NECATİ BEY’İN EDEBİ MUHİTLERİ

296
Görüntüleme

Türk Edebiyatı’nın hangi şartlar altında gelişme imkânını bulduğunu araştırırken ediplerimizin bazı muhitler ve merkezlerde toplandıklarını görürüz. Bu topluluklar genellikle edebiyata önem veren, cömertlikleri ile sanatkarları koruyan, kıymetli eserleri mükâfatlandıran şahsiyetler etrafında olmuştur.             Bu edebi muhitlerin oluşma noktaları, genellikle, merkezde padişah sarayları, sadrazam ve vezir konakları; sancak merkezlerinde şehzade sarayları, kazasker konaklarıdır. Bu bakımdan padişah ve sadrazamdan başlayarak şeyhülislam, kazasker, nişancı, defterdar gibi devlet ricalinin oturdukları Edirne ve daha sonra İstanbul, o dönem edebiyatının başlıca merkezini oluşturmuştur.          Edebi muhitleriyle dikkat çeken  şairlerimizin başında 15. asrın ünlü şairi Necati gelir. Asıl adı İsa olup doğum yeri ve tarihi hakkında kesin bilgimiz yoktur. Aşık Çelebi’ye göre Edirne’de bir hanım tarafından köle olarak alınıp sonra evlatlık edinilmiştir. Şairin hayatını bize aktaran kaynaklar, bu meçhul hanımın onu terbiye edip iyi bir tahsil görmesine himmet ettiğini söyler.[1] Yine bu kaynaklar onun ergenlik çağına gelince yüksek tahsilini bırakıp şiir ve nesir yazmaya heves ettiğini nakleder.[2]  Necati  ilk olarak Edirne’de Sâ’ilî namında bir şairin muhitine girmiştir.Necati Bey, Kastamonu’ya gider ve orada atasözü ayarında beyitlerle gazeller yazarak ününü duyurmaya başlar. Latifi’nin tezkiresine göre Kastamonu’da edebi muhiti genişler. Yine  Latifi’nin aktardığına göre burada hattatlık da yapan şairimiz, kendini Kastamonulu göstermek için şiirlerinde buradan sıkça bahseder.[3]  Bunun yanında tezkiresine müracaat ettiğimiz Latifi, eserinde şairlerin çoğunu Kastamonulu göstermekle eleştirilmiştir. Tebliğimizin konusu bu olmadığından  sadece teğet geçmek istiyoruz.[4]  Şairin diğer edebi muhitleri ise İstanbul ve  Manisa’dır. Buralarda şairimiz  sırasıyla Fatih, II. Beyazit, Şehzade Mahmut ile Ahmet Paşa gibi devlet adamlarının sarayında bulunmuştur.Yine bununla birlikte şairimiz Sadrazam Mesih Paşa’ya ve Vezir Mustafa Paşa’ya kasideler yazdığına göre bunların da himayesini görmüş ve muhitlerinde bulunmuştur.          Necati, Kastamonu’da iken Bursa’ya bir  kervan gelir. Kervandakilerden biri, elinde Necati’nin “Döne döne” redifli iki gazeliyle, dönemin şair olarak güçlü; ama devlet adamı olarak sürgün devri yaşayan Ahmet Paşa’nın konağına gider. Şiirin ilk beyti şöyledir:Bu cefâdan ki kadeh ağzun öper döne döneNâr-ı gayrette kebâb oldu ciğer döne döne“(Aşık), sevgilinin kadehe benzeyen ağzını bu çektiği cefadan dolayı döne döne öper.  