Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -48

ebrâr ile hemhâl olayım diye günlerin ötesine geçtim
iki dirhem irademle bir ince mücâdele içinde
sanırım ben tuz ile buz eyledim ebrûlî vakitleri
aklen ve fikren ve bilâistisna

bir hırka bir de sarık, kapanmış bir devrin izini sürmek benimkisi
kula kulluğunu hatırlatan esrar mıdır yolumu kesen
yoksa bu, ölçüyü kaçırmak mıdır Şirâze

seni sâkî-nâme’de karşıma çıkaran şerhsiz sâdeliğin kıvrımları
bir de kaydı tutulamamışların savruluşudur alevlere

bir yelkenli açıklardan geçerken devrilir
bin kelâm hebâ olur da ulaşamaz müstesnâ raflarına o gizemli keşişler adasının

kim anar beni bin yıl sonra Şirâze
böyle hassâs dokunuşlarla kelâmıma
zamanı kapattığımda üzerime
kim duyacak benim soluğumu

sürûr ile, şevk ile, ilm ile, ihsân ile, lûtf ile

muvakkaten Şirâze, toprağıma gül dikeceğim, karanfil döşeyeceğim
görsen tanı, fikrine düşünce harfi beklenenin, bekleyenin, bekletilenin
bir soft tebessüm yayılsın gölgesine kirpiklerinin mor kavisli
ziftî, zifirî, her ne var ise dûn için zarurî; sert bir hamle ile ötelere iteledim
bu kavgadan yorulmak ve caymak ve son demde firâr etmek yazılı imiş
Şirâze bu yazgıyı silmenin, en zıd biçimiyle tefsîr etmenin,
olmadı türlü biçimde tâbir ile şekil şekil değiştirmenin,
hatta kavgayı sükût ile ifşâ etmenin yoksa mümkünü;
bir yere artık sığınmalıyım
dergâh mı olur bu, makam mı, mekân mı, yoksa mesken mi Şirâze
söyle de bileyim sûfî duruşlum, kim ne yapsın şu hâlimi

bir kere şaştı mı ferd, derler imiş “bir daha dene”
sonra bir dahi ve bir dahi ve bir dahi
merhameti sorgulamak haddi aşmak imiş de
bir gün gelir bütün renkler soldurulursa, kul düşer
ve düştüğü yerde kalır imiş
yine de şu ümîd denizi var ya, kulun gözlerinde bir serâb

öylece bekler imiş
gelip parmaklarına dalgalarını dokundursun
dokundursun da onu ayağa kaldırsın diye

zannederim masal şatolarından en görkemlisinde
kütüb deryâsına atılmış buldum kendimi, tarihin birinde
tüm bilip bilmediklerim Şirâze,
bana açılan kitaplar kadar kılamadı beni müesser, müzehher, münevver

ben çadırımı kendim kurdum perdesini aralayıp giriverince içeri saraylara açılan
kimseden duymadığım sözleri
kendim için ben söylettim o mekânlarda her tüyü ayrı renk bahçe kuşlarına
elimi her daldırdığımda başka bir tada bürünen nehirlerim oldu,
sıkıldıkça manzarası değişen pencerelerim,
çağırdığımda sesimi duyan birileri hep oldu mütebessim
ben ben’i dinledim, kendimce söylendim şu âlemin kenar çizgilerinde, sezdirmeden Şirâze

hâriçte kalan, sürgün memleketlerinde Ortaçağ’ın
dönemeyişin nakşedildiği mektûbelerini kör kuyulara sallandıran
nem kokulu hurûfu ok misâli zeminin dört yanına

hem sükûtla, hem hurûşân atan
sen ki zindânlarda soldurulan çeşmigiryân, sûzan, nâzan
de ki: hâldeyim bir ben bilirim hâlimi, bir de hâlden tek anlayan
ey hâricimde kalan nâlân!
de ki duyayım, de ki ben her dediğine tutunayım
de ki sussun ücralarımda gezinen şu nâdân, bir tek an
ey hâriçte kalan!

hâleliyim yine
mevsim sonu kederi bu
ne soğuk ne sıcak tutumlar arası kararsızlık
sanki bir şey düşecek üzerime çok yükseklerden
sanki düşecek de, bir tereddüt dolanmış eylemine
hisler arası garîb bir karışıklık
bil ki Şirâze; benimkisi, çok yerde yapılmış bir tek yanlışlık

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Buradan Bakınca Gazze / Nurettin Durman
Zulmü Alkışlayamam / Mehmet Akif Ersoy
“Kalk Ayağa” Desem Filistin… / Naz
Yaşamak İçin Öldürmeyeceksin / Şeref Akbaba
Dünden Bugüne Şarktan Garba Mevlâna / Sezai Küçük
Tümünü Göster