TAŞLAR YERİNE NE ZAMAN OTURUR?

170
Görüntüleme

Her şey mekânla başlar. Değil mi ki “ruhumuzdan üfürdük” deniyor. Ruha bir mesken tayin ediliyor. İslam kaynaklarında Kâbe’nin temelinin Hz. Âdem tarafından atıldığı bilgisi var. Hazreti İbrahim’den, önce Kâbe’yi inşa etmesi isteniyor. Ve Kur’an, ilk yapılan evin Kâbe olduğunu haber veriyor bize(Al-i İmran 96). İlk ev ilk mabettir aynı zamanda. Tıpkı bu şuurla, cami mimarisinde ulaşılan kubbe düşüncesi gibi; camide nasılsan gök kubbe altında öyle ol. Bunlar tevhit inancının mimariyi başlatması ve ona olan etkisini gösteriyor. İşte bu inanca sahip çıkan bir mimarı ebedi âleme yolcu ettik. “Yerde ve gökte ne varsa özü itibariyle Allah’ı zikrederken” bu sesi bastırma çabasının örnekleri olan modern mimariye, isyan bayrağını açan Mimar Turgut Cansever’den bahsediyoruz. Dağlar ile taşlar ile çağırayım Mevla’m seni diyen Yunus,  esas itibariyle, onların ayeti kerimede açıklanan zikrine ortak olma çabası içinde idi. Turgut Cansever de esas itibariyle bu sesin, bu zikrin, bizim mimarimizde duyulduğunu belirtiyor. Ve bunun devam ettirilmesi gerektiğini savunuyor. “Rönesans düşüncesinde olayların bir anı tespit edilerek o, hakikat olarak naklediliyor. Böyle olunca bir bina, bütün parçalarıyla, her parça o bütünün ayrılmaz bir kısmı olarak ve bir defada oluşmuş bir nesne gibi tasarlanıyor. Sinan’ın eserlerinin çok uzun bir zaman içerisinde parçaların birbirine eklenerek, düşüncelerin birbirine eklenerek vücuda gelmiş gibi olduklarına işaret etmek istiyorum. Bu yine çok asli bir İslami metafizik kabule dayanıyor; zaman ve mekân kategorilerinin bütünlüğü fikrine… Değişmeyen donmuş mekân ve mimari yerine zaman-mekân bütünlüğü, çok açık bir şekilde Batı felsefesinin 20. asrında İslami düşünceden intikal etmiş bir meseledir. Süleymaniye örneğinde, eserin yeni oluşumların açtığı perspektiflerle yeniden anlaşılması, yeni anlama biçimleriyle yaşanması gibi imkânlara kapı açılmış bulunuyor. Hangi İslam metafiziğine dair yazıyı okusanız, varlığın, sürekli oluşum halinde olduğunu, her anın bir evvelki andan farklı olduğunu, değişme halinde olduğunu anlatmakla işe başladıklarını görürsünüz. Öyle olunca Rönesans’ın varlığa ait bilgiyi donmuş olarak anlatan resmin neden İslam dünyasında var olmadığını da anlamak mümkün olur.” Bu tespitleri yapan bilge mimar Turgut Cansever bizim bu bakış açısını kaybedişimizi ve dünyaya bakışımızdaki kırılmayı, dolayısıyla her alanda olduğu gibi bu hastalıklı yaklaşımın, mimariye olan olumsuz etkilerini şu şekilde ifade ediyor: “Türkiye’deki kültürel yöneliş yanılgısı çok eskiye dayanıyor. Tanzimatçılardan daha öncelere, III. Selim dönemine. Sadelik, incelik, vakar gibi büyük asri değerlerimize, Lâle Devri ile beraber Batı’nın barok ve rokoko özentisi karışmaya başlamış. Osmanlı sanat iradesini devam ettiren Sinan’ın talebelerinin son eserlerinden sonra Fransız saray hayatının yüzeysel zevkleri ilericilik diye ülkeye geliyor. İthal edilen şeyler asri değerlerimizle kıyaslanamayacak kadar süfli halbuki. III. Selim’e kadar şehirlerimizin bir meselesi yok, ama 19. yüzyıl Osmanlı entelektüelleri doğru düşünme yeteneğini kaybediyor. Neden kaybettiklerine gelince, “Bir kavmi şerre düşmedikçe helak etmeyiz.” diyen ayet-i kerimeye bakmamız gerekiyor. Versailles önemli, Topkapı önemsiz sayılıyor. Düşünce sisteminde başlayan çözülme mimariyi de çöküşe sürüklüyor.” “Ahirette iman dünyada mekân” sözü tam da işte bu çözülmenin bir sonucudur. Dünyada imanımıza uygun mekânlar yapmadan, ahirette mekâna uygun imanımız nasıl olabilir? Fakat bunun yolu şahadetleri, yapılan apartmanlarla susturulan minareleri, camilerle uyumsuz bir şekilde yükseltmek midir? Ya da Turgut Cansever’e gerçekleştirilen projelerde yer vermeyip, düşüncesini hayata geçireceği işler vermeyip, ödülle gönlünü almaya çalışmak mıdır?Nice taşlar vardır Allah korkusuyla yarılan, içinden su çıkan, üstünde ot biten Allah haşyetiyle yerlerde yuvarlanan, buyruluyor. Bu taşları yerli yerine oturtacak mimarlara ihtiyacımız var. “Kentlerden” kovulan medeniyetimizi yeniden “şehre” çağırmalıyız.Bir değerli insanı daha ölümünden sonra anlamaya çalışıyoruz. Oysa hayatta iken “alnından öpmemiz” gerekmez miydi “evleri balkonsuz yapan” bilge mimarı?

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

SEÇİM / Ay Vakti
SAVRULMAMAK / Şeref Akbaba
DİNE DÖNÜŞ / Necmettin Evci
ŞAİR BAHTİYAR VAHABZÂDE / Eyüp Azlal
MEHMET AKİF, SAFAHAT ve ASIM’IN NESLİ / Mustafa Miyasoğlu
Tümünü Göster