KIŞ ÜZERİNE BİR GENELLEME

204
Görüntüleme

Edebiyatı etkileyen, dahası şairi ve yazarı etkileyen her şeyin içinde kış da gizemliliğini sürdürüyor. Kışın kendine özgü çekiciliği, içe dönüştürücü özelliği ve daha çok sıcak, bazen de soğuk odalarda, soba ve ocak başlarında bir taraftan anason ve ıhlamur kokulu çaylar demlenirken diğer taraftan soba üstlerindeki kestane çıtırtılarının reyhanvari kokuları insanın içerisini sarıp sarmalayıveriyor. Birçoğumuzun çocukluk günlerindeki ilkokula gidiş gelişlerimizle eylül sonu başlayan yağmurların damlalarının büyüdüğünü, yaz yağmurları gibi ahmakıslatan olmadığının farkına vardırıyor. Yazın hayatımızda ne kadar etkisi vardır kışın pek bilinmez ama bilebildiğimiz kadarıyla da oldukça cömert bilgiler sunar bize. Hayat ve hatıratların, Hazreti Ali Cenklerinin, Çanakkale Geçilmezlerinin, Yemen ve Şark Hikâyelerinin, Bin bir gece Masallarının, Sıra Gecelerinin, Yaren Odalarının ve diğerlerinin hüküm sürdüğü kış geceleri geliyor hatırıma. Gaz lambalarının aydınlattığı ışıkla çalıştığımız dersler üşümemek için tek yorganın altında büzüştüğümüz kış geceleri unutulur gibi değil. Henüz yeni okumayı sökmüşüz elimize verilen masallar ve hikâyeleri okuyoruz sobanın çıtırtıları eşliğinde. Kış birden bire bastırmıyor bizim oralarda. Eylül başlarında yavaş yavaş başlayan yağmurlar tanelerini büyüterek gelecek yağmurları soğuyan havayla birlikte haber veriyor. Herkes biliyor bunu hazırlıklarını da ona göre yapıyor. Eylül’e kadar akmaz hale gelen çeşmelerin suyu birden bire çoğalmaya başlıyor. Bunu dağların doruklarındaki yoğun yağmurların suları demlenerek ve ısınarak çeşmelerde çoğalmasından anlıyoruz. Yazın buz gibi içtiğimiz sular sanki toprakta ısıtılmış bir şekilde bize sunuluyor. Baharın rengârenk şölenleri Mayıs ve Haziran aylarıyla birlikte sararmaya başlıyor, ekinler biçiliyor, tarlalardan tahıllar kaldırılıyor. Temmuz ve Ağustos sıcakları meyvelerin renklenmelerini tamamlayarak kendisini Eylüle bırakıyor. Böylece kıpırdamayan yapraklardaki değişimi izliyor şair, yazar, ressam ve bütün insanlar. Yemyeşil yaprakların birdenbire sararmaya, arkasından kahve tonlarıyla birlikte renk armonisi haline dönüştüğüne tanık oluyoruz. İklim değiştikçe, bu değişimin yazınla ilişkisi ne olabilir diye düşünüyorum. Bence şiiri de denemeleri de ressamın renk tonlamalarını da etkiliyor mevsimler. Mevsim kendiliğinden yani doğal haliyle kasımpatılarını çağırıyor bize. Orkidelerin, menekşelerin, türlü renklerdeki bahar çiçeklerinin yerine sonbaharın renkleriyle yeni bir şölen sunuyor görenler için. Birden bire yaz dönemlerinde okuduğumuz yaz romanlarından ve diğer eserlerden kışa dair bıraktığımız, ayırdığımız daha etkin daha ağır, daha felsefi eserlerin zamanını hatırlatıyor sanki kış. Gerçekten böyle mi oluyor?Sonbahar da hafif bir melankoli çağrıştırıyor sanki. Daha fırtınalı zamanları geride bırakarak evlere kapanmanın, daha çok okumanın, daha çok yazmanın mevsimi midir Sonbahar yapraklarını bize gösteren? Bunu fazlaca ayrımsayamasam da kışın daha disipline oluyor gibiyiz. Daha sıkı