Ciğer de gayret ateşinde döne döne kebap oldu.”Bu hadiseyi Kınalızade Hasan Çelebi’nin babası Ali Efendi, kendi babası Mirî Efendi’den naklen şöyle rivayet eder:“Zamanın şairleri Bursalı Ahmet Paşa’nın etrafında toplanır, sohbet ederdik. Bir gün Kastamonu’dan bir kervan geldi. Ve o şehirde Nuh isimli ve Necati mahlaslı bir şairin zuhur ettiğini ve “döne döne”  redifli iki gazelle büyük şöhret kazandığını haber verdi. Ahmet Paşa, Necati’nin şiirini beğenmiştir.”Böylece Ahmet Paşa ile Necati Bey, birbirini görmeden, şiirleri vasıtasıyla tanışmış olurlar.Necati Bey’in divanında yer alan “kaplıca” redifli gazelinde Bursa’dan ve kaplıcalardan bahsetmesi, onun ahiren Bursa’ya gittiğini gösterir. Hatta Aşık Çelebi’nin verdiği şu bilgiler, Necati Bey’in Ahmet Paşa ile görüştüğünü teyit eder. Bir edebiyat sohbetinde Necati’ye “sizinle Ahmed Paşa’nın mâbeyni nicedür?”  diye sorduklarında;Necati’nin dirisinden ölüsü Ahmed’ün yeğdürKi İsa göklere ağsa yine dem  vurur Ahmed’den beytiyle cevap vermiştir.Muhitinde üstad olarak kabul edilen Necati Bey, üstadlarından bahsedildiğinde saygıyla eğilir. Yukarıdaki  beyit bunun en iyi örneğidir.Necati’nin sedarete gelmesi ve buradaki edebi muhite girmesi şiddetli ve soğuk bir kış gününe rastlar. Şairimiz Kastamonu’dan gelmiştir. Padişah hazretleri Fatih Sultan Mehmet Han’a; [5]                         “Oldı çünkim melah-ı berf havadan nâzil            Mezra’-ı sebz-i tarabdan gönül umma hâsıl”[6]Matlalı şitaiyyesini sunarak in’am ve ihsanını alır.  Böylece Sultan Fatih’in edebi muhitine girer.  Daha sonra bahar mevsimi gelince de;Handân eder cihânı yine fasl-ı nevbahârNiteki cân-ı aşık-ı gâm-gîni vasl-ı yârAdlı bir bahariyye ve suriyyesini sunup tekrar ihsanını almıştır. Böylece sunduğu kasidelerle mükafatlandırılan Necati Bey, Fatih’in muhitinde kalıcı olmak ve devamlı bir  iş sahibi olmak ister. Aşık Çelebi’ye göre Sultan Fatih’in Necati Bey’i duyup onunla ilgilenmesi  şöyle olur:Oğlu Hüseyin Çelebi’nin naklettiğine göre bir gün Necati Bey üstadımız;Eser itmez nidelüm ah-ı seher-gah sanaMeğer insaf vire sevdiğim Allah sana                                                  beytiyle başlayan gazeli yazarak, Fatih’in sohbet arkadaşı ve sadrazam Mahmud Paşa’nın akrabasından olan Trabzonlu Yorgi Amuriki, padişahla buluşmaya giderken külahına sokar. Padişah, Yorgi ile satranç oynarken külahtaki kağıt gözüne çarpar, alır okur, beğenir ve şairi on yedi akçe ulufe ile divan katibi eder.[7] Bundan sonra şairimiz padişaha üç, Karamanlı Mehmed Paşa’ya da bir kaside sunar.Fatih’in vefatından sonra her şair gibi Necati Bey de sultanın oğlu yeni padişaha kasideler sunar ve  muhitine girmeye çalışır. Fakat talih bu ya  şairimiz bir müddet sonra Cem Sultan’ın yerine Karaman Valisi olarak sancağa çıkan Şehzade Abdullah’ın maiyetinde Divan Kâtibi olarak  Karaman’a gider. Şairimiz şehzadenin de himmetiyle edebi bir muhit oluşturmuştur. Şehzade ile epeyce muhabbeti ilerleten şairimiz, bir iddia ile karşı karşıya kalır. Tezkire sahibi Hasan Çelebi, Necati’nin Şehzade Abdullah’a aşık olduğunu bir rivayet olarak kaydeder ki bu duygusunu sezen Şehzâde, onu bir gün “bezm-i şarab”a davet edip sarhoş etmek ve bu suretle sırrını anlamak isterse de davet sebebini anlayan şairimiz, şu gazeli takdim ederek kendini şehzâdenin gazabından korumuştur.