DÜĞMEYE BASMAK YA DA ÖZGÜRLÜK TALEBİ: MODERNLİĞİN SONUÇLARI

169
Görüntüleme

Anthony Giddens’ın ilk baskısı 1992’de çıkan sosyoloji kitabı Modernliğin Sonuçları, 21. yüzyılda olup bitenleri, olacakları, değişim ve dönüşümleri daha iyi anlamaya ve yorumlamaya yardımcı olacak bir eser. Her ne kadar kitap 1990’lı yılların başında yazılmış olsa da çıkarımları ve hatta tahminlerinin fazlasıyla tutması bakımından halen güncelliğini koruyor. Her geçen gün modernliğin sonuçlarının daha çok radikalleştiği ve evrenselleştiği bir dönemde yaşıyor olmanın verdiği sıkıntıyla gününe başlıyor modern insan. Modernliğin ötesinde oluşan bu dönemi her ne kadar pozitivizmle bağdaştırsak da, modern toplumsal kurumları geleneksel toplumsal düzenlerden ayıran dinamikleri tanımlayamadığımızdan dolayı bir geçiş dönemi evresindeyiz. Süreksizlikler nelerdir, neler olmalıdır? Müthiş bir hızla değişip dönüşen, içi boşaltıp doldurulan eşyayı, insanı, kâinatı değişmeden ve herhangi bir şeye dönüşmeden nasıl tanımlayabiliriz?… Modernliğin sonuçlarının radikalleştiği bir dünyada, temel parametreler hayatımızı esir almış durumda. Kapitalizm, endüstriyalizm ve ulus-devlet belirleyici önemlerini sürdürdüğü müddetçe çöküş devam edecek, insan hayatının sonunu getirebilecek küresel riskleri ardından sürükleyecektir. Giddens bu noktada durup, 19. yüzyılın üç büyük sosyologunun; Marx, Durkheim ve Weber’in yorum farklarından hareket ederek, onların eksikliklerini de katarak siyasi erk, toplumsal ilişkiler, iktisadi gelişmeler üzerinden de bir tanım geliştiriyor. Bu üç sosyologdan Durkheim sanayileşmeyi; Marx kapitalizmi 19. yüzyıl ve sonrası için belirleyici görürken, Weber bu iki görüşe bürokratikleşmeyi de ekleyerek daha ileri çıkan bir yoruma ulaşıyor, bürokratikleşmenin temel dinamiğini kapitalizm olarak belirtiyor. Gündüz Vassaf’ın anlattığı bir İngiliz madenci oğlunun klasik öyküsü, kapitalizm deliliğinin doğasını anlamada müthiş bir örnektir:“Anne üşüyorum. Sobayı yakamaz mısın?Kömürümüz yok.Neden?Çünkü baban işsiz kaldı.Neden?Fazla kömür olduğu için.” Giddens’a göre modernitede bilgiyi gözetleyecek olan gözlemleme kurulunun, savaşın endüstriyelleşmesine zemin hazırlayan askeri erkin, rekabetçi emek kapitalizm ve yapay çevrenin gelişimini sağlayan endüstriyalizmin arasında çok yönlü ilişkiler yumağı bulunmaktadır. Bu yumak “iktidar” kavramını şekillendirdiğinden dolayı da, çözülebilmesi için ekonomi, enformasyon, askeri güç ve üretim üzerinde kesin bir denetim öngörülmelidir. Denetimse bizi modernliğin iktidar yapılanması olan ulus-devletlere yöneltiyor. İnsanları seçim yapmaya zorlayan ulus devletler, bireyi çocukluğundan itibaren kesintisiz bir seçme zorunluluğuna bağlayarak toplumsallaştırır ve özgürlüğünü elinden alarak tutsaklaştırır. “Taraf seçmemek, kurulu düzenin meşruiyetine meydan okumaktır” der Gündüz Vassaf. Yöneticilerin yapması gereken şeyin belli zaman aralıklarında halkın hizmetinde olduklarını, halkın iradesini temsil ettiklerini söylemelerinin eskiden beri olan bir sürecin devamı şeklinde görür ve farklı olan noktanın yöneticilerin yasallıklarını Tanrı’dan değil, insanlardan aldıklarını belirtir. Ulus-devlet düzeni ile kapitalist dünya ekonomisi, askeri dünya düzeni ve uluslararası işbölümü arasında oluşan ilişkiler, insanları bölerek ayrım yapamadan duyarsız bir toplum olma yolunda ilerleterek