CAN DÜŞER CAN YEŞERİR FİLİZTİN

166
Görüntüleme

2009’a iç dünyamı parçalayan karmaşık duygularla girdim. Siyonist İsrail rejiminin, mazlum, müdafaasız Gazze halkına uyguladığı zalimlikten daha zalim katliam, yüreğimi yakmıyor bütün bir insanlık adına vicdanımın dayanma sınırlarını yerle bir ediyordu. Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu? Bir konferans için seyahatteydim. Üstelik hasta, yorgun, bitkindim. Beni asıl takatsiz bırakan şahsi derdim değil, haber bültenlerine düşen acımasız bombardıman görüntüleri, parçalanmış çocuk ve bebek resimleriydi. Konuşacaklarımdan çok dimağımda merhum Âkif’in ‘Çanakkale Şehitlerine’ şiirindeki o dizeler dönenip duruyordu. ‘Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer,O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaz-ı beşer…Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak,Boşanır sırtlara vadilere, sağnak sağnak’ Meğer Çanakkale Gazze imiş bir yönüyle. Öyleyse Gazze üzerinden oluşturulan hat da geçilmez sınırı olmalıdır var oluşumuzun. Ve bu azap ve bu kezzap yangınında, kendimi elinden bir şey gelmemenin sefilliği içinde hissediyordum. Ağlamayı geçiriyordum. İçimde zehirli bir yılan gibi kıvranan çaresizlik duygusu, hiçbir şey yapamama mahcupluğuyla birleşerek, varoluşumun tıkanmaya ramak kalan aşamasında tüm sığınaklarımı, tüm koruganlarımı yıkıyor muydu? Bulunduğum her mekânda duvarlar üzerime yıkılıyordu. Amaçlanmış, hesaplanmış neticeleriyle göz önünde duran başka bir gerçek ise, önce Müslümanların sonra bütün dünya kamuoyunun öğretilmiş çaresizlikle edilgileştirildiğiydi. Kendi gölgesinden bile ürken sinik, pısırık insanlar olmamız istenmişti, istenmektedir. Ölüyoruz. Öldürülüyoruz. Göz önünde olan kimi sözde aydınlarımız ise; güçlü, kendine güvenen, özgür, coşkulu bir var oluş iradesi yönünde zihinsel ve eylemsel yoğunlaşmanın öncüsü olacakları yerde, ölümümüz üzerine neredeyse fantezi çeşitlemeler, çözümlemeler yapmayı entelektüel çaba sayıyor. Sözüm ona bazıları da teslimiyetçi ve yenilgi psikolojisi içinde avunmalarına, çeşitli teselli yolları, gerekçeleri bulmanın teorisini yapıyor. Onlar; ülkenin, tarihin, toplumun akışından ısrarla ayrı durarak yalnızlaşmanın, kendilerine seçkin bir ayrıcalık kazandıracağı vehmi içinde mutlu olmayı yaşam biçimine dönüştürmüşlerdir. Oysa gerçekler çoğu zaman gizlenemeyecek kadar göz önündedir ve tuhaftır ki, bazen göz önünde olanları fark etmeyecek ölçüde kendimizi gizleriz. Acı ve ıstırabı bile sahici anlamda duyamayışımın vicdanımı teskin ediş gösterisini yapamadım. Ruhumun böyle bir fiyakaya ihtiyacı yoktur, hiç olmadı. Varlığımı anlamlı kılan ruhumun çok derininde bir yerim, yanıyor, kanıyordu. Ağlayamazdım. Endülüs’ten sökülüp atılırken Gırnata’nın talan edilmesini çaresiz gözlerle izleyen 2. Abdullah’a annesinin ibret alınacak sözü geliyordu aklıma: ‘Erkekler gibi savaşamadın, git şimdi kadınlar gibi ağla!’Konuşmaya değerli dost Abdulkadir Gültekin şiirinden bir bölümle başladım. ‘Filistin toprakları yağmur beklerkenKan