Deli ve Durmuş

Yalınayaktı. Uzun zamandır ayakkabı giydiğini gören olmamıştı. Çorap nedir bilmezdi. Karda-kışta, sıcakta-yazda yalınayak yürürdü. Sıcakların kavurduğu zamanlarda bile ateş gibi asfaltın üzerinde bir şey olmamışçasına yürür, kimseye aldırış etmezdi.

Hiç kimseden yardım kabul etmez, yapılan ikramları reddederdi. Şehrin en büyük caddelerinde, tanınmış parklarında, tarihi mekânların yakınında dolaşır dururdu. Görenler ona yakın olmak istemez, korkuyla karışık, karmaşık, kaçamak bakışlarla süzer, başını öne eğer ve oradan bir an önce uzaklaşmak için adımlarını sıklaştırırdı.

Ona acıyan, yakın davranmak isteyenlere de iltifat etmez, farklı dünyaların insanları olduklarını söylemek istercesine yüzünü çevirirdi.

Yine mekânındaydı. Sıcaktan kapkara olmuş yüzü ve zayıflıktan küçülmüş gözleriyle anlamsızca baktı. İlk önce Şems Türbesi’nin üzerindeki kubbeye, oradan minareye sonra da sonsuzluk simgesi gibi duran gök kubbenin derinliklerine…

Ahmet! sözüyle irkildi. Dönüp baktı hızlıca. Karşısındaki her zaman kendine hal hatır soran Durmuş’tu.

Ahmet, sadece Durmuş’un verdiği birkaç kuruşu kabul eder, aldığı dondurmaları yer, konuşmayı da ihmal etmezdi.

Durmuş, herkesin deli dediği bu adamla normal bir insan gibi konuşurdu. Onu anlamak istiyordu. Akrabalarından birçok kişiye defalarca sorular sormuş, Ahmet hakkında yeterince bilgi sahibi olmuştu.

Onun hikâyesini akrabalarından dinledikten sonra ona olan ilgisi iyice artmış, onu kendinden dinlemeyi çok istemiş ama başaramamıştı.

Deliydi işte, hiçbir şeye aldırış etmiyor, dünyanın sadece kendine ait olduğu gibi bir düşünceyle rahat hareket ediyordu:
-Durmuş, bekle! dedi. Yolun karşısına geçti. Koşmaya devam etti. Gözden kayboldu.

Durmuş, onun geri geleceğine inanıyordu.

Bekledi.

Nice bir zaman sonra elindeki poşetle çıkageldi Ahmet. Yüzü gülüyordu:
-Bugün ben sana ikram edeceğim, dedi.

Cümleler düzgündü. İfadeleri yerli yerindeydi:
-Hep sen bana verecek değilsin ya, diye devam etti.

Durmuş, Ahmet’i bugün biraz daha farklı gördü. Sanki daha içtendi. Ya da bugün paylaşacağı şeyler vardı.

-Gel otur, dedi kaldırımı göstererek.

Durmuş, Ahmet’in yanına oturdu. Ahmet getirdiği poşeti açtı. İçinden dondurma dolu kabı çıkardı. Plastik dondurma kaşıkları vardı.

-Hadi, dedi yiyelim.

Durmuş hiçbir şey demedi, hiçbir şey sormadı. Kaşığı eline aldı ve başladı dondurma yemeye.

Gelen geçen onlara bakıyor, kimisi gülüyor, kimisi acıyor, kimisi korkuyordu…

Kaldırıma pervasızca oturan iki adam; birinin ayağı yalınayak, yüzüne bakılamayacak kadar pis, elbiseleri tamirci çırağının yağ içinde kalmış iş elbisesi gibi kirli, yakınından geçilince kokudan burunları kapattıracak kadar iğrençti…

Diğeri düzgün kıyafetli, kilolu, güneş gözlüğünü uzun dik siyah saçlarının üzerine bir taç gibi takmış iri yarı bir adam…

Yoldan geçenlerin anlamadıkları da buydu. Normal bir adamın bu deli ile ne işi vardı, bu pislik içinde yüzen adamın yanında oturup nasıl kaşık sallıyordu?

Gelen geçene aldırış etmeden dondurma yerken, ne zamandır düşündüğü soruları sormaya başladı Durmuş.

-Ahmet! dedi. Neden böylesin? Sokaklardasın, normal bir hayatın olsa; daha güzel olmaz mı?

Ahmet sustu. Konuşmadı, belki de içinden kızdı. Durmuş, cevap almayacağı düşüncesiyle artık konuşmadı. Sessizlik içinde kaldırımdaki oturma devam etti. Hıncını dondurmadan alırmışçasına kaşık sallamaya devam eden Ahmet:
-Benim hayatım normal, dedi. Ben hayatımı yaşıyorum. Sokaklar bana yeter…
Durmuş, Ahmet’i dinlerken onun akrabalarının anlattıklarını hatırladı: Ahmet yakışıklı bir gençti. Sesi çok güzeldi, içtendi, etkileyiciydi. Kitap okurdu, gazete, dergi, hatta yazdığı bile olurdu. Büyük bir başarıyla üniversite kazandı. Mimarlık okuyordu. Mimar olacaktı yeni projelerle kendinden söz ettirecekti… Akrabasının kızıyla sözlenmişti. Kız İstanbul’da yaşıyordu. Büyük şirket sahibiydi babası. Ahmet’in hukuk okumasını istedi. Mimarlığı bırakıp İstanbul’da hukuk okumaya başladı. Avukat olacak, kayınpederinin şirketinin hukuk işlerini yürütecekti. Ne olduysa oldu…
-Ben dünyanın peşinde değilim, dedi bir filozof gibi.

Durmuş tam fırsatı diyerek soruyu patlattı:
-Ahmet! Bu kız işi nedir?

Ahmet bu sorulardan haz etmezdi. Kin ve öfke bürümüş gözlerini Durmuş’a dikti. Durmuş sorduğundan dolayı pişmanlık duydu. Biraz korktu. Ahmet’ti bu ne yapacağı belli olmazdı. Yine suskunluktu yaşadıkları…

Ellerine, dizine vurdu birkaç kez. Kafasını sağa sola çevirdi. Neden bu soruyu sordun, der gibi kahırla baktı:
-Kız meselesini boş ver. Vermediler işte. Bir komüniste verdiler. Paralıydı, zengindi, havalıydı…
-Sonra?
-Sonrası yok.
-Sesin de güzelmiş.
-Güzeldi.
-Söyler misin?

Caddeden geçenleri olduğu yere çivileyen bir ses. Ahmet söyledi suskunluğuna nazire yaparcasına. İçlere nüfuz eden güzellikteki bu sesle gözlerinden yaşlar süzüldü.

Yıllar olmuştu suskunluğa gömüleli. Bu kirli adamın iç dünyası ne kadar temizdi böyle. Durmuş, fazla soru sormaktan kaçındı. Bu kadar cevap alması bile onu şaşırtmaya yetti.

Onu küçümsemediği, onunla yolun kenarında dondurma yediği için kendisine açıldığını düşündü.

Adam yerine konmak Ahmet’in hoşuna gitmişti belki de.

Kendini deli yerine koymayan bu adam, artık Ahmet için en önemli insandı.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Bir Mektup / Ay Vakti
Söz / Şeref Akbaba
Buluşmasız Ayrılıklar / Necmettin Evci
Bir Salâdır Eylül Mevsimlere / Selami Şimşek
Çin Seddi’nin Bittiği Akşam / Naz
Tümünü Göster