giyiniyoruz. Daha az çıkıyoruz evden, daha az eğleniyor gezip tozuyoruz. Dahası gerekmedikçe çarşı, pazar işlerini de gerilerde yani yazda bırakıyor gibiyiz. Bütün buna rağmen Aristoteles Nikhomakos’a Etik’te iklimlerin insan yaşamı üzerindeki etkilerine değiniyor, ılıman iklimi övüyor. Montesquieu de öyle söylüyor. Aslında Kültür ve sanat etkinlikleri açısından bakıldığında kışın daha içe kapanık, daha insan ruhunu besleyen konuların işlendiğini görmemek yanlış olur. Buna rağmen görülen odur ki, her an ve zamanın kendine özgülüğü, mevsimlerin de kendine has insanı büyüleyen bir yanı vardır. Yani her an ve zamanda yazıyla, şiirle, kitapla meşgul olmaya, okuyup yazmaya ihtiyacı var. Asli ihtiyaçlarını giderebilmiş insanlarla ihtiyaç içerisinde kıvranan insanı da bu anlamda değerlendirmek gereklidir. Karnını doyuramayan insanın aklını ve ruhunu doyurmaya çalışması, onu düşünmesi mümkün gözükmüyor günümüzde.Buna rağmen yazınsal etkinlikte bulunmaya her zaman ihtiyacımız vardır. Kış aylarında Mevlana, Yunus Emre, Hoca Ahmet Yesevi, İbni Haldun, Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, Tarık Buğra, Necip Fazıl Kısakürek, Kemal Tahir,  Necip Mahfuz, Tolstoy, Dostoyevski, Gorki, Wittgenstein, Kant, Kafka okunuyor da, yazın daha hafif, daha maceracı, daha romantik şeyler mi okunuyor sorusunu da sorduruyor. Bir bakıma öyle gibi geliyor bana. Çünkü bütün yönlendirmeler onu gösteriyor. Yaz ayları girerken tatil kitapları furyası başlıyor. Deniz kenarında, çadırda, yaylada okunacak kitaplar dizisi filan. Bunlar ne kadar doğru? Belki de insanın fıtratıyla, yaratılışıyla, alışkanlıklarıyla da ilgilidir. Kış giysilerinin, yaz giysilerinden ayrıldığı gibi, bahar ve sonbahar giysileri de ayrılıyor artık. Bu bağlamda salataların, içeceklerin, yemeklerin de değiştiğini pekâlâ söyleyebiliriz. Kışın hiç kimse karpuzla ekmek, peynir ve zeytini yan yana getirip yemez. Yaz kahvaltılarının vazgeçilmez yeşilliklerinden dereotlarının, nane ve yeşil soğanın, salatalık ve domateslerin koku ve lezzetini kışın almamız mümkün değildir. Dolayısıyla yazın kendiliğinden kabullenildiği giysi ve yiyeceklerde yerini kışa doğru terk ediyor. Bu defa çorbalar yemeklerde kendiliğinden kış sezonu diyebileceğimiz yağlı ve ağır takviyelileri gündemimize getiriyor. Tarhana çorbasından, mantıdan, tatlılardan ve hoşaflardan hiçbirimiz vazgeçemiyoruz. Bu arada çiğ köfte ve içli köfte de beni unutma diye mızırdanıp duruyor.Gazeteler, Televizyonlar da bu tercihleri körüklüyor. Yazın okunacaklar, kışın okunacaklar gibi. Ara tatilde yani Şubat tatili diye adlandırılırdı eskiden ki; Reşat Nuri Güntekin, Ömer Seyfettin, Halide Edip, Yakup Kadri, Refik Halit gibi yazarları okumamız söylenirdi. Şimdilerde bir sürü yazardan bahsetmek mümkün; Vasfi Mahir Kocatürk, Cevdet Kudret, Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet Anday, Mehmet Çınarlı, Arif Nihat Asya, Mehmet Kaplan, Cemil Meriç, Hilmi Ziya Ülken, İlhan Berk, Sezai Karakoç, Edip Cansever gibi. Yine de insan sormadan edemiyor; soğuk mevsimlerin geçtiği Sibirya, Rusya, Okyanuslar, Eskimoların