Çocukluğumuzdaki Oyunlar ve Şimdi

Geçenlerde, daha önce çimenlikken çiğnenerek çorak hale dönüşen bir alanda misket oynayan çocukları gördüm de aklıma birden kendi çocukluk günlerim geldi. O zamanlar da yeşil alan şimdiki gibi azdı. Yeşillik, tozun daha az olması demektir. Çimlendirilmemiş yerlerde ise toz çok olur. Erzurum için “yazın tozu, kışın buzu” denilmesinin nedeni belki de bu yeşil alan azlığına işaret etmek içindir. Kurak bir iklime sahip olduğu için yağmur yağsa bile çabucak kuruyan bir toprağı olduğu için Erzurum’da doğal olarak yeşil alan azdır. Çimlendirilen alanlar da bakımsızlık ve özensizlikten çoraklaşır. Bu bakımdan toz, bizim çocukluk yıllarımızda da çoktu, şimdi de çok. Demek ki o yıllardan bu yıllara fazla bir şey değişmemiş. Peki, o zamandan bu zamana şimdiki büyüklerin çocukluk dünyasıyla, bugünün küçüklerinin çocukluk dünyalarında bir değişiklik olmuş mu? Eve girerken çocukların oynadığını gördüğüm oyun, bunu düşünmeye sevk etti beni ve bu yazı ortaya çıktı.

İlkokula gidinceye kadar ailem tarafından sokağa çıkmama fazla izin verilmediğinden o zamana kadar sokakta neredeyse hiç oyun oynamamıştım. Sokakta oynanması gereken oyunları, evimizde büyüklerimle veya misafirliğe gelen emsallerimle oynardık. O yıllarda evimiz, mahallemizdeki çatısı olan yegâne ev olduğu için akranlarım ve hatta benden büyükler tarafından bile kıskanılır, eve duyulan kıskançlık bana da yansırdı. Nadiren de olsa sokağa çıktığım zamanlarda edindiğim arkadaşlarımdan işittiklerimden anlardım bunu.

İlkokula başladıktan sonra evimizi değiştirdik; hem yeni muhitimizden, hem de okuldan birçok arkadaşım oldu. Ben de artık sokaktan içeri girmeyen, yemek için ve yatmak için evi hatırlayan bir çocuk olmuştum. Sokakta oyun oynamanın zevkini ancak ilkokul birinci sınıftan itibaren tatmaya başladım ve o zevki uzun yıllar da yaşadım. O zamana kadar evde oynadığımız bilye (misket, biz buna bilya veya bıliya derdik) ve aşşık (aşık) oyununu artık sokakta arkadaşlarımla oynuyordum. Bilye, bahar aylarına ait bir oyundu. Evin önünde oynayan çocukları görünce kendi çocukluğumdan başka, uzun yıllar önce kendi çocuğumun, derslerinden kaçamak yapıp bilye oynadığını ve “oğlum bıkmadın mı oynamaktan, artık biraz da ders çalış!” diye zorladığım aklıma gelince, tatlı bir gülümsemeyle andım o günleri.

Aşşık ise güz mevsiminin oyunuydu. Kavurma yapılmak üzere kesilen koyunların dizlerindeki eklem kemikleri özenle çıkarılır, estetik bir görünümü olan bu kemiğe Erzurum’da aşşık (doğrusu aşık) denilir ve bu kemiklerle oyunlar oynanırdı. Bu kemikler arasında diğerlerinden daha alımlı, düzgün, daha ağır ve güçlü olduğuna inanılanına eneke der ve onu süslerdik. Erzurum’da ağır başlı olanlara değil de kendini ağırdan satanlara, biraz da bilgiçlik taslayanlara ukala yerine eke denir. Her oyunda, oyuncunun en fazla güvenip değer verdiği ve diğerlerini alt edeceğine inandığı birer güçlü oyun aracı vardır. İşte bu eke tabiri, oyunlardaki güvenilen malzemeye de ad olmuş ve en güvenilen anlamında en-eke, yani eneke denmişti. Şimdilerde artık aşşık oynayan bir tarafa, ne olduğunu bilene rastlamak bile hayreti mucip bir iş olduğu için çocukların eneke tabirini bildiklerine bile ihtimal vermiyorum.