ulus-devlet sistemini etkin kılmaktadır. Reklâmların insanların neyi seçip seçmemelerini söyledikleri bir dünyada yaşayamamanın verdiği sıkıntılar ve sahte yaşamlar, modernliğin yapısındaki küreselleşmenin süreçlerini ortaya çıkarıyor. Giddens, Wallerstein’in “dünya ekonomisi” düşüncesini kısmen doğrulayıp, bu teorinin aşırı kapitalist/ ekonomik takıntılı tavrını eleştirirken sömürü dönemindeki ulusal ve uluslararası şirketlerin askeri güç odağı eksikliği nedeniyle güçte topal olduklarının altını çiziyor. Askeri güçte insanlar arasında birebir kurulan güven ilişkileri ile insanlar ile kurumlar arasındaki güven ilişkilerine yönelen Giddens, batıya özgü bir proje olarak gördüğü modernitenin etkilerinin keskinleştiği bir dönemde yaşadığımız savına sonuçlarla ulaşıyor.Giddens, savaşın endüstriyelleşmesinin ardından gelecek manipülasyonlar, petrol, silah, ilaç sanayilerinin Ortadoğu, Afrika ve Latin Amerika’da giriştiği eylemler ekonomik temelli kamplara işaret etmekle modernliğin sonuçlarının analizini yapıyor. Kitap yazıldıktan 10 sene sonra ortaya çıkan Bush döneminin Giddens’ın öngörüleri doğrultusunda daha ileri bir endüstriyel savaş sistemine işaret ettiğini söyleyebiliriz. Hatta şu aralar Obama’nın İslam Dünyasının imajını düzelttiğini de söyleyebiliriz. Modernliğin sonuçları insanı insana esir etmekle kalmıyor, bunun daha bir üst aşaması insanın kendisine esir olması. Düğmeye basmaya ayarlı bir insan haline getiriliyoruz. Düğmeye bastıkça nefes alıyor, düğmeye bastıkça modern dünyanın dayattıklarına karşı tutsaklaşıyoruz. Dünyanın dört bir yanından özellikle genç kuşağın önemli bir vakitlerini bilgisayarların karşısında düğmelere basıp uzay yaratıklarını, canavarları, saçma sapan varlıkları öldürdüğü ve bu varlıklar tarafından öldürüldüğü, lime lime kesilip doğrandığı oyunların en önemli özellikleri zor olmaları. Oyunu oynayan kişi, oyunu bitiremeden öldürülüyor, öldürüldükçe tekrar tekrar oynamayı sürdürüyor, sürdürdükçe sonsuza dek öldürülüyor. Oyunu sürdürmesinin sebebi, ölmeden önce yeterince öldürememesinden kaynaklanıyor. İnsan hayatında iç dünyadaki dinamiklerin nasıl geri-dönüşsüz bir şekilde değiştirildiğini, modernliğin geleceğe dair yapısında model oluşturma biçimlerini, model oluşturulurken sürecin nasıl işlediğini görmek adına önemli tahliller var kitapta. Salt düğmeye basmanın bir tatminlik duygusu verdiği modern hayat, salt yaşamanın; duygusuz ve düşüncesiz yaşamanın tatminsizliğiyle insanı çıldırtıyor. Modernitenin dayattığı düğmelere basmak insanı gitgide özünden uzaklaştırıyor. Düğmeye basıyoruz otobüsten iniyoruz, düğmeye basıp iletişim araçlarını kullanıyoruz. Basılacak düğmeler gittikçe artıyor. Düğmeye bastıkça totaliterleşiyoruz, eylemlerimizin özünü yitirdikçe sanallaşıyoruz ve önceden belirlenmiş davranış kalıplarını tekrar edip duruyoruz. Lost dizisinde düğmeye basmakla görevli insanlar vardı ya, belli bir zamanın içinde kendisini sürekli yenileyen ama o zamanın dışına çıkamayan insanlar gibi yanılsamanın içinde kalmak, tutsaklaşmaktır. Düğmeye basmaya mecbur kaldıkça, düğmeler çoğaldıkça daha fazla düğmeye basacağız.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Bir Mektup / Ay Vakti
Söz… / Şeref Akbaba
BULUŞMASIZ AYRILIKLAR / Necmettin Evci
BİR SALÂDIR EYLÜL MEVSİMLERE / Selami Şimşek
ÇİN SEDDİ’NİN BİTTİĞİ AKŞAM / Naz Ferniba
Tümünü Göster