kokuyorduNew York balkonlarında beyaz kadınlar gülüyorduAzrail gelmese de çocuklar ölüyordu’ ‘Kurmak istediğim daha iyi, barışçıl bir dünya temennisi içeren tüm cümleler tasarlanmadan daha, insanlığın beton soğukluğunda kaskatı kesilmiş vicdansızlığının duvarlarına çarpıp tuz buz oluyor. Bugün Gazze’de ölen sadece suçsuz günahsız çocuklar, kadınlar, zayıf, savunmasız bırakılan bir halk değil yeniçağın duygusuz yenidünyasıdır, topyekûn insanlıktır… Şimdiye kadar yalanı hakikat gösteren etkili zihinsel illüzyonlar marifetiyle, zayıf bırakılmış kişilikler üzerinde baskın bir mantık kurmuş gözükse de, açık bir soykırımın arkalanıp cesaretlendirilmesinde sakınca görülmeyen bu saatten sonra, modernizm; tüm kurumsal, kuramsal unsurları ve değerler sistemiyle fiilen çökmüştür. Umulur ki, Gazze’de dayanmanın ve direnmenin imkânsız zorluğunu göğüsleyerek soylu bir şekilde can olup toprağa düşen inanç ve umut, bütün bir yeryüzünde canlı bir bilinç olarak dirilsin.’ Döndüğümde soluğu değerli Filistinli Dostum Muhammed’in yanında aldım. Gelen son haberleri benimle paylaşırken umudum direniş bilenmeye başladı. ‘Çok zor durumdayız’ dedi, ‘Ama gök alev olup üstümüze devrilse, yer çökse bile inancımızla bütünleşmiş varlık irademizden asla vazgeçmeyeceğiz. Direniş özgürlüktür. Gazze Sahabe-i kiramın Mekke’de yaşamak zorunda bırakıldığı zulmün, sonrasında Bedir’in, Uhud’un güncellenmesidir’ dedi. Biz görevimizi yapacağız. Bu zaten sonlu ve sınırlı olan dünyada zulme asla buyun eğmeyeceğiz. Onlar belki bizi öldürebilirler, ama yenemeyecekler. Onlar ölü yaşıyorlar, biz yaşamı ölüyoruz. Kanımız, hem bu dünyada hem ahirette mutmain, huzurlu, haysiyetli hayatların can suyu olacak. Dayanılmaz, dünya gözüyle bakıldığında müthiş feci gözüken bu olaylardan mutlaka bir hayır çıkacak. Çünkü biz inanıyoruz, çünkü biz samimiyiz. Hayırlı neticeler çıkmaya başlamıştır da. Görünürde Filistin’de ölüyor ama diğer bütün Müslüman coğrafyalarda diriliyoruz. Kalbimiz bütünleşiyor, acımız, heyecanımız, öfkemiz, umudumuz birleşiyor. Kimileyin bütün kelimeleri yutan kopkoyu sessizlikle, kimileyin bütün anlamları/amaçları yerle bir eden çığlıklar, şiddetli bir deprem etkisiyle yıkılan insanlığın altında ezilmiş, bastırılmış, kuşatılmış haliyle de olsa vicdanımızın kalan son sesiyle birleşmelerimiz; onurun, zulme karşı direnmenin bilincini anıtsallaştırıyor. Bu çerçevede konuşuyoruz. Onarılmaya muhtaç olan benmişim gibi -ki öyle- o beni teselli ediyor. O benim şuurumu ayakta tutmaya, sabra ve sükûnete yönelmeme yardımcı oluyor. Cihad meğer nasıl da olgunlaştırırmış insanı. Zorluklar, sıkıntılar nasıl bilgeleştirirmiş meğer. Bu arada çok önemli bir notu sizinle paylaşmalıyım: yeryüzünün gördüğü bu en vahşi katliamına rağmen biliyor musunuz Gazze’den bir tek kişi bile dışarıya çıkış yapmamış, aksine üç bin kadar Filistinli giriş yapmıştır. Bu veri, en zalimce öldürmelere meydan okuyarak yaşama ve onura tutunmanın, idrakleri donduran canlı kanıtı olmalıdır. Filistin’de yaşama gücü ve ısrarı bütün ölümleri önemsizleştirecek kadar büyüktür. Bu büyüklük karşısında hiç olmazsa saygı duyulmalı, buradan başlayarak o çok anlamlı ve amaçlı yaşamlar(ımız) sil baştan gözden geçirilmelidir. Filistin’de yaşamla ölüm, dünyayla ahiret arasındaki sınır kalkmış gözükmektedir. 