Âşıklar Öldü Maşuklar Kaf Dağında Günümüz Aşklarının Serencâmı

40
Görüntüleme

Doç. Dr. Mehmet Sait ÇALKA

Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi

calkamehmetsait@hotmail.com

Aslı Arapça ‘ışk(عشق) olan vekelime anlamı “şiddetli ve aşırı sevgi” olan aşk; bir kimsenin kendisini tamamen sevdiğine hasretmesi, adaması; ruhen, kalben ve bedenen feda edip sevgilisinden başka güzel görmeyecek kadar düşkün olması”[1] anlamlarına gelmektedir. Lügatlerde aşk kelimesinin sözlük anlamının, “sarmâşık” anlamına gelen ve aynı kökten türemiş olan‘aşeka ile yakından ilgili olduğu belirtilir. Buna göre sarmaşığın kuşattığı ağacın suyunu emmesi, onu soldurup zayıflatması ve bazen kurutması gibi,aşkın da sevenin sevdiğinden başkasıyla ilgisini kestiği, onu sarartıp soldurduğu düşünülmüş ve bu duyguyu aşk kelimesiyle karşılamışlardır. Ayrıca hem tatlı hem ekşi olan bir çeşit meyveye de ‘uşuk denilir.Literatürde aşk, aşk-ı hakîkî(aşk-ı rahmânî) ile aşk-ı mecâzî(aşk-ı beşerî) olarak ikiye ayrılmıştır.[2] Biz bu yazımızda beşeri aşkın günümüz şartlarında oldukça yozlaşmış, gerçek anlamından bir hayli uzaklaşmış olan yönü üzerinde bir mütalaa yapmaya çalışıp okuyucularla paylaşmaya çalışacağız.

Felsefe kaynaklarına bakıldığında aşk, insanı belli bir varlığa, bir nesneye veya evrensel bir değere doğru sürükleyenbir gönül bağı olarak incelenmiştir. İnsan tarafından temelde kendisi dışındaki en yüce varlığa, varlıklara veya güzelliğe duyulan yoğun ve aşırı sevgikavramı olarak aşk, felsefeye din yoluyla özellikle de dünyanın varoluşu,Allah’ın yaratıcı eylemiyle açıklandığı veya yaratıcı yarattığı varlığın bütününü ya da bir parçasını seven en yüce güç olarak düşünüldüğü bir dönemde girmiştir. Bunun yanı sıra aşk, bağımsız olarak felsefeye ahlaksal problemler açısından da konu olmuştur. Öyle ki insanı en güçlü bir şekilde etkisi altına alan duygulardan biri olan aşkın akıllı bir varlık olarak insanın düşünme ve akıl yürütme yetisini gerçekleştirmek durumunda olduğunda kontrol edilmesi gereken bir güç olduğu düşünülmüştür.[3]

İslam kültür çevresinde ise aşk, daha çok tasavvuf düşüncesi etrafında ortaya çıkmıştır. Tasavvuf anlayışına göre Allah evreni gizli bir hazine iken tanınmayı ya da güzelliğini seyretmeyi sevdiği için yaratmıştır. Bundan dolayı evrenin yaratılış ve varoluş nedeni aslında bilgi ve sevgidir. Bu anlayışa göre evren mutlak güzellik olan Allah’ın güzelliklerini yansıtan bir aynadan ibarettir. Bu nedenle âşık olan insan,hakikatte aslında Allah’ın güzelliğine âşık olmaktadır. Mutasavvıflar bu anlayışa bağlı olarak gerçek aşkla geçici yani dünyevi yani başka bir ifade ile beşeriaşk arasında bir ayırım yapmışlardır. Geçici ve süfli aşk, bir güzele, yani bir karşı cinse gönül vermek, ona vurulmak, şiddetli bir muhabbet beslemektir.Başka bir ifadeyle bütün özlem duygularının tutkuyla bir kişiye yöneltilmesidir. Söz konusu bu beşeri aşk, gerçek aşk için bir köprü olma işlevi görür.Zira aşk, âşığın gözünden tüm varlıkları, gönlünden de bütün istekleri siler, boşaltır. Sevgiliden başka bir varlık ve bir istek bırakmaz. Bu duygunun dönüşümleri sonucunda kişi güzelden güzellere, güzellerden güzelliğe, insanlığa ve dünyaya sevgi besler. Böylece âşığın gözünde sevgili yalnızca bir simge durumuna gelir. Bu durumda âşık, yaratılışı, yaratılıştaki hikmeti ve kudreti görmeye, dahası yaratılanı sevmeye ve onda yok olmaya, onda fenâ bulmaya yönelir. İşte bu yönelişle âşık, geçici ve dünyevi aşktan gerçek aşka yani Allah aşkına yönelmiş olur.