Aşşığın enekesine ne emekler verirdik. Bir vida veya çiviyle ortasından, alt tarafından ve üstünden, birbirlerine kavuşan oyuklar açar, sonra bulduğumuz kurşun alaşımını bir tenekenin içinde eritip bu oyuklara akıtır ve enekeyi daha ağır ve vurduğu aşığı en az bir metreye fırlatabilecek bir güce kavuştururduk. Sonra onu elbise boyalarıyla veya soğan kabuğuyla boyardık. Herkesin enekesi farklı renkte olurdu. Hatta enekesini cilalatanlar bile vardı. Sonra da aşşıkla çeşitli oyunlar oynar, birbirimizi yenmeye veya yutmaya (Erzurum’da yenmek ve ütmek, yutmak; yenilmek veya ütülmek-utulmak da yudulmak terimiyle ifade edilir) çalışırdık. Çocukluğumuzun oyunları alelade oyunlar değildi. Hepsi akıllı olmayı gerektiren ve yeni yollar, yöntemler ve stratejiler geliştirmeye dayalı oyunlardı. Bu oyunlar arasında bizim holla çellik dediğimiz çelik çomak, kuka, erik dalında hırhız (hırsız) var, uzun eşşek, koza leppik, hamam kubbesi, gındıllik (çember çevirme), birdir bir, kız taklası gibi oyunlar vardı.

Aslında kız taklası erkek oyunu ve son derece de zor bir oyun olmasına rağmen nedense adı böyle konulmuştu. Kuka ve koza leppik oyunları ile holla çellik tam anlamıyla birer strateji ve takım oyunuydu. Karşılıklı iki takımın oynadığı bu oyunlarda, ebe olan taraf, bulunduğu bölgeyi, adeta bir kaleyi veya bir şehri savunur gibi koruyup kollamaya çalışırdı. Bu savunma için yeni taktikler belirlenir ve oyunlar saatlerce sürerdi. Bu takım oyunları oynanırken, takımının galip gelmesi için kendini feda etme sahneleri bile yaşanırdı. Sanki gerçek bir mücadele gibi. Takım ruhu bu demek.

Güz aylarında oynadığımız, hatta kışın daha zevkli hale gelen bizim fırfırik çevirme diye isimlendirdiğimiz topaç çevirme oyununu yine takımlar halinde oynardık. Aslında fırfırik, tek başına da çevrilebilirdi. Ama bunu sadece antrenman yapmak için yapardık ve hiç kimse tek başına fırfırik çevirmezdi. Güzün kırnap (bizim kınnep dediğimiz pamuk ipliğini kıvırarak birbirine dolandırılmış kalın ip) sararak döndürdüğümüz değişik renk ve ebatlardaki son derece zarif fırfıriklere iri ve güçlü kabaralar takardık ki yerde yatan topacı kırıp onun kabarasını alabilelim. Topacı, topaçla kırmak önemli bir maharetti. Kışın ise biraz daha büyük ve hatta kaba olan fırfırikleri buzun üzerinde kamçı (kırbaç) yardımıyla çevirir, en uzun süre çevirme denemeleri yapardık.

Ne günlerdi o günler. Kış aylarında en neşeli eğlencemiz, bizim hızek diye isimlendirdiğimiz kızak kaymaktı. Hali vakti iyi olanlar, kızaklarını marangozda yaptırır, durumu iyi olmayanlar ise buldukları bir iki tahtayı bir araya getirip kırık dökük kızaklar yaparlardı. Tabii ki marangozda yaptırılmış kızaklar hep en gözde olanlardı. Erzurum, Palandöken sıra dağlarının eteğinde kurulmuş ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir kitabındaki ifadesiyle “Türk coğrafyasına 1945 metreden bakan” bir yerleşim merkezi olduğu için, konumu gereği, eğimli bir şehirdir. O zamanlar şehrimizin en yukarıdaki Karayolları semtinden, rakımı daha düşük olan istasyona kadar veya Mumcu’dan aşağı doğru yahut Hikmet’in Yokuşu’ndan Dere mahallesinin aşağısı olan Fil Köprüsü’ne doğru kızak yarışları yapılırdı. O zamanlar şehirde motorlu araç sayısı çok az olduğu için bu yarışlar şehir içerisinde bile yapılabilirdi. Şehir küçük olduğu için ulaşım ve taşımacılıkta, fayton veya kış aylarında zanka (Ruslardan kaldığını düşündüğüm, kışın ağır geçtiği yerlerde kullanılan, iki atla çekilen ve birkaç kişi alabilen büyük kızak) kullanılırdı.

Hatta benim çocukluk yıllarımda kışın yokuştan aşağı giden caddelerde paten ve kayak yapan gençler veya büyükler azımsanmayacak kadar fazlaydı. O yıllarda Türkiye kayak şampiyonları Erzurum’dan çıkardı. Kayakla veya patenle yarışan ağabeylerimiz, şehrin en alt başına ulaştıklarında tekrar şehrin üst başına çıkabilmek için faytonların arkasına tutunur ve enerji sarf etmeden ilk mevkilerine gelirlerdi. Hatta yine o yıllarda Kiremitlik Tabya’da tahtadan yapılmış bir tramplen (kayakçıların atladığı atlama rampası) bile vardı. Orada resmi yarışlar ve atlamalar yapılırdı. Sonradan o yıkıldı ve yıllar yılı bir atlama kulesi yapılmadı. Nihayet şükür ki “Universiade 2011” oyunları nedeniyle atlama kuleleri inşa edildi. İyi ki bu uluslararası oyunlar Erzurum’da yapılacak. Karla iç içe olup da sadece bundan şikâyetçi olmak yerine kardan yeterince yararlanmayı denemek daha akılcı olurdu.