18 Ocak’ta Sıhhiye’de Miting yaptık. Alan hıncahınç doldu. Gördüğüm kadarıyla bu doğrudan doğruya milletin mitingiydi. Uzak yakın birçok ilimizden katılımlar vardı. Türkiye dinsel, duygusal, tarihsel ve insani boyutlarıyla sorunu üstlenmiş, Gazze’yi bağrına basmıştı. Kadınlar, genç kızlar, delikanlılar, analar, babalar, öğrenciler, memurlar, hâsılı Türkiye’nin hemen her profilinden insanlar oradaydı. Bu nokta meseleyi bütünüyle bir halkın sahiplenmesi bakımından önemlidir. Atılan sloganlar, açılan döviz ve pankartlar Gazze’nin insanımızın şuuruna yaptığı aşıyı çok net ifade ediyordu. ‘Her yer Gazze, Hepimiz Filistinliyiz’ ‘Teslim olmayacağız, direneceğiz’ ‘Müslümanlar Kardeştir’ ‘Türkiye’den Gazze’ye bin selâm’ ‘Dayan Filistin geliyoruz’ ‘Lailâheillallah’ Türkiye’nin mazlum ve onurlu Filistin halkına kardeşlik duygularıyla destek vermesi, Siyonizm’in sindirdiği insanlığın ceset sessizliğini protesto etmesi önemsenmelidir. Oysa bu alanlarda sıkılı yumrukları, tetik çekmeye hazır parmaklarıyla öfkeyi çalkalanan gençliğimiz, insanımızın ruh dokusuna uymayan tuhaf sloganlarla kendi ölümlerine, birbirlerini öldürmeye az mı savrulmuşlardı! Bizi bizle vurmuşlar, kefenimizi bize biçtirmişlerdi. Bu top(ar)lanmayı önemli kılan tarihsel ara sonuç, doğrudan kendimizi tanımlayacak inanç ve kültür kodları etrafında bütünleşmiş bir tepki ortaya koymamızdır. Türkiye halkı ve iktidarı ile ilk defa ciddi manada kişilikli bir tavır takınmıştır. Bu eksende halkla iktidarın bütünleşmesini, yakınlaşmasını hayati derecede önemsiyorum. Bu yaklaşımları küçümseyici yaklaşımlar hiçbir surette ne haklı ne de doğru gerekçelere dayanmaktadır. Bu toplantının önemi Filistinli dostum Muhammed’in işaret ettiği gibi içinden bir hayır çıkarmasıdır. O hayırlardan biri şu olmalıdır: Türk insanı, bütün bir İslâm âlemi, imanı ve cihadı ciddi manada değere dönüştürmeye başlamıştır. En az yüz yıldır inancını, güvenini, aşkını yitirmiş bir güruh olarak adeta canlı cenaze gibi yaşadık. Merhum Âkif’e ‘His yok, hareket yok, acı yok leş mi kesildin/ Hayret veriyorsun bana sen böyle değildin’ dedirten, zillet içinde yaşamayı kabullenmenin izzetli duruşta uyandırdığı infial değil midir? Böyle bir hissizlik karşısında Ziya Gökalp bile çileden çıkmış ‘Durma Vur’ şiirinde şunları söylemişti: ‘Durma yunan durma kibrini artır!Türklüğün başına hakaret yağdır!Uyuyan bir kavme bu zillet azdır,Vur eski kölesi utandır onu!Bırakma uyusun, uyandır onu!’ Akla hayale gelmedik oyunlarla, oyalamalarla, başına vurula vurula varlığı felç edilmek istenen bir millet nihayet uyanmaktadır. Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatan bir neslin; aklı, ruhu, benliği darmadağın edilmiş çocukları nihayet uyanmaktadır. Kadınıyla, kızıyla, yaşlısıyla, gençliğiyle bir millet uyanıyor. Bir sabah yankıyor karanlıkta hissediyorum. Bir deprem yürüyor köhnemiş çağın damarlarına, yıkılıyor zamanın zulüm uygarlıkları, hissediyorum. Bir mavi rüzgâr esiyor mevsimler arasından. Ve ‘Bir bayrak rüzgâr bekliyor’ Ben orada bunları görür gibi oldum. Dostlar bu uyanışa sevinmeli; insanlığın, erdemin, onurun, merhametin, barışın düşmanları ürkmelidir. Evet, fırtınaları, soğuğuyla uzun sürmüş bir karakışın ardından değerlerimiz yenilenmekte, yenilenen bir algıyla yaşama katılmaktadır. Gelişmeler Türkiye’yi köklü etkileriyle yönlendiren bir mahiyet kazanmıştır. Hadiselere ümitsiz, bedbin bakmanın anlamı da faydası da yoktur. Tüm kademeleri ve bütünlüğüyle Türkiye, kendi kendini dışlayıcı, önemsizleştirici ruh halinden süratle sıyrılmak zorundadır. Dünya konjonktürü adına ‘ aman ha karışma, konuşma, dokunma’ mantığı ile kenarda kalmak bize sünepelikten, mıymıntılıktan başka bir şey kazandırmamış, var oluşumuzu zayıflatmıştır. Ne biz kimseye karışalım, ne kimse bize karışsın politiği kendimize olan saygıyı da başkalarının bize olan saygısını da yok etmiş, etki alanımızı daraltmıştır. Kendi istikametinde Türkiye’nin tarihe hareket kazandıracak dinamiği doğrudan doğruya ruhunda, insanında mevcuttur. Dinamiklerimiz uzun yıllar izlenen politikalarla sönükleştirilmiş olabilir. Ancak bizi var ve anlamlı kılan cevher ruhumuzda,  benliğimizde parlamaya devam etmektedir. Parlak bir var oluş iddiasını sürdürmek gerçek bir yenilenişle mümkün olacaktır. Ait olduğumuz tarih ve coğrafya bizi böyle bir silkinişe mecbur etmektedir. Türkiye tarihsel yükümlülüklerinden kaçtığı ölçüde, yaşanan çok boyutlu gerçekler Türkiye’yi tarihsel mecburiyetlerine itti. Türkiye adeta kaçındığı her gerçeklik karşısında yine kendisini buldu. Biri dip dalgalarla oluşan, diğeri kurmaca zorla(n)malarla oluşturulan iki gerçeklik arasında sıkışıp kalmanın çatışmasını yaşadık. Bizi etkisizleştiren, zihin ve hareket kabiliyetinizi sıfırlayan bu sıkışmışlıktan kurtulmamız, dünya düzeninin dayattığı yapay siyasi alışkanlıkları ve korkuları üzerimizden atmakla mümkündür. Kendi saf, yalın ve asıl benliğimizi o zaman bulabiliriz. Aslında onların cesaretlerini bizim çekingen tavırlarımız besledi. Statüko denen o menem şeyi korumak adına egemen kıldığımız dokunulmaz ürkeklik, kendi varlığımıza olan güven zafiyeti yüzündendir. Burada biraz duralım: Korku kendine güvenmeyen varlığın yok oluş titremesidir. Varlığın kendine ve başka varlıklara aşkla yönelmesindeki titreme ise hakikatin birebir hissedilen yaşanır coşkusudur. Varlık kendine inanmayı, güvenmeyi gerektirir. Kendi egemenlik ve güç hesapları adına, varlığımızı güneşin karşısındaki kardan adama dönüştürmek isteyenler, boş benliklerimize her türlü anlamdan soyutlanmış ‘hayatta kalma kaygısı’nı birincil öncelik olarak yerleştirmişlerdir. Nesnel dünya içinde varlık kendini amaç edinirse orada her türlü müteâl olan araçsallaşır. Anlaşılacağı gibi kendini soyut- somut, burası ve ötesi, bugün ve yarın, maddi ve ruhi