bulunduğu bölgeler ve altı ayı güneş görmeyen coğrafyaların insanları da bu yazdıklarımız kapsamında mıdır? Eğer öyleyse yazın hayatındaki kıyaslamaları nasıl denkleyebiliriz? Her şeye rağmen, insan yaşadığı iklimin ve coğrafyanın bir şekilde etkisi altındadır. Ürettikleri de tükettikleri de bu anlamda değerlendirilebilir. Yayıncılık, kitap okumada ülkeler kıyaslaması da bizi çok mutlu etmiyor. Ancak unuttuğumuz bir gerçek var oda şudur; Doğu toplumları sadece kitap okumaz aynı zamanda çocuklukları itibariyle devam ettikleri ev, mahalle, semt sohbetleriyle de besleniyorlardır. Bir bakıma farklı sohbetleri dinleyerek kitap okudukları da göz ardı edilmemelidir. Geleneksel ailelerimizin besin kaynağı olan kıssalar, hikâyeler, tarihi vakalar bizim toplumumuzun kitap okuyuşları içerisinde değerlendirilmelidir.  Kış mevsiminde yayınlanan eserlerle, yaz mevsiminde yayınlanan eserlerin kıyaslaması nasıldır? Bunu bilmiyorum. Ancak her mevsime ait kendiliğinden doğal hale gelen yayınlar, eserler ve etkinliklerle bu durumun birbirinden çok fazla farklar taşıdığını da düşünmüyorum. Afrika’da, Brezilya’da, İran’da, Pakistan’da, Afganistan’da Bosna’da, İsviçre’de, Fransa’da Rusya’da, Amerika’da durum nasıldır acaba? Aslında bu soruları çoğaltmak mümkündür. Ancak cevapları her zaman doğru bulamayabiliriz.  Köklü bir edebiyat ortamına ve yayıncılık hayatına ihtiyaç vardır ülkemizde. Bu işin mutlaka bir sanayiinin olması gereklidir. Her şeyin bir sistemi olduğu gibi yayıncılığında bir sistemi olmalıdır. Çağdaş dünyanın gerçek yarışı kültür ve edebiyattır. Yani medeniyet yarışıdır. Buna mutlaka devletin yatırım yapması, yazarların haklarını koruyup kollaması, yayıncılık ilkeleriyle birlikte telif haklarının mutlaka işlenir hale gelmesi, özgürce eserler üretebilecek yasaların çıkarılması gereklidir. Radyo ve Televizyonlarda mutlaka kültür ve sanatla ilgili, okuyup yazmayla ilgili, konuştuğumuz ana dilimiz Türkçeyle ilgili programların halkın izleyebildiği en etkin saatlerde yer almasının sağlanması mutlaka gereklidir.  Edebiyatsever; ilgiyle takip ettikleri aylık dergileri beklenen günde, kitap evlerinde, gazete bayilerinde bulabilmelidir. Çıkışlarındaki zikzakların okuyucuyu olumsuz etkilediği bilinmektedir. Ayrıca yazılardaki tashihlerin yani düzeltilerinde eksiksiz olması istenmektedir. Az hatalı değil hatasız yazılar yayınlamalıdır. Sürekli yayıncılık yapan kurumların kurumsal kimliği de toplumsal kabuller arasındadır. Eserlerin Eylül ayında piyasaya sunulmak üzere basılıp bekletilmesi kabul edilemez. Yaz ve kışın yayımlanan dergilerin de ara vermeden yayınlanıyor olması okuyucuyu sürekli kılar. Gerçek okur iklim koşullarından etkilenmez. Dikte edilmesi, yani -ister kabul edin ister etmeyin diye okuyucuya yaklaşılması-dayatılması okuyucuyu azaltır. Bunlar toplum psikolojisi açısından son derece olumsuz hususlardır.Okullar açıkken Flaubert’in Madam Bovary’si, Zeki Bulduk’un Züleyha’sı, İskender Pala’nın Babil de Ölüm, İstanbul da Aşk’ı daha çok satılıyor olabilir mi?  