DİRENİŞİ DİRİLİŞE ÇEVİREN ÇOCUK

135
Görüntüleme

Bir uğultu, bombalar, kurşun sesleriKatledilen çocuklar şehri orasıHıçkırıklar, kelime-i şehadet getirmelerUmudun gökyüzünü kaplayan dumanın arasında kayboluşuAnnelerin feryatlarının bomba seslerine karışmasıHüzün, gözyaşı, yaşama çığlıklarıOrası çocukların öldüğü şehir,Orası Gazze,Beyazıt Meydanı, İstiklal CaddesiOrası senin imtihanınHaydi, bir cümle kur Gazze için.Bir çocuk var orada, sesi yüreğimizi dağlıyorBir çocuk tüm dünyayı vicdanın çığlığına çağırıyorHanzala dönme yüzünü dünyaya,Dünya gözyaşına bakmakla yetiniyor… Hanzala.Dünyanın yüzüne bakamadığı, bakmaya utandığı, ezilen tüm halkların çocuğu. Diken diken olmuş saçlarıyla Hanzala, Filistin dramını haykırır dünyaya. Filistinli çizer Naci El-Ali’nin İsrail’in vahşet ve yıkım politikasından doğmuş bir çocuk olan Hanzala, ezilen tüm halkların çocuğu olmuştur.Doğanın kanunları Hanzala üzerinde etkili değildir, çünkü o 10 yaşında doğmuştur ve her zaman o yaşta kalacaktır. Hanzala’nın büyümesinin, 10 yaşını geçebilmesinin tek koşulu onun Filistin’e dönebilmesidir. Hanzalaların yuvalarına dönebilmesi, işgal edilen yurtlarına, kanla sulanmış topraklarına, yıkılsa da evlerine tekrar dönebilmesine bağlıdır. Tüm Hanzalalar yalınayaktır, buna rağmen duruşundan taviz vermezler. Tıpkı büyümesi gibi, Hanzala’nın yüzünü görebilmemizin de bir koşulu vardır: Okur, onun yüzünü ancak Arap halkı özgürlüğünü ve tehdit altındaki haysiyetini yeniden kazandığında görebilecektir. Hanzalalar ne zaman özgürlüğe kavuşurlarsa, o zaman yüzlerini döneceklerdir dünyaya.Hanzala direnişi dirilişe çeviren çocuktur. Haksızlığa uğramış, zulme maruz kalmış, insan yerine konmamış çocuk Hanzala. Kuşların ötüşünü bombaların yüzünden dinleyemeyen, kelebekleri kovalayamayan, bilye-misket yerine mermilerle oynayan, uçurtma uçurmayı uçuramayacağı için bilmeyen çocuktur. Hanzala arkasını dönmüş sömürüye, işgale, soykırıma, katliama, katliamları izleye izleye aşina olan ve sessiz kalan insanlara, okunan bildirilere, modernizme, kapitalizme, kınamalara… Arkasını dünmüş, açmış sesini dünyanın. Sesini açarak sükût çığlığa bürümüş dünyayı, taş atarak harekete geçmiş. Top ateşleri, bomba gürültüleri arasında doğduğu için taş atmayı bilir. Öksüz bırakılan topraklarını terk etmeyip yitik merhametlere, suskun vicdanlara atar taşını Hanzala. “Ben de sizdeniz, acınıza üzülüyorum” diyebilen tüm insanlara atar. Hayatında renklerden ilk önce kan kırmızısını gören, umudunu atılan bombaların dumanları arasında kaybetmeyip ayakta duran, durmaya çabalayan çocuk Hanzala. Eğilmeden, boynunu bükmeden, taviz vermeden, bulunduğu yerden kaçmadan, canıyla, malıyla, kalemiyle, direnişi hayatının her alanına yayarak dirilişini gerçekleştiren çocuk. Yüreğini fethederek, yüreğini fethedemeyenlerin yüreklerini fethedenHanzala bir gece başlıyor yazmaya:Kapat artık gözlerini… Her gece defterine dökmeye çalıştığın sevgi çiçeğini tut ellerinle ve bana getir rüyalarında. Bekliyorum seni