gibi değişken bağlamlara isnat eden veya yönelten varlık, kendini yeni içeriği ve boyutuyla tanımlar. Bu tanımlar varlığın içselleştirilmiş gerçekliğini, başka deyişle özünü oluşturur. Doğallıkla inanç eksenli bir yaşama adanmış benlikler, istenmeyen koşullar karşısında var olmak için taviz vermeyi, savrulma, kopma, çürüme ve ihanet gibi algılayabilir. Kendi algı dizgesi içinde yanlış da değildir. Tüm farklı öyküleriyle huzursuzluğu araştıranlar bu temel sayılabilecek analizi göz ardı edemezler. İnsanı ‘Böyle yaşamaktansa ölürüm daha iyi’ noktasına götüren, varlıkla/ varlığıyla iç içe geçmiş anlam dünyasının ayrılmaz birlikteliğidir. Maddi ve manevi olan arasında seçeneksiz bir tercihe zorlanan inançlı insan için, cismani varlığı dâhil tüm nesnel olanlar araçsallaşır. Öleceğini bile bile yapılan eylem ve etkinlikler bu kapsamda anlaşılmalıdır. Burada ölümle hayat arasında duvar yıkılmıştır. Görünürde, bugün ve burada ölümü seçmek, üst ve başka bir gerçeklikte, orada, yarın ve sonsuz olarak yaşamı seçmek demektir. Şehadet bilincinin ruhsal tabanında bu türden başat saikler de vardır. Biz bu bilinci en son İstiklâl harbinde tüm görkemiyle yaşanır kılmışızdır. Şehitlerin ölmediği gerçeğini başka bir açıdan bizim var oluşumuz kanıtlamaktadır. Tabir yerindeyse şehitler bu günleri ve bizi öldüler. Bir medeniyet tohumu gibi can olup düştükleri topraklardan işte binler, milyonlar can olup yeşerdi(k). Kendimiz olarak var olmak bizi yok edilmenin sarmalına alacaksa, başka kurguların, duyarlıkların biçimlendirmesi ile yok olmamayı seçmişizdir. Ruhumuzu kelepçeleyen bu tutulmada, uzun asırlar süren geçmişimizde yaşanan çok feci tecrübelerin etkisi vardır kuşkusuz. Oluşan bu psikolojinin ‘hayatın amacıyla bütünleşen anlamın tek temsilcisi olma noktasında zorunlu var oluşsal refleks’ sayılabilecek makul açıklamaları da vardır. Ancak köprünün altından çok sular akmıştır. Artık ‘aman ha’ çekingenliğiyle kendimizi bizim dışımızda öngörülen sınırlar içine hapsetmemizin bir manası yoktur. Şimdi tam manasıyla, inançla, güvenle yenilenme zamanıdır. Yenilenme Türkiye’nin kendine gelişidir, kendine gelişi ile olacaktır. Silkinerek yenilenmek, yenilenerek silkinmek. Başkalarının bizim için takdir ettiği yerde var olmak, üstüne üstlük var olmaya can atmak, dışımızda kurgulanmış amaçların tahakkukunda figüranlık rolü üstlenmektir. Bu yöndeki çabalar kendi ellerimizle kendimizi etkisizleştirmekten başka sonuç doğurmamıştır. Hep öyle olmuştur. Başkalarının dili ve ağzıyla kendi dünyamızı kuramadık, kuramayız. Kendi sesimizi, soluğumuzu, kendi dilimizi, kendi yerimizi bulmamız özgürlüğün, özgüvenin ve tarihin ufkunu açacaktır. Kendi yerinde olmayan Türkiye, tarihte geniş bir boşluk bırakmıştır. Türkiye’nin kendi güzergâhında ilerlemesi, tarihin kendi yatağında akmaya başlamasının önünü açar. Tarihin Türkiye’yi yitirdiği dönem talihsiz bir dönemdir ve şimdi tarih yitiğini aramaktadır. Türkiye de tarihini yitirdi, bulma çabasındadır. Tarihi yitirmek, yüzyıllık zaman süreçlerinde