“Sünbül saçunla hatırumuz ‘âtır olmadıGül ruhların bizimle iki gün bir olmadı” [8]Lâkin şehzâdenin pek az zaman sonra 1483 tarihinde  vefatı, şairimizi  büyük bir üzüntü içine sokar. Necati Bey’in Şehzade’ye  yazdığı yedi bentlik mersiyesi çok hazin olup şairimizin şehzadeye  bağlılığını ve samimiyetini göstermek adına çok önemlidir. Gelin figân edelüm ruzigârı ağlatalımBu derd ile felek-i bi-kararı ağlatalım(Gelin figan edelim, zamanı ağlatalım; bu dert ile kararsız devranı ağlatalım). Necati Bey, tekrar Sultan Beyazıd’ın ikbal kapısına yönelir ve; Dilâ ceride-i ülfetden adun eyle traşKalender ol ki mücerredler ideler şapaş(Ey gönül ülfet sayfasından adını sil, kalender ol ki abdallar gelip bahşişini alalar.)Mersiyesini yazıp  Sultan Beyazıd sarayına avdet eder. Şairimiz, Sultan Beyazıd’ın himayesinde ona kasideler takdim ediyor ve bu suretle hayatını idame ediyordu. Bu arada 1484 yılında Karabuğdan, Kili ve Akkerman’ın alınışları dolayısıyla Sultan Beyazid’e, ayrıca vezirlerden Davud, Kasım ve  Mesih paşalara kasideler sunar.  Bu arada şairimiz, devrinin ünlü ve hatırlı kişileriyle tanışır. Bunlardan biri de divanını adına düzenlediği  Müeyyedzade Abdurrrahman Çelebi’dir. Ona divanının başlangıç beyiti:Âsitânun her kudûretten zihî âlî-cenâbPâk ider cârûb-ı zerrin ile her subh âfitâb( Her sabah güneş hazretleri  altın süpürgesiyle eşiğini bütün kirlerden temizler). Olan bir kaside sunarak içindeki:Kıl nazâr ayn-ı inayetle Necâti bendeneK’âsitan-ı alem-arana idüpdür intisâb( Köleniz Necati’ye yardım gözüyle bir bak ki, alemi süsleyen eşiğine yüz sürdü). Beytinde belirttiği gibi, daha sonra Yavuz Sultan Selim’in bile saygısını kazanmış olan bu bilgine kendilerinde parlak bir gelecek gördüğü kişileri koruyup gözeten bu seçkin insana bağlanır. Hatemi mahlasıyla şiirler yazan Müeyyedzade’ye bağlanmakla aralarında başlayan ve şairin ölümüne kadar süren dostluk, her sıkıntıya düşüşünde şairimizin korunmasına vesile olmuştur. Nitekim onun aracılığıyla Manisa’ya Şehzade mahmud’un yanına nişancı olarak verilmiştir. Necati Bey, 1504 yılında Şehzade Mahmut Saruhan (Manisa) sancağına tayin edilince Necati Bey’in de nişancılık vazifesiyle maiyetine verildiğini söylemiştik. Bu, onun için bir nevi terfi idi. Şair Necati belki hayatının en şanslı dönemini Şehzade Mahmut’un meclisinde geçirmiştir. Onun gibi üç şair daha bu Şehzadenin maiyetine verilmiştir. Bunlardan Tali’i defterdar olup Necati’nin şakirdidir. Diğer ikisi “gitdin Necati ah” tarihini