USTA ŞAİRLER ve AĞAÇ ANTOLOJİSİ

196
Görüntüleme

Bu dünyada belki en hafife alınan, fark edilmeyen, yine de sözcüklerimizin içinde, kalemimizde kâğıdımızda kullanacak kadar vazgeçilmezimizdir ağaçlar…Farklı türlere sahip oldukları gibi farklı karakterlere de sahiptirler. Anlayan anlar dillerinden.İnsanlar ve karakterleri gibi çeşit çeşittirler şu âlemde…En çok rastladığımız ve hiç anlamaya çalışmadığımız ağaçların dillerine kulak versek kim bilir neler anlatırlar geçmişe ve bize dair.Her ağacın hikâyesi başkadır…Servi ağaçları, türlü sıkıntılar karşısında metanetini kaybetmeyen soğukkanlı bir nefer gibi dimdik durur mezarların başında. En yakın sırlarımızı bilirler de kıyamete kadar kutsal bir emanet gibi saklarlar. Mevtaların gözü yaşlı yakınları gibi beklerler sıkılıp bükülmeden, ölülerin cansız bedenleri toprağa dağılırken. Bazen bu ıstırap kurutur dallarından bir kaçını. Berzah bekçileri gibi salınıp dururlar kabristanda.Serviler hep hüzün taşır koyu yeşil renginin derinliklerinde. Cordoba’da -Kurtuba-da şehit edilen Müslümanların yok edilen mezarlarının üzerindeki tek belirti olan serviler, kıyamete dek yeminlidirler oralardan ayrılmamaya…Servi üzerine yazılacak çok şey var aslında. Sadece Osmanlı coğrafyasında yetişiyormuş gibi bu toprakların tablosuna çok yakışırlar. Çürüklük, Kozlu, Edirnekapı, Emirsultan, Karacaahmet’in mağrur zabtıyeleridir onlar.Ege’nin, Karamürsel’in, Antalya Kalkan’ın kendine has özellikler taşıyan zeytin ağaçları sonsuz maviliklere kanat açan güvercinler gibidir. Kıt kanaat geçinen bir aile kadar mütevekkildirler. Görünüşü heybetten uzak ve sıradan olsa da, gümüşi yeşil yaprakları rüzgara değdi mi bir gelin gibi taçlandırır bahçeleri. Siyah ve yeşil zeytinin türlü çeşidini armağan olarak sunar çok eski devirlerden bu yana insanoğluna. Simsiyah zeytinden altın sarısı halis yağ elde etmekte cabasıdır… Sabah kahvaltısında kalamatanın üzerine yarım limon, bir de halis yağı gezdirdi mi tadına doyum olmaz. Lakin insanlar hep yüzeysel düşünür de meyvelerini yedikleri ağaçların dillerini anlamaya yanaşmazlar genelde. Ya o bir buhurdanlık gibi tüten ıhlamur ağaçlarına ne demeli, ne yazmalı hakkında? Ilık ılık nefesini hissedemeyen ruhlara aşk olsun.Sultan Abdülmecid’in Ihlamur Kasrından vazgeçmeyişi, cülusunun en şaşaalı döneminde bile Dolmabahçe Sarayı’ndan adeta kaçıp ıhlamurların raks ettiği kasra gidip orada sükûn buluşuna izah gerekir mi?Çamın dikeni var yaprağı yok diye hafife almayın sakın. Ciğerlerimizin huzur-u âlisi kışın bile görevini ifa etmekten kaçınmaz. Bir çam ormanına gidip gözlemleyin; Çam ağaçları birbirine omuz verir de aralarına başka ağaçları almazlar. Çünkü başka hikâyeleri vardır onların. Kendi aralarına hiç bir ağaç türünü karıştırmak istemezler o yüzden. Sanatoryumların soğuk ve bembeyaz yüzüne, yaşamanın dayanılmaz yükünü yüklenmeye çalışırken bir kaç dikenini sararıp solmaya