerini sorardım ısrarla. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde Bir Ayşe vardır meselâ beni cezbeden. Kısa sürede olaylardan sıyrılıp gidiveren Ayşe… Günün en sevdiği öğünü hangisidir meselâ; manavda görünce mutlak almak zorunda hissettiği meyve, baharatlar içinde en vazgeçemediği, onu çığırından çıkarabilecek davranış. Sormak isterdim yazarına ya da mümkün ise Ayşe’nin kendisine: “Siz İstanbul’un içinde yaşarken onu görebildiniz mi?” Belki de bu yüzden ben okumayı sevdim edebiyatımızdaki bütün romanları. Hepsinde başka bir İstanbul saklı. Diyor işte Ümit Yaşar Oğuzcan: “İnsan bir kere sevmeye görsün, anladım /  Nereye gidersen git, orada İstanbul.”Kaç şehir geçtim oysa adı başkaydı, rengi başka… Nereden bakarsan bak her biri başka bir coğrafyaydı. Hepsini toplayıp karşıma koydum; dedim İstanbul başka, siz bütün şehirler başka… Hiç sanmam hiçbiri küsmedi bana, çünkü onları da seven birileri mutlak vardı. Güzel Pekin bu şehirlerden sadece bir tanesi… Kalabalık ve karışık ve gizemli ve renkli ve canlı ve sıcak… Çin Seddi üzerinde yürürken, garip bir heyecanla, dağların tepelerinde gezinen binlerce kilometrelik duvarın taşlarını yokluyorum. Moğollar “Beyaz Duvar” diyorlardı, oraya gidip onları görene kadar hep düşündüm “Neden Beyaz Duvar?” diye. Üzerine çıkıp uzayıp giden duvar yola baktığımda anladım ki yemeyeşil dağların üzerinde beyaz bir yol ya da beyaz bir çizgi gibi görünüyordu. Taşlarını okşadım, yüksekliğine hayran kaldım, eskiliğiyle etkilendim, sağlamlığıyla hayrete düştüm. Yine garip bir hüzün yakaladım bu duvarda, her şeyde olduğu gibi. Yıllarca, binlerce insan çalışmış bu duvarın yapımında; genç-yaşlı, kadın-çocuk… Dediler ki; inşaatı sırasında ölen işçileri duvarın içine gömmüşler, onlar da duvarın bir parçası olmuşlar böylece. Bunu öğrenir öğrenmez dik merdivenlerden koşarak inip toprağa basmak istiyorum. Oysa toprak altında yatan bilinmeyenler… Eğilip bir taş alıyorum yerden. Duvarın kenarından kopup düşmüş. Çantama usulca yerleştiriyorum, anneme götüreceğim. “Sana Çin Seddi’ni getirdim” diyeceğim. Tarihe, tarihî mekânlara olan düşkünlüğünü bildiğimden her baktığıma bir kez de onun için dönüp bakıyorum ve aklıma geliyor bir an Bertolt Brecht; ben de soruyorum: “Nereye gittiler Çin Seddi’nin bittiği akşam duvarcılar?”Taşların hayatımda etkili bir rol oynadığı kesin. Gözüm hep taşlarda geziniyorum gittiğim yerlerde. Bu durum değişmedi, bir meslek olarak kabul görür mü bilemem ama hâlâ iyi bir taş toplayıcısı olduğumu düşünüyorum. Yıllar önce “Taşların Dili” adında bir kitap okumuştum. Bilen bilir, Jim Crace’in kaleminden, etkileyici bir anlatımla yaralar insanı. O gün bu gündür taşlar ile aramda enteresan bir bağ kuruldu ve ben onlara olan hayranlığımı kaybetmeden ilerliyorum. Moğolistan’da Bilge Tonyukuk Yazıtları’nı ziyaret ettiğimde, düzlük boyunca belirli aralıklarla toprağa saplanmış ve düz bir çizgi olarak ilerleyen küçüklü büyüklü kayalardan birinin üzerine oturup seyrettim üç yüz altmış derece. Etrafta uçsuz bir düzlük… Düzlük boyunca sağda solda gezinen hayvanlar… kurumuş sarı otlar ve gökte süzülen kara kuşlardan başka hiçbir görüntü yok. Aklıma takıldı: “Bu kaya parçalarını nereden bulup getirmişler?” Geleneğe göre; kabileler arası savaşlarda, düzlüklerde karşılaşan iki kabile, kanlı bir meydana çevirdikten sonra düzlüğü, savaş sonrasında her savaşçı öldürdüğü kişi başına bir kaya dikermiş toprağa. Çok büyükler, yerinden kımıldatmak şöyle dursun bir tanesini bile çantama sığdıramam. Abidelerin etrafını dolaşırken bir iki ufak parçayla yetiniyorum. Hatırlıyorum, Jostein Gaarder “Aynadaki Muamma”da, “Her bir taş yeryüzünün küçük bir parçasıdır” diyor. Ben dünyanın parçalarını oradan oraya taşıyorum. O vakitler yazıtlar henüz kimsenin uğramadığı sakin ve koruma altına alınmamış tarihî eserler olarak dururken rüzgârın uğultusu garip fısıltılara dönüşüyor. Ne büyük ve ne derin bir yalnızlık…Tuhaf mıdır bilemiyorum, lâkin dünyanın her yerinde çıktı karşıma bu yalnızlık. Herkesin, her şeyin ve her yerin yalnızlığı ise birbirine hiç benzemiyor. “Yüzyıllık Yalnızlık”ta Marquez unutmalardan bahseder. En hoşlandığım noktalardan biridir: -Aureliano henüz hatırladıklarını, unutmamak için levhalara yazıp asar ya da eşyaların, hayvanların üzerine etiket yapıştırır. Bir tabela üzerine de “Tanrı vardır” yazarak ana caddeye kondururlar.- Doğrudur; dünya üzerinde yalnızlık kol gezse de, herkes bir şekilde yalnızlığın tadına baksa da; Allah’ın varlığı bütün yalnızlıkları kökünden söker, eğer O’na sığınmayı aklediyorsa insan. Şu dizeler Rilke’den:Hepimiz düşmedeyiz, şu gördüğün el düşüyorNereye baksan hep o düşüşAma biri var ki bu düşenleri tutuyor yumuşak ve sonsuz

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Bir Mektup / Ay Vakti
Söz… / Şeref Akbaba
BULUŞMASIZ AYRILIKLAR / Necmettin Evci
BİR SALÂDIR EYLÜL MEVSİMLERE / Selami Şimşek
ÇİN SEDDİ’NİN BİTTİĞİ AKŞAM / Naz Ferniba
Tümünü Göster