düşüren Sun’i ile divan katibi olan Şevki’dir. Şair Sun’i aynı mahlası kullanan diğer iki şairden ayırd edilmek ve Necati beye bağlılığını dolayısıyla Necati Sun’isi diye anılır. Bu şairin Necati’ye hürmet ve bağlılığını ve onun şehzadenin yanındaki itibarını belirten bir beyti vardır ki kendisinin terfiine aracı olmaları için Necati beyi ve Tali’yi zikretmektedir:Sun’i kulını tiz onarırdı Necâti BeyAmma nidem ki Tâli’î itmez muavenet(Necati bey çabucak Sun’i kulunun [şiirlerini] onarırdı amma, ne yapalım Tali’î yardım etmez.) Sun’i  ile Necatî bey arasındaki dostluk ve onun Necati Bey’e bağlılığı büyük şairin ölümüne kadar sürer. Şair Şevki’ye gelince; Kınalızade Hasan Çelebi, onun diğer üçüyle beraber bulunmak üzere muhitlerine sonradan katıldığını söyler.[9]          Bu muhitte Necatî, hayatının en güzel günlerini geçirmiştir. Şehzade Mahmut da burada nişancısı olan Necati Beyin tesiriyle oldukça geniş bir edebiyat muhiti yaratmıştır. Bundan dolayı Şehzade Mahmut’un şaire büyük bir teveccühü vardı. Onu meclisinden hiç  ayırmazdı. Sehi bey, şehzade ile şairimizin arasındaki bu sıkı münasebetten bahsederken şu şiiri de kaydeder:Umarız ide ata faris-i meydan-ı keremCâme kim olmış idi arkalarından ma’hudUmarız eylemeye Şah Necatî kulınaAnı kim eyledi Firdevsî’ye Sultan Mahmud Şairimiz böyle bir muhitin ve herhalde çok sevip bağlandığı şehzadelerin tesiriyle artık şöhreti her taraf yayılmıştır. Zati’nin Aşık Çelebi’ye anlattığına göre şairimiz Edirne’de Sultan Beyazid’i ziyaret dönüşünde İstanbul’a uğramış ve devrin ünlü şairleri toplanıp ona şiirlerini okumuşlardır. Bu sırada Fatih camii müezzinlerinden Hallac Zati denilen biri de oraya gelir. Necati bey ona kim olduğunu sorar. Oradakiler “Zâti” derler. Ve alaylı bir şekilde öğerler. Şairimiz de onların övgülerini gerçek zannedip  “Zâti gibi bir şair varken onun mahlasıyla şiirler yazmak için çok kuvvetli bir şair olmak gerekir, buyurun.” Diyerek Hallac Zâti’ye şiirlerinden okutur. Adamın şairlikteki derecesini anlayınca  “bre edepsiz, bu sermaye ile Zati’yle boy ölçüşmek senin ne haddine! Vallahi eğer padişah eşiğine şimdi gider olsam, dönmüş bulunmasam kaside ile arz ederdim, bir mahlasda güçlü bir şair varken her küstah  ve taklitçi onun mahlasıyla şiirde tutunup boy ölçüşmeye kalkmasın  diye yasak ettirip, padişahın mübarek emirlerini elde ederdim.”.Der ve adamı kovar. Zâti gibi büyük bir şair tarafından anlatılan bu olay, Necâti’nin devrinin şairleri tarafından nasıl görüldüğünü belirtmeye yeterlidir.[10]           Necatî, bu refah zamanlarında Kadı-asker Mü’eyyedzâde namına divanını tertib etmiştir. Ve yine şehzadesinin emriyle birkaç telif eser daha yazmıştır.[11] Bu eserlerle şehzadenin muhitinde pek mühim bir yer kazanmış ve maişetini sağlamıştır. Şairimizin bu mes’ud devresi aşağı yukarı üç yıl devam etmiştir.