kurban ederler. Hiç sesleri çıkmaz. Bunun için yaratılmışlardır sanki.Kavak ağaçlarına değinmeden olmaz elbet. Eğilip bükülme nedir bilmezler. Yüksek gövdeleri üzerine nakış gibi işlenen yaprakları gökyüzüne masallar fısıldayıp durur adeta. Bir rüzgâr esti mi, gümüş rengi yaprakları el çırparak selam verir kıbleye, keşişlemeye, poyraza…Yine de kibirli tavırlarından bir şey kaybetmezler! Tertibi düzeni severler. Dikilirken bile belli bir sırayı gözetmelerini fısıldarlar onları yeşertecek olan ellere.Peki, sadece bir kısmından bahsettiğimiz ağaçların dilinden anlayan sanatçılarımız, şairlerimiz yok mu? Elbette var! Hatta onlardan daha iyi ağaçların dilinden kim anlayıp anlatabilir? Antoloji deyince akla elbette ki ilk önce şiir gelir. İşte ağaçların dilinden anlayıp, ruhuyla, kalemiyle tercümesini yapan şairlerimize bir kaç örnek; Önde zeytin ağaçları arkasında yarSene 1946, mevsim sonbahar ”Sitem” adlı şiirinde yârini zeytin ağacının arkasında betimlemiştir değerli şairimiz Bedri Rahmi Eyüboğlu… Sonbahar, ağaç ve sevgili… Paha biçilmez bir resimdir adeta…Sizleri görüyorum, bahçemizdeki çamlar,Bütün gün gölgesinde oynadığım dost badem.Derken dallardan, ılık, iniveren akşamlar:Evine dönen babam, camda bekliyen annem.Ah bütün sevdiklerim, bütün kaybettiklerim!Neyi arayım, yerde kurt, göklerde yıldız mı?Babam, annem, evimiz, bahçem, çitlenbiklerim,Sizler rüyamıydınız, sizler yaşamadınız mı?Ziya Osman Saba, çocukluğunu ağaçların gölgesinde, yapraklarında ve dallarında yaşadığı ”Sizleri Görüyorum” adlı şiirinde ağaç dilinden anlayan bir usta olduğunu kanıtlıyor bizlere.Başım köpük köpük bulut,içim dışım deniz,ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında,budak budak, serham serham ihtiyar bir ceviz.Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında,Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril.Koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını silYapraklarım ellerimdir tam yüz bin elim var,Yüz bin elle dokunurum sana, Istanbul’a.Yapraklarım gözlerimdir.Şaşarak bakarım.Yüz bin gözle seyrederim seni, Istanbul’u.Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında,Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkındaKalın ve kırılmaz zırhlara bürünen cevizin fark edilemeyen gizemli ve yumuşak yüzünü ortaya koymaktadır ”Ceviz Ağacı” adlı şirinde şair Nazım Hikmet.Çıkamaz çocukluğundan dışarıKimse.Oynamamız bundandır.Kara toprakla binlerce yıl.Çıkamaz çocukluğundan dışarıKimse.Bundandır sevmemizkiraz ağaçlarını.Yakın bir zamanda kaybettiğimiz değerli şairimiz Fazıl Hüsnü Dağlarca ”Dört Yapraklı Yonca” şiirinde ağaçların lisanı hallerinden iki ayrılmaz canlının görünmez bağından söz etmiştir bizlere. Çocuk ve ağaçtan.MahallemizdeSenden başka ağaç olsaydıSeni bu kadar sevmezdim.Fakat eğer senBizimle beraberKaydırak oynamasını bilseydinSeni daha çok severdim.Güzel ağacım!Sen kuruduğun zamanBiz de inşallahBaşka mahalleye taşınmış oluruz.