oluşan aklı, duyguyu, benliği, kimliği, heyecanı yitirmek demektir. Belki varoluşsal özelliklerimizden koparılmamız için tarihimizin bizden gizlenmiş veya çalınmış olduğunu söylemek daha doğru bir ifade olacaktır. Türkiye kendini bulmakla tarihini, tarih de Türkiye’yi bulmakla kendini bulacaktır. Kavga önemli bir yönüyle bizim çekildiğimiz alanları başka güçlerin doldurmaya çalışmasının kavgasıdır. Zalimlerin burada var olabilmeleri ancak bizim saha dışına itilmemizle mümkün olacaktı. Az önce andığımız tutumla kenarda kalmayı başat politik düstura dönüştüren kimi çok uyumlu siyaset monşerleri, bu oyunda kolaylaştırıcı rol üstlendiler. Biz olamadığımız için onlar orada var oldular. Zulmü yok edecek olan Allah’ın izniyle bizim var olma irademiz ve kararlılığımızdır. Meselenin önemini artıran, asırlardır kendi yok oluşunu cellâdına gülümseyerek seyreden, seyretmek durumunda bırakılan bir milletin yeniden kendine gelen şuuru ve azmiyle sergilediği karşı duruşudur. Bu asil duruşu özlenen insanlık adına bir müjde gibi değerlendirmek gerekir. Bu aşkın karşı duruşudur. Bu insanlığın karşı duruşudur. Vicdanın, yüreğin karşı duruşudur. Silahlara dayanarak ancak güçlü olduklarını sananlara karşı; yüreğine dayanarak güçlü olduğunu göstermektir. Yüreklilik yüreği olanların, gönüllülük gönlü olanların, vicdan sahibi olmak var olanların hakkıdır. Şehit olanlar da, şahit olacaklar da onlardır. ‘v, c, d’ kökünden türeyen ‘vicdan’, ‘vücud’ yani varlık kelimesiyle doğrudan akrabadır. Demek oluyor ki var olan ontolojik olarak vicdan sahibidir. Vicdan sahibi olmak var oluşun zorunlu gerekliliğidir. Vicdanı olmayanlar aslında var oluşlarını çökertmiş olanlardır. Bu sebeple çeşitli cephelerinden içinde olduğumuz bu savaş, yeryüzünün ve bütün bir insanlığın vicdanı adına sürdürülen bir savaştır. Vicdanî ilham ve dayanakları olan savaşçıların ne insanı ne varlığı yok etmeye dönük yıkım içinde olmaları düşünülebilir. Çünkü vicdan sahibi olmak –ayrımında olunsun veya olunmasın- Allah’la bağlantılı yaşamak demektir. Mutlak vicdansızlık Allahsızlıkla mümkün olabilir ancak. Allah bütün âlemi bunların fesadından ve zulmünden korusun. Vicdansızlık tanrıtanımazların cehennemidir. İçlerindeki o cehennem kimileyin Gazze’de olduğu gibi volkan olup dışarıya patlamaktadır. Vicdansızlık koynunda büyüttüğü kini, öfkeyi bebelerin, çocukların üzerine kıyamet gibi püskürttüğü zaman bundan şeytanı bile ürkütecek çılgınca hazlar duyar. Çok kutuplu dünya seremonisinden sonra tarih tekrar iki kutuplu çatışmayla sürüp giden ana yatağına girmişe benziyor. Artık dünya vicdanlılar ile vicdansızlar, inananlar ile inanmayanlar, mazlumlar ile zalimler ana kutuplaşması ekseninde yeniden teşekkül ediyor gözükmektedir. Feryatları yedi kat göğü titreten çocukların çığlıklarını, parçalanmış cesetlerini sadece belgesel seyretme keyfiyle izleyen kitleler, tutuklu bulundukları benliklerinde vicdanlarını köreltmiş olanlardır. Neo-liberal saldırılar karşısında sömürünün son engelleyici unsurları olarak gördükleri