uçurumların kıyısında, sürgün bulutların altında…Şehrin en büyük meydanında, kalabalıklara karıştım yalnızlığımı gidersin diye. Fütursuzca atılan bakışlardan kurtulmak istiyorum ama nafile…  Bir bakışın ömre bedel olduğunu söylüyor şairler mısralarında. Bense hüzün yağmurlarının sarsıntısında uyanıyorum satırlarımda.Pencerelerime astığım sıkıntı fermanını görenler, kapımı çalmaya geliyorlar geceleri. Sıkıntım; ay ışığına bulanmış saçlarımla, gözlerine bakıp sırılsıklam bir yenilginin ardından gelen çığlık ile cellât kapısına varamamaksa; oyunun bu sahnesini, serzenişlerle dolu desensiz özgürlüklere savuruyorum. Kurtulabilir miyim düşüncesi ile seher vaktinde inişe geçiyorum aşkın gözbebeklerine… Karanlığa meyilli adımlarımı çekiyorum şehrin sokaklarından… Buharlaşmasını istiyorum ruhumu yakan heyelanların. Derbeder sokaklara dalıyorum kahırlarımı çöplüğe atarak. Hüzün üslubuna bürünmüş sözlerin, bir kurşun edasında saplanıyor süveydama sakladığım aşka. Akan gözyaşlarımı biriktiriyorum hokkama ve kırık kalemimle anlatmaya çalışıyorum mısralara mecalimi…Kuyuya düştüğüm vakit başladı titreyişlerim. Tutkuya dönüşen ızdıraplarımı, tefekküre dönüştürüp, yakamoz parıltısında ışıldayan gözlerine anlattım ritim ritim. Uzaklarda kalan çocukluğumadır feryatlarım. Hasat zamanı topladım ruhumun derinliklerinde, yalnızlığa kucağımı açtığım umudu. Çocukluk işte… Kaybettiğim masum tebessüme attım adımlarımı, sevginin yokluğunu hissedince. Boşuna çırpınma dalgalar arasında ey vurgun yürek! Sürgünde olan süveydamı hazan mevsiminden alıp, rayiha kokular eşliğinde çocukluğuma getireceğim, tebessümüme destek olan acılarımla beraber. Uçsuz bucaksız limanlara firar eden intiharları mı arıyor göz bebeklerimdeki yaşlar?İfşa edeceğinden korkuyorum gözlerimin, sineme çektiğim damlaları. Çöl fırtınasına kaptırdığım yalnızlığın, hengâmesinde sabahlıyorum. Çiğdemlerin ayak izlerine attığım ürkek adımlar, aşka kılıf uydurmada zorlanmaya başladı. Kumruların sesine kaptırmalıyım kendimi heyula rüzgârda. Ruhumda çöreklenmiş bir şebnemdir göz pınarlarımdan dökülen katre katre yaşlar… Tomurcukların çiğ tanelerinde buldum rüveyda hançeri.Yüreğimin terennüm ederek yakarışıdır; zemheri karanlıklarda karanlığa gebe hasletlerim.  Gazellerde satır aralarında tutuyorum avucumdaki gülü… Ve süveydadan akseden gülün izdüşümüne adıyorum sevda çiçeğimi. Kanadı kırık göçmen kuşun, kanatlarını çırpmaya çalışması gibi kanatlarımı çırpıyorum şefkat sahillerinde. Sedefler açılıyor mihenk taşlarıma… Toplarken sedefleri, dudağımdan dökülüyor dilber dilber “ben”…Efsunlu geceyi yazdık sevgi alevine. Geceleri duyduk kutsal nağmeleri ve geceleri topladık sedefleri şefkat kıyısında tutam tutam. Yıldızların çizdiği sevgi çemberine aldık; avuçlarımızda sıkarak tuttuğumuz, kaçmasını istemediğimiz serçeyi… Avuçlarımızda, az daha kalsa nefes alamayıp ölecek olan serçeyi, tam zamanında aldık sevgi çemberine… Ve bizde gir(diril)dik sevgi çemberine…Çiçek tozuyla sildik rüyalarımıza