İstanbul’un dilinden en iyi anlayan şairimiz Orhan Veli Kanık ”Ağacım” adlı şiirinde çocukluğunda kendine dost edindiği ağacıyla dertleşiyor.Güzü duymıyagörsün ağaç,Artık her günü bir işkence;Bir hayale dalar her gece,Başında gök ürperen bir taç.Ağaç ile ilgili şiirlerin arasına yalnızlığın ve hüznün şairi Cahit Sıtkı Tarancı’nın ”Sayıklayan Ağaç” şiirini eklemeden olmaz elbette. Kendine has üslubuyla bize aktardığı hikâyesinde, diğer şiirlere nazaran farklı bir açıdan baktırır ağaçlara.”Kara tarafında çınar, kestane, zeytin gibi insanı düşündüren ve dalgınlık içindeki hayale lacivert gökyüzünü gösteren yüksek ağaçlar, güneşin ışığını dalgalandırarak uzun gölgeleri ve güzellikleri hiçbir tarafla irtibatı olmayan bahçeye ruhun aradığı bir sükûn ve asayişi verirdi”. İlk dönem romanlarımızdan biri olan Sergüzeşt’te Samipaşazade Sezai bu sözlerle ağaçları tasvir ediyor. Şairlerimizin, üzerinde sanki ittifak etmişçesine birleştiği bir husus olduğu muhakkaktır. Çocukluk hatıralarının tamamlayıcısı ağaçlardır. Herkesin duyamadığı bir lisanla konuşan ağaçlar için şiir sözlük, şair tercümandır. Antolojimizde örnek verdiğimiz şiirler bunun en büyük kanıtı değil mi?Önünden geçip giderken önemsemediğimiz ağaçların yıllarca ne olaylara şahit olduğunu müşahede ettiniz mi hiç?Özellikle asırlık ağaçlar neler taşır omuzlarında? İnsan mı bunlar deyip geçmeyin. Canlı oldukları için yaşayıp dururlar senelerce ve yüzyıllara sırtlarını yaslayarak.Belki bizim anladığımız dilde konuşmazlar, gördüğümüz gibi görmezler lakin yine de hayatı kaydederler içlerindeki reçinelerin özüne…İşte bu yüzden şiirlerin, romanların ve öykülerin vazgeçilmez yardımcı karakteri, tabloların en önemli yüzleridirler. Ne gün batımı onlarsız düşünülebilir, ne de sabah serinliği. Trenlerin veda etmeden hızla önünden geçip gittiği de onlardır, vapur limandan ayrılırken boynu bükük sahilde kalanlarda. Her sabah yanından geçip giden insanlar, nesiller değişir fakat kökleri toprakta çürüyene dek ağaçlar dimdik ayakta durur.Beni en çok etkileyen, Topkapı Sarayı’nın bahçesinde gördüğüm, dikildiği zamanın üzerinden geçen yüzyılların etkisiyle içi tamamıyla oyulmuş bir ağacın kim bilir neler gördüğü fikri… Hani o elimizi uzatsak dokunabileceğimiz kadar her yerde ve her şey de manevi olarak hâlâ hayatta olan Osmanlı’nın, yani dedelerimizin masal gibi dinlediğimiz hayatlarının yaşayan ve ayakta kalmış tek görgü tanığı muhtemelen Sarayın bahçesinde gördüğüm o ağaçtır… Ah bir de -edebiyat lisanı dışında- bir dili olsa da konuşsa idi. Şahane olmaz mıydı? Tarihi bir de ondan dinlerdik. Olduğu gibi. Yalın ve gerçek.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

SEÇİM / Ay Vakti
SAVRULMAMAK / Şeref Akbaba
DİNE DÖNÜŞ / Necmettin Evci
ŞAİR BAHTİYAR VAHABZÂDE / Eyüp Azlal
MEHMET AKİF, SAFAHAT ve ASIM’IN NESLİ / Mustafa Miyasoğlu
Tümünü Göster