için her türlü toplumsal, dini veya ideolojik değerlere, sözde ‘insanı özgürleştirmek’ adına saldıran liberal aydınlar, zevahiri kurtarmak adına bir iki cılız ses dışında bu vahşet karşısında nasıl da bir anda sus pus oldular gördünüz mü? İnsan hakları örgütlerinden çıt bile çıkmadı neredeyse. Yoksa Filistin’de fosfor ve salkım bombalarıyla paramparça olan canlar; kabul edilmiş, tescillenmiş düşüncelere sahip olmadıkları için insan sayılmıyor, yaşamak onlar için bir hak olarak görülmüyor muydu? Katliama uğrayanların adı Müslüman olunca sessiz mi kalınabilirdi? Evet, aynen öyleydi. Bu zatlar siyasallaştırılan insan hakları ve özgürlükleri kavramını, bir dönem batı adına SSCB’yi dağıtmak için kullandılar ve kullanıldılar. Bunu bir aralık Helsinki Yurttaşlar Birliği’nin başkanlığını yapmış bir zatın bizzat yazdığı bir makaleden biliyorum. Öncelikle, çokluk hippi kılıklı olmakla kazanacaklarını sandıkları entel görünümleriyle ‘Susma sustukça sıra sana gelecek’ pelesengiyle ortalığı velveleye veren, çoğu şimdiki çete destekçiliğine soyunanların bilmeleri gereken basit gerçek, herkesin düşünmesi gereken önemdedir: Ben sıranın bana gelmeyeceğini bilsem de susmayacağım!.. İşte aramızdaki köklü farklardan biri de bu. Biz sıra bana gelecek korkusuyla bağırma bencilliğinden, sıranın bize gelmeyeceğini bilsek de haykırma erdemine yükselmeliyiz. Ne demektir bu? Dini, inancı, düşüncesi ne olursa olsun zulme uğrayanların yanında olmak demektir. Ölen Filistinli ise zararı yok sessiz kalınabilir dememektir. Ölen Gürcüyse, Ermeniyse, Müsaviyse, komünistse zararı yok sessiz kalınabilir dememektir. Bir Müslüman olarak iki kutuplu dünyada elbette mazlumlardan yana olacağız. Milleti ve devleti ile bu çizgide bütünleşmek gerekir diye düşünüyorum. Farklı bir inanca sahip olmasına rağmen Gürcistan halkına Anadolu insanının yaptığı yardımlar bu kapsamda düşünülmelidir. O yardım organizasyonunda yer alan arkadaşlarımdan birinden bizzat dinledim. Şaşırmışlar. ‘Kendi dinimizden olan bir ülke bizi bombalıyor, dinimizden olmayan sizler bize yardım ediyorsunuz, bu nasıl olur?’ şeklindeki sorulara arkadaşlarımızın verdiği yalın cevap sizce de önemli değil mi? ‘Biz zulme uğrayanların, biz çaresiz olanların ne dinine ne düşüncesine bakarız’ Oysa ideolojilerin egemenliğinde yeryüzü coğrafyası kan gölüne dönmüştür. Zalimin ne dini ne vicdanı olur. İşte bu sebeple Türkiye’nin karşı duruşu, kendine gelişi insanlık için gerçek bir müjde gibi algılanmalıdır. Müslümanlar sıkıntılarla geçen uzun asırlar boyunca ümmet olma vasfını yitirmiş, bir daha da bu bilinç inşa edilememiştir. Bilgisizliğimizin çaresiz koşullandırmasında yakalandığımız taklit hastalığı, ümmet bilinci geliştirmemize engel oldu. Aynı süreçte dünyanın kat ettiği yeni aşama çok boyutlu olarak her birimizi bir yönden negatif etkilemiş, bireysel ve toplumsal varlıklarımızı birbirine ilgisiz moleküllere dönüştürmüştür. Örgütlü olmak anlamında toplum olma vasfını bile yitirmişizdir dense yeridir. Örgütsüz toplumlar şuursuz