giren buhranları… Zillete atılan şamar sesleri dolduruyor göğü… Gün(eş) iliklerimize doğarken, kalemlerimizin ucunu sivrilten seher güllerini koklamalıyız usulca. Ve içmeliyiz mehtaba gebe gecenin, geçtiği yerleri yeşerten berrak sularını… Eğilmeli edeple aşkın önünde! Seherle başlayıp güneş batıncaya kadar devam etsin, özlem döşeli döşeklerde özgürlük methiyeleri! Mineleri işlensin sözlerin şah damarımıza ve seccadeleri toplarken bahtiyar yüreğimiz, yalnızlığımız…Zamanın nefesi daralıyor üzerimizde artık; soluk almakta zorlanmaya başladı yalnız gözlerim… Bir ummandı yaralarım her renginde ayrı desenler çizilmiş alnımda. Güvercinler suyun üzerindeki köpüklere aldanıp, batıl tasavvurların ağına düştüklerinden beri; sapanla atılmaya başlandı köpüklere gözyaşları… Kumlara yüreğimizi çizdiğimiz resimleri bile bozdu köpükler… Heveslerimizin kursağımızda kalmasıyla başladı boğazımızda düğümlenen hıçkırıklar. Ferzaneler atıldı zindanlara, zindanda şahlanış başladı; alevler yürekleri sardı. Bir kibrit idik özgürlük meşalesinin yanmasına vesile olan; serçenin okyanusta su içmesi kadardık belki de ama alnımızın akıyla çıktık Kaf dağına. Yediverenler gibi her an hazır sükûtumuz fırtınalarda. Uzayan hüzün otlarını kesmede zorlandı oraklar. Biçil(e)memiş ekinler gibi bir bir devrildi sevinçlerimiz… Sevinci başka baharlara gömdük.Göz kapaklarımıza kan damladı, yontulmuş mermerlerimiz bir bir çatladı süveydamızda. Heyula düşler belimizi büktü, münzevi hayallerde sabahladık. Kol kanat gererek koruduğumuz yüreğimizi, bin bir türlü işkenceye maruz bıraktık. Kan revan içinde kalmış yüreğimizi terk ettik, korumaya çalışırken… Lalezarlarda aramalıydık eflatun göz pınarlarından fışkıran, Zümrüdüankanın kanatlarında taşıdığı, uçurumların kıyısında haykırdığımız yitik cennetimizi… Esir kentlerin mahpusları gibi hapsetmiştik ruhumuzu müebbed zindanlara, özlem dolu heybeleri atarak.Küheylanlara binip yol aldık maviye… Arkamızda hicranı bırakıp, sevgi tohumunu ektik geçtiğimiz yerlere. Semalara akseden yüreğimizi besledik yaşlarımızla… Mezarlık sessizliğine bürünüp, kuşandık aşkı… Kaş ile göz arasına topladık çiğ tanelerini. Ay ışığına bulanmış mehtabı mil çektik gözlerimize. Lodoslar sık sık uğramaya başladı sahillerimize fırtınanın eşiğinde. Tutunduğumuz dal fırtınadan fırtınaya sürüklendi, uğramaz oldu yitik limanımıza. Dizlerimizin takati kalmadı yürümekten çöllerde…Aşkımızı serdiğimiz, rengini damarlarımızdan alan çiğdemler aşkına! Sırılsıklam umutlarımızı damıttığımız şişenin aşkına! Umutların, ipeksi düşüncelerin ve gözyaşların beslediği sevda ateşindeki korları atalım içimize ve yanalım, yanalım süveydamıza kadar!İçimizdeki iyilik ölmeden varalım aşkın sahibine…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

YÜZYIL / Ay Vakti
SEÇİM / Ay Vakti
GAZZE DEDİĞİN ÇOCUKLARDAN BİR MEZARLIK HECE TAŞLAR... / Selami Şimşek
CAN DÜŞER CAN YEŞERİR FİLİZTİN / Necmettin Evci
DİRENİŞİ DİRİLİŞE ÇEVİREN ÇOCUK / Yunus Emre Tozal
Tümünü Göster