TAŞLAR YERİNE NE ZAMAN OTURUR?

167
Görüntüleme

Elinize bir kitap alırsınız… Bahsettiği öyküleri gözlerinizle takip ederken “işte bu benim bindiğim tren, bu bizim mahalle, bu bahsettiği benim hayatımın parçaları” dersiniz. O noktada yazarın yazdıklarıyla hayatınız birçok yerinde bütünleşmiştir. Kendinizi biraz daha tanımak için kitaba gömülürsünüz. Olaylar ayların, hatta yılların ürünüdür… Oysa bir çırpıda bitirmek, arka sayfada sakladığı tarafınızı bulmak için çabucak okumak istersiniz… Sabahı uyandıran ezan sesi… Size de hala uyanık olduğunuzu hatırlatır. Nihayet, sayfaların en sonuna gelmiş ve yazarın kalbinden kitaba döktüğü incileri, kendi içselliğinizin verdiği şekle göre toplamışsınızdır.İmkânsız Öyküler kitabında Özdenören; kişilerin yüz hatları, mimikleri ve davranışlarını göz önünde bulundurarak onlar hakkında bir değil birkaç dünya kurup, adeta içlerine girerek bu dünyalardan hangisi gerçek; bulmaya çalışıyor. Anlatılmış gerçek bir hikâye olup olmadığı konusunda tereddüt geçiriyorsunuz. Çünkü hikâye bir yere kadar normal seyrinde devam ederken bir yerden sonra imkânsız bir handikapta yol alıyor. Yahut tam tersi; imkânsızlıktan gelip normal bir yaşamın parçasını anlatarak devam ediyor. Birçok hikâyeyi kişinin kendinden dinlemediğini; çevresini, yüz hatlarını, meşgul olduğu işi inceleyerek gördüklerini hikâyeleştirdiğini düşündürten bir anlatım hissediyorsunuz… Varlıkları bir tek yönüyle değil birçok yönüyle ele alıyor ve hikâyeyi kendi içinde hikâyeciklere bölüyor. Onun hikâyelerini okuduktan sonra az bir süreliğine de olsa; gördüğüm insanlar ile ilgili kafamda kısa hikâyeler oluşuyor, kişilik tahlilleri yapmaya soyunduğumu fark ediyorum.Her hikâyesinde yaşadığınız sokağın bir köşesini görüyor, tanıdık yüzlerin olabileceğini düşünüyorsunuz. Hikâyeleri okurken halkın arasında dolaşan bir yazar görüyorsunuz. Bu yazar kör berberi seyrediyor, üçkâğıtçının oyununa katılanlara eşlik ediyor, bindiği banliyö treninde yanında oturan köylü ile ilgili olasılığı yüksek bir hikâye buluyor. Acı balın vücutta oluşturduğu hezeyandan, bacaları kapıları zorlayan palyaçodan, ayrıntılara girerek fakat okuyanı yormamak için onu yüzeyde tutarak anlatıyorBir kavganın sonucunu olduğu gibi değil olmasını istediği gibi yazıyor, adeta imkânsızlığın imkânsız olmadığını haykırıyor. Kâh kendi hikâyelerini, kâh başkalarının hayat kesitlerini, kâh bir filmden kestiği fragmanı sade diliyle anlatıyorİnsanı bir burgacın içine sokuyor, yalnızlığın dilini konuşturup “iki yalnızın konuşacağı bir dil var mıdır” diye sorguluyor. Düşüncenin hezeyanlarında sarsıp; bir burgacın içinde yukardan-aşağı, aşağıdan-yukarı savuruyor ve şöyle diyor: “demek anlaşabilmek, giderek uzlaşmaya ulaşmak için dilin dibine inmek gerekiyordu.”Bir bakıyorsunuz bir çalı dibine saklanmış, ilk insanı seyrediyor, onun iç ve dış dünyasını o günden bu güne taşıyor.Kâh gözyaşının ıslattığı kuru toprağı çapalıyor, kâh kuytudaki pınarlara götürüp elleriniz üşüyünceye kadar su altında tutuyorBazı hikâyeler ise kendi içinde şifrelidir. Hangi kapıdan baktığınız önem kazanır. Baktığınız kapıya doğru duran yüzü hikâyenin ana temasının tamamen bu olduğu kanısı uyandırır. Sonra başka bir kapı açarsınız, oradan baktığınızda aynı hikâyenin başka bir tema içerdiğini düşünürsünüz. Yazılarında ormanları, dağları, pınarları, atları ceylanları bulur birlikte gezintiye çıkarsınız. Issızlık, mutluluğu bulmak için değil artık kendinin ötesine geçmek için bir