Peki madem insanı Allah’a yöneltecek, belki de Allah’ı bulduracak bir aşka, beşeri yani dünyevi bir aşktan yola çıkılabilirken beşeri aşkı insan nasıl yaşamalıdır? Bir bireyolarak karşı cinse hangi anlamda muhabbet beslemelidir? Hayatını o kişiye nasıl adamalıdır. Tabiri caiz ise cinsi ne olursa olsun adam gibi nasıl sevmelidir? Âşık maşukuna, maşuk âşığına karşı nasıl bir tutum sergilemelidir?Eslaf, yani bizden önce yaşamış olan âşıklar,nasıl bir aşk yaşamışlardır ki aşk hikayeleriyleölümsüzlüğe kavuşup günümüze kadar ulaşabilmiştir?

İşte tüm bu sorulara verebileceğimiz cevapların hemen hemen tümünü klasik şiirimizin divanları arasında bulmak, mesnevileri arasında tespit etmek,manzum ve mensur hikayeleri arasında keşfetmek pek mümkündür. Klasik edebiyat tarihimiz içerisinde yukarıda saydığımız kaynaklar olan divanları, mesnevileri ve manzum mensur hikayeleri irdelediğimizde günümüz şartlarında aşk diye bilinen duygunun aslında bugün hissedilen duygudan çok daha saf, daha temiz bir şekilde ihtirassız, hilesiz, nefretsiz bir hâlde ve tamamen sevgi merkezli bir hâlette yaşandığını görmek mümkündür. Bunu biz Arap edebiyatında da Fars edebiyatında da ve nihayetinde Türk edebiyatında da görebilmekteyiz.

Klasik edebiyat kaynaklarımıza bakıldığında bu kaynakların pek çoğunun aşk temi üzerinde bina edildiği görülmektedir. Öyle ki “Aşk temi aradan kaldırılacak olsa hemen hemen bütün divanlar boşalır; geriye kaside, terci’ ve terkib-i bendlerle tarih manzumelerinden ibaret küçük bir yekûn kalır.”[4]

Söz konusu kaynaklarımızda âşık; şiddetli bir muhabbetle seven, sevdası ve mahbubu için karşılaştığı ve karşılaşacağı tüm zorluklara göğüs geren, mahbubuna gelecek olan tüm sıkıntılara kendini siper eden ve tüm bunların yanında mahbubundan yani sevgilisinden gelecek olan tüm sıkıntıları da baş göz üzere kabul eden bir tip olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu âşık tipi, sevdası için öyle hâletleri göze alır ki herkese rezil rüsva olmayı, dillere düşmeyi, herkesçe kınanmayı dahi göze almaktadır. Günümüz aşklarına/âşıklarına bakıldığında bu aşk şekli şapka çıkarılacak, hürmetle selamlanacak bir aşk şeklidir. Zira eskinin bahse konu olan her bir âşığı,sevgilinin tüm eziyetlerine katlanan, bazenMecnûn gibi çöllere düşen, bazenFerhât gibi dağları delen, bazen Cemşîd gibi kıtaları aşan bazen de Aşk gibi ateş denizinde mumdan gemilerle sevdiğine ulaşmaya çalışandır. Sevgili yolunda çektiği dert ve gamı dahi kâr olarak gören âşık, aşk derdine mukabil sahip olduğu tüm neşesini gam pazarında satmaya hazırdır:

Gam-ıcâvid-i dildür yâr-i âşık

Yine gamdur olan gam-har-ı âşık

Satar cins-i neşâtınnakd-i derde

Budur bâzâr-ı gamda kâr-ıaşık(Fehîm-i Kadîm)[5]

Sevgili yani mâşuk ise âşığına zulmeden, sevgisini göstermekten gayet uzak olan, birden fazla âşığı bulunmasıyla şımarık ve vurdumduymaz tavırlarıyla âşığı canından bezdiren ve nihayetinde işi gücü sadece cilveyle âşığını baştan çıkarıp vuslata razı olmayan bir tip olarak karşımıza çıkmaktadır. Tüm bunlara rağmen âşığın sevgiliye vereceği en büyük tepki sadece bir sitemden ibaret olduğunu söylemek mümkündür. Verdiği sıkıntılara mukabil sevgilisine beddua eden bir âşık parmakla gösterilecek kadar nadirdir. Öyle ki o samimi âşık/âşıklar, şiddete başvurmadan, kimseyi kırıp dökmeden hâl-i pür-melâlini sadece satırlara, şiirlere döken bu hâliyle örnek âşık tipolojisini de ortaya koymuştur:

Çekmez efendim bu derdi herkes

İster kabûl et ister dilim kes

Çekmezdim ammâ ey şûh-ı nev-res

Sevmiş bulundum gayrı ne çâre(Osman Nevres)[6]

Çektiği derdi sessiz sedasız terennüm edipbuna çaresizce katlanan ve özellikle de sevgiliden ayrı kalmaktan büyük dert ve cefa çeken âşık,sevgiliyi göz ucuyla görmeyi dahibüyük bir saadet olarak telakki etmiş, buna rağmen bu yolda çektiği tüm dertlerden de memnunkalmayı bilmiştir. Hatta bu aşktan hâsıl olan ve kalbe, bedene büyük bir yük hâlini alanderdinin bitmesini dahi bir an temenni etmemiştir. Bu anlamda verilebilecek en güzel örnekleri şüphesizaşk derdinden hoş olan Fuzûlî vermiştir:

Derd-i aşkum def‘ine zahmet çeker dâimtabîb

Şükr kim olmış ana zahmet bana rahat nasîb(Fuzûlî)[7]

Aşk derdiyle hoşem el cekilâcumdantabîb

Kılma dermân kim helâkum zehri dermânundadur(Fuzûlî)[8]

Bu minvalde bir yazının sınırlarını aşacak kadar örnekleri arttırmak mümkündür. Ancak yazımızın bu kısmında günümüz aşkların kadim tarihimizdeki aşklardan nasıl ayrıldığı, nasıl bir değişime uğradığı, nasıl bir yozlaşmanın içine dâhil olduğu üzerinde durmak yerinde olacaktır. Zira çevremize baktığımızda gerçek aşkı yakalamış, maşukuna hesâbî değil, hasbî bir muhabbetle bağlanan aşklara rastlamak çölde vaha aramak gibi zorlaştığını görebilmekteyiz.

Yukarıda belirttiğimiz ve ölümsüz diye tabir ettiğimiz günümüze kadar gelen eslâfın aşklarının örneklerini günümüzde görmek maalesef mümkün değildir. Başka bir ifade ile ölümsüz diye tabir edilen aşklar, artık ancak şiirlerde, divanlarda, mesnevilerde, romanlarda ve şarkılarda dile getirilmektedir. Zamanınızın gençliği sevdiği için sıkıntılara gelememekte, en küçük bir sıkıntıda, en küçük bir dertte, en küçük bir olumsuzlukta birbirine karşı tamamen soğuyup sırt dönebilmektedir. Bu durumda vuslat olmasa da bir ömür boyu sürecek aşkları yaşamak,hayal olmaktan öte gidememektedir. Üzülerek söylenmelidir ki özellikle gençlerin arasında dolaşan aşk sohbetlerinden haberdar olduğumuzda, tek bir kişiye, tek bir kalbe, tek bir gönle bağlanmayı sanki ellere ve ayaklara vurulacak bir pranga olarak görülmektedir.Tabi buna çanak tutan durumların en başında sosyal medya platformları başta olmak üzere Türk toplumunu yozlaştırmayı kendine amaç edinen ve sözüm ona medeniyet diye sunulan pek çok televizyon dizilerini ve programlarını zikretmek mümkündür. Günümüz gençliğinin kahir ekserisi gün içerisinde “aşkım” diye hitap ettiği sevdiğinden bir sonraki gün ayrılıp başka mecralara yelken açabildiğini sosyal araştırmaların sonuçları arasında da görebilmekteyiz.

Bir yaşam boyu sürebilecek aşklara karşı gençlik,maalesefşüpheyle bakmakta, yeni heyecanların daha cazip geldiğini çok rahatlıkla söyleyebilmektedir. Oysa âşık olunacak, yuva kurulacak ve hayat arkadaşı diye tabir edilen bu meşru birlikteliğin sadece dünyada değil ahirette de devam edeceğini, ebedi hayat arkadaşı nazarıyla birbirlerine bakmaları gerektiği düşünülmelidir.