kalabalıklardır. Şuur örgütlenmek ve örgütlenmek için gereken bağları oluşturacak ilk niteliktir. Derlenip toparlanamayan, iç ve dış bağlantıları kurma yeteneğini yitirmiş akıl, anlamak ve değer üretmek için yetersiz kalmıştır. Vurdumduymazlık öyle vahim boyuta ulaştı ki, ne yaşanan olaylar bizi bir yerlere getirebildi ne de biz olayların istikametini belirleyici etkiyi oluşturduk. Şimdi, işte şimdi Allah’ın bir lutf-u keremi, inayetiyle teker teker, binlerce, yüz binlerce, milyonlarca kelebeğin, güvercinin kanat çırpışlarıyla bir akıma dönüşen esinti ruhumuzu uyandıran, bizi sabahlara, bizi hayata taşıyan bir rüzgâra dönüşmektedir.  Ruhumuza yeniden üflenmektedir. Sönmekte olan bir ateşin yeniden alevlendiğini, tembelleştirilmiş üşengeç yanlarımızın yeniden gayrete geldiğini hissediyor, görüyorum. Bu itkiyle geldiğimiz bu yerde, bu noktada, alanlarda, kendimizi binlerce çoğalmış buluyoruz. Bu önemlidir. Bence bir nimete erdirilmişlikle, bir nimeti hak etmekle koyulduğumuz bu yolda bize ‘bu işler böyle olmaz’ diyenlere ‘Bu işler böyle olmaksızın hiç olmaz’ diyoruz. Yine de iyi niyetlerinden kuşku duymayı kendimize yakıştıramadığımız kimi kardeşlerimizin yapılan etkinlikleri önemsizleştirecek tarzda ‘Niçin buradasınız? Neyi değiştireceksiniz?’ yolu sorularına vereceğimiz ‘Siz niye burada değilsiniz?’ yanıtını sadece zihinsel bir fantezi olarak algılamalarını da kendi payıma hoş görüyorum. Ayrıca yine kendi payıma ben birilerini değiştirmek için burada değilim. Değiştiğim için buradayım. Burada olmak beni kendime değiştiriyor. Kim hangi biçimde değişirse Allah da onu kendi istikametinde değiştirir. Onlar böyle değişmedikleri için öyle değiştiler. Biz de öyle değişmediğimiz için böyle değiştik. Düşünsel ve eylemsel açılımlarla değer ve bilinç oluşturma çabalarına kısık gözle bakanlar, aslında başka bir açıdan bu toplumu sömürmek için kasıtlı ve sistemli olarak bizi duyarsızlaştırmak, değersizleştirmek isteyenlerin işlerini kolaylaştırıyorlar. Kendilerini ne yapıp edip her defasında aykırı bir uca atanlar, yaptıklarını entelektüel tavırlarının gereği sayabilirler. Onlar hep ‘büyük işlerin adamı’ oldular. Düşlerinde var kıldıkları büyük işlerin. Bize de bu küçük işlerin(!) peşinden gitmek kaldı. Yaşadıkları derin çelişkileri zihinsel abrakadabralarla gözden kaybetmenin, hatta karşılarında biraz hayran biraz sessiz kalınırsa, içinde bulundukları hali imrenilecek matah şeyler gibi yutturmanın ustalığını da herkesten iyi bilirler merak etmeyin. Üzerimize sabır, sükûnet, yağdır Rabbimiz.Akıl, feraset, cesaret, itminan. Bize dayanma, direnme gücü ver.‘Biz büyük bir şiddetle yakalayacağımız gün, kesinlikle intikamımızı alırız’ (Duhan:16)Kahhar ve müntekim olan, kazanmak senin yolunda sebat etmektir.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

YÜZYIL / Ay Vakti
SEÇİM / Ay Vakti
GAZZE DEDİĞİN ÇOCUKLARDAN BİR MEZARLIK HECE TAŞLAR... / Selami Şimşek
CAN DÜŞER CAN YEŞERİR FİLİZTİN / Necmettin Evci
DİRENİŞİ DİRİLİŞE ÇEVİREN ÇOCUK / Yunus Emre Tozal
Tümünü Göster