araçtır. Baktığı her yerde bir düşüncenin deryasına dalıyor, işe yarar düşler peşine düşüyor. Peşine düştüğü şeyi; bir atın kaçışı, bir geyiğin görünüp kaybolması ile bağdaştırıyor ve insanı yormadan kendi serüveni içine sokuyor.Ve sonra ayrılık… Ayrılmanın tam ortasına bir kavuşma yerleştiriyor. Umutsuzun, umutlar besleyenin peşine bizi de düşürerek birlikte yola devam ediyoruz. Bir dehlizdeyiz, burada vakit ölüdür. Bu dehliz kimi zaman çöl, kimi zaman seraba dönüşmüş bir vahadır. Ama ne olursa olsun sonu umutla biter… Gidilen yer umutsuzluk köyü de olsa…Sonra bir gece yarısı bahçesine götürür okuyucuyu. Bir gölgenin raksına kapılmayı beklediğiniz o saatlerde kulağınızı okşayan sabah ezanına birlikte “Aziz Allah” deyip tenhalığınızdan sıyrılırsınız.Zaman zaman sizi çocukluğuna götürüp ilk kez gördüğü yılanı anımsayarak, düğüm olabilmenin ön koşulunun iki uçlu olmaktan geçtiğini girdaplı bir denize sokarak anlatıyor. “düğüm olamıyorsan sen de yoksun “ diyerek düğüm olamamayı bir yarımlıkla bağdaştırıyor.Maddeyi dıştan görünen şekliyle değil, bilinçte şekil bulan şekliyle anlatıyor. Ağaçların yaprakları çinkolaşıyor, gövdeleri çelikleşiyor… Öte taraftan taş yumuşuyor. Ve bu şehir her şeyiyle içten bakıldığında metalik bir şehirdir İnsanları seyrediyor… Gördüğünün ötesinde-bilincinde olup biteni dış ile bağdaştırıp, kendine içsel hikâyeler oluşturuyor. Bu hikâyeleri bazen; geçmişte kalmış bir evin çatısına, bazen yeni kurulmuş bir kentin balkonuna oturtuveriyor Bazen bugünde yaşarken, bugünün içine dünü davet edip… Bugünün sokaklarında gezerken, dünün evleri arasında geçiyor.İstanbul’un her bir köşesinde dolaşan bir şair buluyorsunuz. Denizde yaşayarak dağları düşünen… Bir Sarayburnu’nda beliriyor silueti, bir Galata Kulesi’nde. Öyle bir şairdir ki mutlak bir yalnızlığın içindedir. Sevgili gelip bileğinden tutup kaldırdığında ve o en yakın uzaklıkta bile yalnızdır. O şair henüz göz değmemiş dizeleri dizecektir, denizin en tuzlu suyuylaİçindeki ateşi körüklerken “daha hiçbir lügatin yer vermediği kelimelerden yapılı şiirini dürüyor, kırk bohça içine sarmalıyor, evrenin uçsuz bucaksız boşluğuna, birilerinin onu görebileceğini düşündüğü bir köşesine fırlatıyor… Yumrukları sıkılmış, orada, aynı evrenin o köşesindeki sevgiliyle göz göze, şiirin düşeceği yaralı beynin sahibini merak ediyor”Birlikte kızakla okyanusu geçmeyi denemek istiyorsunuz. Ya da ahmakıslatan bir yağmurun altında yürümüş olmayıİçsel bir acıyı dış etkenlerin bilinen halleriyle somutlaştırıp dışsal bir ilişki kuruyor. İçbükey bir aynayı iki ucundan eğip, dışbükey yapıyor. Bazen anlamak için zihninizi zorluyorsunuz “acaba gerçekten biri onun saçlarından tutup çekti mi, yoksa hisleri saçlarından tutup çekilmiş kadar üzüntü verici miydi? Sevgiliye elini uzattı mı yoksa uzattığını hayal mi etti… Sevgili dediği ölüm müydü? Mahşer mi… kıyamet mi… kendi içinde daha meçhullenmiş bir meçhul mü?”Ve en sonunda diyorsunuz ki Rasim Özdenören dünyanın çatısına oturmuş, etrafını izlemiş. Gördüklerini içsel ve dışsal yönleriyle ele alıp bazı gerçekleri hayallerin arasına sıkıştırıvermiş. İmkânsız hayalleri öyküleştirip “ acaba”  dedirtmiş. Acaba bütün bu öyküler “imkânsız öyküler mi?”                        

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

SEÇİM / Ay Vakti
SAVRULMAMAK / Şeref Akbaba
DİNE DÖNÜŞ / Necmettin Evci
ŞAİR BAHTİYAR VAHABZÂDE / Eyüp Azlal
MEHMET AKİF, SAFAHAT ve ASIM’IN NESLİ / Mustafa Miyasoğlu
Tümünü Göster