Ya da Kış’ın Suç ve Ceza, Sefiller, Savaş ve Barış çok okunuyor da yazın daha az mı okunuyor? Okulların açık olmasıyla kapalı olması kıyaslaması da ayrı bir problem olarak karşımız da duruyor böylece.Yinede umutlu olmak insanımıza güvenmek ve onun tercihlerinin kaliteden yana kullandığını görmek, düşünce ekseninde fikrin takipçisi olduğunu söylemek sanırım hak edilmiş kazanımımızdır. Bu iyi okuyucularla olmaktadır. İyi yazarlarla olmaktadır.Kış yine boynunu uzatıyor şu günlerde. Yağmuru, fırtınayı, karı özleyeceğimizi on yıl evvel söyleseydik gülerdi insanlar. Şimdilerde kışı özlüyoruz. Bembeyaz yorganıyla yeryüzünü büyüleyen karı özlüyoruz. Gecikmesinden hayıflansakta yine de gelişine seviniyoruz. Yazın sıcağındaki susuzluğumuzu hatırladıkça boşa akıp giden çaylara, derelere, nehirlere ve ırmaklara ahlar ve vahlar çekiyoruz. Tıp tıp musluklardan boşa damlayan suları bile şimdi kıskanıyoruz. O nedenle şiirin damarlarına yaslanıp, kışın bizi besleyip büyüten o tılsımlı rüyasından kış bahçeleri kuruyoruz. İşte Ahmet Hamdi Tanpınar’da Kış Bahçesi şiirinde şöyle söylüyor:Ne güzeldi o kış bahçesindeGüllerin çok derinlerde çalışan uykusuSana bir bahar hazırlamak için. Dallar, filizler, eski masal dilberleri gibiHüzne ve hülyaya gömülmüşDoğmamış çocuklaraNinni söylüyorlardı sanki…Ana rahmi gibi sıcak ve yüklü idi havaİyi mayalanmış hamur gibiGizli nabızlarla atıyordu toprakKışa girdik artık. Kuşkusuz kış bizi kendince besleyip büyütecek.  Yazarlarımız, edebiyatçılarımız yeni romanlarını, yeni deneme ve öykü kitaplarını, şairlerse yeni kış şiirlerini yazacaklar. Belki de ressamlar kışa dair yeni resimler üretecekler tuvallerinde. Üşüyen bir kedinin, donmaya yüz tutmuş bir çocuğun, açmak için bas bas bağıran bir gül tomurcuğunun kim bilir belki de bir başını gösterip hemen kaybolan güneşin kıskanılacak halini düşünerek yeni şeyler yazmaya, üretmeye devam edecekler. Tarçın kokulu köy odalarındaki sıcacık odun sobalarını özleyecek belki de birçoğumuz. Değişen bir dünyada anıların da hızla değiştiğini ve teknolojiyle birlikte edebiyatında mekanikleştiğinden dertlense de yazarlar, yazılarını üretmeye devam edecekler. Kim bilir belki de yeniden süslü kâğıtlara, zarflara özel mektuplar, bayramlarda ve özel günlerde kartlar yazmak isteseler de telefonlarda mesajlara, maillerle kayıtlara belgesiz sanal reklamlara benzer kayıtlar düşürmeye çalışacaklar üzülerek ve mahzunlaşarak. Bunlar ne kadar dostlukları besleyecekse zaman belirleyecek bunu da. Ne kadar anlamlar yükleyecekse. Lakin gelecekte onların aşk mektuplarının ellerde belgeleri kâğıtlardaki kadar anlamlı olmayacak. Oğulları ve kızları, torunları bunları sanırım başka türlü yorumlayacaklar. Yine de Cemal Süreyya’nın dediği gibi “dükkânı kapamak” istesek de hayat devam ettikçe dükkânlar kapanmayacak. Yazarlar ağustos böceği gibi şölenlerde, törenlerde yerlerini yeterince alamasalar da okumalarını ve yazmalarını sürdürecekler tıpkı karıncalar gibi. Kimi zaman toprağın üzerinde varlığından herkesin haberdar olduğu ve kimi zamansa toprağın altında yeni eserlerini üretmeyi sürdürecek