Hattat

221
Görüntüleme

“Allah Haddi Aşanları Sevmez.” Yüzeyi yarık yarık olmuş ahşap kapının üzerinde böyle yazıyordu. Kapı, önünde beliren her can için tefekkür kapısıydı ve bu kısacık ayet, insanı sarsmaya muktedirdi. Bu kapının önünde, dik duran boyunlar eğiliyor, kapı tokmağına uzanan eller ise titriyordu.
İsim silsilesinde bulunan her bir kelimeye bir tak… Tak tak tak… Hattat Ahmet Fazıl. Usta bir hattat, Hak aşığı yanık bir sine… Kamışın kağıt üzerinde çıkarttığı cızırtılar ona en muhteşem nağme.
Kapı tokmağının nidası, yankısını bitirmeden, ahenkli gıcırtılarla açılan kapının ardındaki latif ses rahatlatıcıydı: “Hoş geldiniz, buyurun lütfen…” Orta yaşın biraz üstünde bir beyefendi, yolu gösteriyordu şimdi. Duvarlar levhalarla doluydu. Çerçeveler süslü değil ama özenliydi. Tane tane, sır sır… Hepsi açılan kapılar misali.
Talip’e yolu gösteren bey: “Burada” dedi. “Şimdi müsait… Masasının başına henüz oturmadı. Arzu ederseniz, geç kalmadan girin içeri.”

Bir lahza, bir an, bir saniye, üç nokta…
Aralı duran kapıyı yavaşça itti. İçerisi yıllar evvelinde anneannesinin Kur’an-ı Kerim muhafazasında sakladığı amberden kokuyordu. İçli içli kokladı havayı. Sanki ıhlamur ağaçlarının altındaydı ve tatlı hükmündeki havayı teneffüs ediyordu. Üç beş adım attıktan sonra, geniş bir koltukta oturan Hattat Ahmet Fazıl Efendi’nin önünde durdu:
“Efendim, sayın hocam! Rahatsız ettim amma…” daha cümlesini bitirmeden:
“Sonlardan olmasam da gelir miydin?” diye seslendi hırıltılı sesiyle… Talip’in sesi titremeye başlamıştı. Bu heyecan, Hattat’a duyduğu saygının büyüklüğünden kaynaklanıyordu. Zira Hattat, son zamanların “üstad” olarak nitelendirilen tek ismiydi.
“Estağfurullah efendim, ben sadece…” Hattat sözünü yine keserek:
“Zordur evladım, zordur. Bu sanatın ilk adımı, Hak’tan istenen kolaylık dualarıyla başlasa da, zordur. Vakit değil, önce sabır ister. Sabrın zaman değeri derindir. Bir başka türlüdür.”
Daha hiçbir şey söyleyememişti Talip. Hattat Efendi ise, sanki neden orada olduğunu tahmin etmişçesine cümlelerini ardı ardına sıralıyordu:
“Evladım ben talebeyi attığı adımdan tanırım. Nefesindeki nevâdan bilirim. O nedenle hiç konuşma… Sükut sabrın anahtarıdır. Sembolü noktadır. Nokta ise bu sanatta omurgadır.”
Hattat Ahmet Efendi, ayağa kalkarak masasına yöneldi. Vakarla attığı adımlar elif kadar asil, konuşması vav kadar tevazu sahibiydi.
“Sen bilir misin noktayı? Ve dahi, insanın âlemde nokta bile olmadan, Hakkın nazarındaki âli makamını? Bak evladım! Hat bir sanattır. Sanatkâr da bir anda yetişmez. Hat sanatında bir takım ölçüler vardır ve bu ölçüler noktalardan müteşekkildir. Hasılı iğne ile kuyu kazar ve nokta nokta ilerlersin bu yolda. Yazının her çeşidiyle her şeyi yazamaz, irfâni geleneğin sınırlarını aşamazsın. Yani had bilinmeden, hat bilinmez! Şimdi var git yoluna. Bu yol zordur. Çilesi bol, cefası çoktur…”
Talip olduğu yerde donakalmıştı. Daha hiçbir şey konuşamamış ve hatta olan sevgisinden hiç bahsedememişti. O an ne yapacağını bilemese de bir karar vermek zorundaydı. Ayakları hiç geri adım atmadı. Hattat Efendi’nin dediğini yaptı ve sükut etti. Odadan dışarı çıkmadı.

Bir lahza, bir an, bir saniye, üç nokta…
Hattat Ahmet Fazıl masasının başında çalışmaya başlayalı dakikalar olmuştu. Talip, bir kenara oturmuş, Hattat’ı seyrediyordu. Hattat ise başını kağıttan hiç kaldırmıyor, elindeki kamışla sürekli vav çiziyordu. Vav, vavın içinde kıvrılıyor ve sonsuz bir uğultuya dönüşüyordu. Bu bir seyir, bir zikir, bir …. Bir.
“Adın ne senin?”
“Talip Efendim…”
“Pekâlâ Talip Efendi. Adın da pek güzelmiş… İlk derse kağıttan başlayabiliriz. Şimdi aç kulaklarını ve sakın kaçırma anlatacaklarımı.
Kağıt, aynadır hatta… Öyle bilmelisin. Ne yansırsa mücella sinenden, o düşer kağıda. Damladığında mürekkep eğer ki dağılıyorsa kağıtta, bil ki aynaya yansıyan ışık bulanıktır. Işığı nura çevirmek ise, kamışı tutana düşer…
Pek mühimdir anlattıklarım. Kimler geldi, kimler geçti bu fâni âlemden… Biz “Rabbi Yessir Yokuşu”’nun başındayken Beyazıt’ta “Mürekkepçiler Kapısı” adında bir kapı ve o şahane kapının ardında, mürekkepçiler, likacılar, kağıtçılar, kalemtıraşçılar, divitçiler, müzehhibler, mücellitler, altın eziciler, camcılar ve nice hattatlar mevcuttu. Onlar has insanlardı. Yüzlerinde nur, alınlarında secde izi vardı. Bir çok talebeler yetiştirdiler. Kimileri bu kadim geleneği sürdürdü, kimileri ise hüsrana uğradı. Bu sebeple yola girmek, ciddi anlamda sorumluluk yükleyecek omuzlarına bilesin.”
Talip’in gözleri, sülüs nununa dönmüştü. Hattat Ahmet Fazıl Efendi konuştukça, omuzları çökmüş fakat gözleri parlamıştı. Bu gözler yıllar sonrasında daha nice talebenin gözlerini parlatacak, daha nice talebenin omuzlarına bu kadim sanatı yükleyecekti.
“Elin Dili” diyorum evladım… “Elin Dili.” Böyle dermiş ecdat. Şimdi gel hele yanıma dillensin senin de elin. Niyetin “B” olsun düşsün Bismillah’tan kağıda. “Rabbi Yessir” düz yol, koşar adımların hayırlı son olsun. Adın Talip, niyetin halis, kamışın ahenkli olsun. Edep lisanın, Mekke mekanın, Cennet ise hocanın olsun. İcazetin kolay da olsa, zor da… Hayır duanı hiç eksik koma.” vesselam…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Yüzyıl / Ay Vakti
SEÇİM / Ay Vakti
Gazze Dediğin Çocuklardan Bir Mezarlık Hece Taşlar... / Selami Şimşek
Can Düşer Can Yeşerir Filiztin / Necmettin Evci
Direnişi Dirilişe Çeviren Çocuk / Yunus Emre Tozal
Tümünü Göster