Şehzade Mahmut 1507 yılında Manisa’da vefat edince Necâti yine derin bir ızdırab içinde  bir mersiye yazarak bu muhitten ayrılır:Dünyâ evi meşakkat ü-renc-ü –‘ana imiş Şahnı safa didükleri  matem-sera imiş Şair bu şiiri biraz da kendisi için yazmıştır. Çünkü bütün istikbal ve saadeti yıkılmıştı. Buradan  şairimiz  İstanbul’a dönmüştür.Necâtî Bey’in muhitinde bulunmak için can atan şairlerin başında şüphesiz Mihrî Hatun gelir. Fakat onun bir isteği gerçekleşemez. Mihrî Hatun, Necati Bey’in ünlü “döne döne” redifli gazeline;Âteş-i gamda kebâb oldı ciger döne döneGöklere çıkdı duhânumla şerer döne döne [12] Mihrî Hatun, en çok nazireyi Necati Bey’e yazdığı söylenir.Bu nazirelerinde birin de Necâtî Bey’in;Tek yerde gökde zerre kadar minnet olmasunÖrtü döşek Necâtî’ye bir bûriyâ yeterbeytine;            Sen ey Necâtî ister isen bûriyâ döşek            Yâr işiğinde Mihrî’ye bir kuru câ yeter diye cevap vererek tacizde bulunmuştur. Yine kimi şiirlerinde Necati Bey’e ulaştığını ortaya atmış fakat bu durumdan rahatsız olan Necati Bey, ona şu kıtayla cevap  vermiştir:  Ey benim şi’rime nazire diyenÇıkma râh-ı edebden eyle hazerDime kim işte vezn ü kâfiyedeŞi’rim oldı Necâtî’ye hem-serHarfi üç olmağ ile ikisinünBir midir fi’l-hakîka ayb u hünerİki şehzadenin ölümü bir şeamet havası  gibi etrafında dolaşıyor. Ve artık devlet kapısında bir vazife kabul etmeğe yanaşamıyordu. Kendisine “sadakat-ı padişahi” den ayda bin akçe tahsis etmişti.  Şeyh Vefa zaviyesine yakın bir yerde bir ev almıştı. Orada sadece yakın dostlarından Sehi Beğ, damadı Abdülaziz Çelebi ve Nakkaş Bayram’ın ziyareti ve sohbetleri ile vakit geçirmişti. Bu bir nevi inziva hayatı idi onun için. Dışarı pek çıkmazdı. Sadece  Hamisi Kadı-asker Mü’eyyedzade Abdurrahman Çelebi’yi ziyaret etmek maksadıyla dışarı çıkardı. Vaktinin çoğunu onunla geçirirdi. Hayatının bu muzdarib devresi  şehzade Mahmud’un vefatından bir müddet sonra Miladi 1509 martında sona erdi. Aşık Çelebi, onun vefatı şöyle anlatıyor.“914 senesinde hastalandı ve ölümüne yakın bütün dostlarını etrafını topladı. Size ve şiirime vedamdır diyerek son yazdığı gazeli onlara verir. Rüyasında Hz. Peygamberi görüp peygamberin “son şiirin benim için olsun” buyruğu üzerine;Şu söz kim ola misâl-i kelâm-ı ehl-i kemâlSelasetinden hacil ola Selsebil ü Zülâl İle başlayan gazeli okunduktan sonra  istiğfar  ve tehlil ile hayata gözlerini yummuştur. Ölümüne Sehi bey şu tarihi düşürür Bir dem iken devlet-i dünyâyı bir dem sandılarBu fenâ gülzârınun ‘ayşını ‘âlem sandılar.Necati Bey’in mezarı satın aldığı evinin önünde imiş. Bugün Unkapanına inen yolun solundadır. Onun yanında İstanbul Kadısı Hızır bey ve Kâtib Çelebi  gömülüdür. Onun   hayatta iken oluşturduğu edebi muhit, vefatından sonra adeta bir ebedi muhite dönüşmüştür. Osmanlı toplumunda edebi muhitlerin meydana gelişinde ve dolayısıyla edebiyatın gelişmesinde başta padişahlar olmak üzere, devlet büyüklerinin mühim tesirleri olmuştur.