sessizce. Haydar Ergülen “Ben inanmak için şiir yazıyorum” ve  “Kış büyük geliyor nara gidelim” diye ekliyor.Edebiyat tarihçilerinin kayıtlarına göre, Dostoyevski, 1862 Haziran’ında Petersburg’tan ayrılarak ilk Batı Avrupa seyahatine çıkar. Rusya’yı yoldan çıkardığına inandığı Batılı ‘fikirlerin’ kaynağını yerinde görmek istemiştir. Seyahati boyunca pek çok önemli şehirler gezmiştir. Berlin, Paris, Londra, Floransa, Milano ve Viyana bunlardan bazılarıdır. Rusya’ya döndüğünde ‘Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları’nı 1863 Şubat’ında, kendi çıkardığı Vremya (Zaman) dergisinde yayımlar. Dostoyevski’nin bu öfke dolu ve alaycı Batı eleştirisi o dönemlerde oldukça dikkat çekmiştir.Kış Masalları’nda Hüseyin Yurttaş şöyle betimler; Buzdan kılıçlarını çekmiş kışla kapışıp, her kavgayı kaybeden o çelimsiz çocuklar biz değil miydik? Ellerimiz cepte, yüzlerimiz soğuktan kızarmış, öyle büzüle büzüle hangi geleceğe yürüyorduk? O yaşadıklarımız, yoksa eski kışlardan birer masal mıydı? “Hep yanan ve hep yanacak olan o sevgi ateşi yoksa bir yoksul evinin iğreti ve ürkek dumanı içimizde olanca içtenliğiyle tütmüyorsa, amansız ve uzun kış karanlıklarına dayanabilir miyiz sanıyorsunuz? Hem, sevgisizliğin soğuğundan daha keskin soğuk var mıdır?’Şimdi size, ‘denizin sevdiği şarkıları söylemek istiyorum. Lapa lapa yağan karın deniz mavisiyle buluştuğu noktada tek kelime edememenin hüznü sabit, denize ağıt yakan annenin feryadını lisân-ı bahriye aksanıyla mırıldanıyorum.“Burina burinata…..”Dar bir sokak ve bir metreyi aşkın kar… Ankara’nın denizi sıcak diye bir kartpostalın arkasına düştüğüm not; kuru soğuktan azat et beni, yâre dönüş yoluna serileyim dercesine mahzunum. Bizimki yokuş değil, dik yokuş. El ayak çaresiz, tırnak tutunacağı zeminden yoksun. Düşüşü yok, dönüşü de yok. Peki, öyleyse, nerede sizin kış geceleriniz? “Dedemin fetva kitabı Mızraklı…” Ahmediye ya da Muhammediye okunurken… Battal Gazi ve Zaloğlu Rüstem Hikâyeleri anlatılırken… Adâb-ı Muaşeret, Delaili Hayrat, Müzekkin Nüfûs dinlenirken.. Sîret-i Nebi gözyaşlarıyla hatmedilirkenOkunan hatimler için yapılan dua sonrası mevlit okunurken… Camlar buz kesmiş ve kış geceleri ihya edilmektedir.2004 Ocakta Ankara‘da yazdığım Kar şiiriyle bitiriyorum;Bugün Ankara’da kar varSende bahar.Seni sende kıskanan bir ben varBeni benden eden.Ey hüznün sureti,Ey yürek yangını,Söyle de gitsin yollar.Yollar yollara eklensinKaybolsun yollar.Seni senden alan baharı kıskanırımSeni sende sana bırakan akşamlarıBir gelen bir giden çalı kuşlarınıBir de kaybolup giden zamanı.Bugün Ankara’da kar,Sende bir hal var.Damarlarında kan,Ankara’da kar var.Şimdi, bir soba başı bulabilirsem eğer kestane pişirmeyi deneyeceğim. Belki de kimi akşamlarda mısır bile patlatabilirim.24 Aralık 2008 – İstanbul

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

BURADAN BAKINCA GAZZE / Nurettin Durman
ZULMÜ ALKIŞLAYAMAM / Mehmet Akif Ersoy
“KALK AYAĞA” DESEM FİLİSTİN… / Naz Ferniba
YAŞAMAK İÇİN ÖLDÜRMEYECEKSİN / Şeref Akbaba
DÜNDEN BUGÜNE ŞARKTAN GARBA MEVLÂNA / Sezai Küçük
Tümünü Göster