Özellikle mevsim aşkları diye tabir edilen yaz aşklarının hızla aşk mefhumunu yozlaştırdığını ve bu kutsi kelimenin“aşkısı”, “aşkitom”, “beybisi” gibi ifadelerle tamamen yozlaştırmak için gayret edildiğini görmek aşka inanan herkese acı vermektedir. Hele bir de son dönemlerde sıklıkla haberlerde rastladığımız kadın cinayetlerinin sebebini aşka dayandırmak gibi bir gaflete düşenlerin sayısı da bir hayli fazla olduğunu söyleyebiliriz. Oysa biz biliyoruz ki seven insan sevdiğine asla kıymaz; aşk ile şiddet asla yan yana bulunamaz. Sadakatin olmadığı, sevginin fenerle arandığı bir toplum olmamak adına yapılması gereken en önemli çalışma klasik metinlerimizdeki sadakat timsali âşıkların aşk hikayelerini okumak ve okutmakla mümkün olabilecektir.  Günümüz gençliğinden beklentimiz, klasik edebiyat mahsullerimizin çoğunda bulunan saf ve temiz aşkı manzumeler arasında bırakmayıp dimağlarda, kalplerde yaşatmaları için gayret sarf etmeleri ve gelecek nesillere aktaracakları ölümsüz aşkları yaşayıp yaşatmalarıdır. Bu da baştaaile hayatındaki sohbetlerde olmak üzere okullarda gençlere bu minvalde nasihatlerdebulunulması, telkinlerin verilmesi ve klasik edebiyat eserlerimizden haberdar olunmasıyla mümkün olacaktır.

Sînemisadpâre kıldıtîğ-ı âteş-tâb-ıʿışk

Dîde kan ırmağıoldıdâğ-ı dil girdâb-ıʿışk(Amrî)[9]

“Aşk ateşinin parıldayan kılıcı sinemi yüz parça etti. Gönlümün dağı aşk girdabına dönüştü, gözlerim ise kan ırmağına döndü.”

Kaynaklar

Ahmed Vefik Paşa, Lehçe-i Osmânî, Mahmud Bey Matbaası, İstanbul 1308.

Akün, Ömer Faruk, Divan Edebiyatı, İsam Yayınları, İstanbul 2013.

Akyüz, Kenan ve diğerleri, Fuzuli-Türkçe Divan, İş Bankası Yayınları, Ankara 1958.

Cevizci, Ahmet, Paradigma Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yayınları, İstanbul 2005.

Çavuşoğlu, Mehmet,  AmrîDivânı, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Matbaası, İstanbul 1979.

Kaya, Bayram Ali, Osman NevresDîvânı (İnceleme-Metin), Kesit Yayınları, İstanbul 2017.

Şemseddin Sami, Kâmûs-ı Türkî, Dersaadet, 1317.

Uludağ, Süleyman, “Aşk”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul 1991, C.4, s. 11-17. Üzgör, Tahir, Fehim-i Kadim: Hayatı, Sanatı, Divan’ı ve Metnin Bugünkü Türkcesi, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara 1991.


[1] Şemseddin Sami, Kâmûs-ı Türkî, Dersaadet, 1317,  s. 937; Ahmed Vefik Paşa, Lehçe-i Osmânî, Mahmud Bey Matbaası, İstanbul 1308, s. 1234.

[2] Süleyman Uludağ, “Aşk”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul 1991, C.4, s. 11-17.

[3]Ahmet Cevizci, Paradigma Felsefe Sözlüğü, İstanbul 2005, s. 150.

[4]Ömer Faruk Akün, Divan Edebiyatı, İsam Yayınları, İstanbul 2013, s. 129.

[5]Tahir Üzgör, Fehim-i Kadim: Hayatı, Sanatı, Divan’ı ve Metnin Bugünkü Türkcesi, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara 1991, s. 524.

[6]Bayram Ali Kaya, Osman NevresDîvânı (İnceleme-Metin), Kesit Yayınları, İstanbul 2017, s. 413.

[7]Kenan Akyüz ve diğerleri, Fuzuli-Türkçe Divan, İş Bankası Yayınları, Ankara 1958, s. 209.

[8]Kenan Akyüz ve diğerleri, Fuzuli-Türkçe Divan, s. 158.

[9] Mehmet Çavuşoğlu, AmrîDivânı, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Matbaası, İstanbul 1979, s. 87.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Korona Günlerinden Bir Eskiz / Şeref Akbaba
186.Sayı / Mayıs-Haziran 2020 / Ay Vakti
Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -103 / Şiraze
Aforizmalar – 4 / Naz
Sözün Gücü mü Gücün Sözü mü? / Yunus Emre Tozal
Tümünü Göster