İlk defa Fatih Sultan Mehmet zamanında İstanbul’da çok geniş bir edebi muhit kurulmuştur. Onun ilme ve şiire değer vermesi daha sonra kurmayı hayal ettiği bir dünya imparatorluğu için her şeyin mükemmel olmasından ileri geliyordu.Sultan Fatih’in merkezde şairlere gösterdiği bu ilgi, ister istemez taşrada da etkisini göstermiştir. Evvela Sultan Fatih’in muhitine giren Necati Bey, daha sonra bir devlet adamı olarak taşraya tayini çıktığında da kendi muhitini oluşturmuştur.  Onun hem himaye görmesi ve hem de başkalarına hamilik yapması Klasik şiirimizi  İran Edebiyatı seviyesine getirmiştir. Bizzat yetiştirdiği şairler arasında Tali’i, Sun’i ve Şevki sonraki yılların edebi muhitlerine bir muştu olmuştur.Fakat gerek Necâti Bey’in ve gerekse sonraki dönemlerin edebi muhitleri, Avrupa’daki gibi edebi ekollerin oluşmasında ve edebiyatta yeni bir akım yaratma gibi  bir alana kaymamıştır. Bu da Osmanlı’yı Batı’da  gelişen “Aydınlanma Çağının” gerisinde bırakmıştır.                                                                                                     [1]TARLAN, Ali Nihat, “Necati Beg Divanı ”, MEB. Yay., İst. 1997.[2]İSEN, Mustafa, “Latifi Tezkiresi ”, Akçağ Yay., Ankara 1992.[3]ÇAVUŞOĞLU, Mehmet, “Necati Beg Divanının Tahlili ”, MEB. Yay., İst. 1971.[4]Kınalızade Hasan Çelebi, “Tezkiretü’ş-şuarâ” , Haz: İ. Kutluk,  Ankara 1978.[5]ŞENTÜRK, Ahmet Atilla, “Osmanlı Şiiri Antolojisi ”, Y.K.Y Yay. İst. 1999 [1] Aşık Çelebi, Âşık Çelebi, Meşair-üş Şuarâ, (yayına hazırlayan G.M. Mercdith-Chvens),n London ,Luzac, 1971[2] A.g.e[3] İsen, Prof. Dr. Mustafa, “Latifi Tezkiresi ”,  Akçağ Yay., Ankara 1992[4] Canım, Rıdvan ; Latifi’nin Tezkiretü’ş-Şu’arası İçin Söylenen “Kastamonu-nâme” İddiaları Hakkında Birkaç Söz. Türk Kültürü.(Aylık Dergi) Sayı : 404, s.739-748. Aralık l996, Ankara.[5] Kınalızâde Hasan Çelebi, Tezkiretü’ş-Şuarâ,TTK Yay. Ank. 1989[6] Bazı ifadeler bugünkü Türkçemizle karşılanamayacak durumdadır.[7] Çavuşoğlu, Dr. Mehmed, Necati Bey Divanı, MEB. Yay. İst.1971  s.10[8] İsen, Prof. Dr. Mustafa, “Latifi Tezkiresi ”, Akçağ Yay., Ankara 1992.[9] Kınalızade Hasan Çelebi,Tezkiretü’ş-şuara (yazma) İ.Ü Kütüphanesi  [10] Çavuşoğlu, Dr. Mehmed, Necati Bey Divanı, MEB. Yay. İst.1971 s.13[11] Bu telif eserler, şunlardır: Gazâlî’nin Kimyâ-yı Saâdet, Afvî’nin Câmiü’l-hikâyât, Mihr ü Mâh[12] Hakverdioğlu, Metin (1998) Mihrî Hâtun Divanı, Edisyon-Kritik, Ahmet Yesevi Üni. 143. gazel

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Bir Mektup / Ay Vakti
Söz… / Şeref Akbaba
BULUŞMASIZ AYRILIKLAR / Necmettin Evci
BİR SALÂDIR EYLÜL MEVSİMLERE / Selami Şimşek
ÇİN SEDDİ’NİN BİTTİĞİ AKŞAM / Naz Ferniba
Tümünü Göster