Sonraları hayatımıza futbol girdi ve bu tür oyunların pabucu dama atılmaya başladı. Artık kuka veya aşşık yahut holla çellik oynamak için takım kurmak yerine top oynamak için takımlar kurmaya başladık. Ne de olsa futbol da bir takım oyunuydu. Top oynamak diye nitelendirdiğimiz futbol, hayatımızda o derece önemli bir yer edindi ki kışın ortasında bile babam müsaade etmediği halde bir bahaneyle kaçıp arkadaşlarıma katılıp oynardık. Hatta top oynarken kaç kere ayak bileğimden sakatlandım, ben bile hatırlamıyorum. Top oynayacak yerimiz olmadığı için cadde üzerinde oynardık, yine araba sayısı az olduğu için. Ama bir defasında yine cadde üzerinde oynarken bir bisiklet gelip çarptı ve bende unutulmaz bir anı olarak kaldı.

Bir zaman bütün bunların yerini bisikletler aldı. Artık oyun oynamanın cazibesi kalmamıştı, bisiklete binmek daha çekiciydi. Ama bizler, onu da oyunlaştırmayı bildik. Aramızda bisiklet turnuvaları düzenlemeye başladık. Bir vakit geldi, çember çevirme oyun halini aldı. Demirden yapılanların daha cazip olduğu çemberleri çevirerek takım ruhunu canlı tuttuk.
Kızların oynadıkları oyunlar daha farklıydı. Kutu kutu pense, dondu domino, menekşe mendilim düşe, yağ satarım bal satarım gibi kız oyunları daha zarif oyunlardı. Aslında futbolun dışında bu oyunların hiçbirinde kız erkek ayırımı yapmaksızın birlikte oynardık. Hatta kış günlerinde de evlerde büyüklerimizle birlikte oynadığımız bazısı seyirlik diye niteleyebileceğimiz oyunlarımız vardı. Tüm bu oyunlarda zaman zaman cığızlanan yani mızıkçılık edenler de olmaz değildi, ama bu cığızlanma bile oyuna neşe katardı.

Sonra ne yazık ki televizyonlar, atariler ve bilgisayarlar icat edilip de evlerdeki mutena ve müstesna yerlerini almaya başlayınca maalesef bu oyunların önceki cazibesi kalmadı. Çocuklarımız artık bu oyunları oynamadıkları gibi, folklorumuzdaki halk oyunları diye nitelediğimiz çalgıyla oynanan oyunlara bile –bar, horon, halay, zeybek- ilgi duymaz oldular. Uzun yıllardır çocuklar, saydığım bu oyunları bilmiyorlar ve bu yüzden oynamıyorlar. Bilgisayarın başında hantal bir vaziyette zaman öldürüyorlar. Hazır sunulan oyunları oynadıkları için de zekâ geliştirici türden oyunlardaki gibi yeni oyunlar ve yöntemler üretemiyorlar.

Bilgisayarlar ve cep telefonları çocuklarımızı adeta esir aldılar. Çocuklarımızın bu zincirleri kırıp yeniden bizim ve bizden önceki büyüklerimizin sokaklarda oynadıkları oyunlara dönmeleri lazım. Ama nasıl? Çünkü öyle zannediyorum ki bilgisayar, telefon, televizyon gibi elektronik aletler, başta çocuklarımız olmak üzere hepimizi tembelleştirdi.

Bizler, oyun esnasında cığızlanır, itiraz eder mızıkçılık yapar oyuna renk katardık; oyun bittikten sonra da oynadığımız oyunların kritiğini yapar ve gelecek sefer oynayacağımız oyunda hata oranını düşürmeye çalışırdık. Bilgisayar oyunlarında cığızlanamıyor -mızıkçılık edemiyor- ve oyunun kritiğini de yapamıyorlar. Çünkü bu oyunlar tek başına oynanıyor ve karşıda bir insan yerine mekanik-cansız bir rakip bulunuyor. Bu yüzden yendiği için sevinip yenildiği için üzülüp de tatmin bulamıyor, yenme veya yenilmenin hazzını ve zevkini tadamıyorlar. Büyüdüklerinde kendi çocuklarına anlatacakları oyunları olmadığından çocuklarımız için üzülüyorum. Üzerimizdeki ölü toprağını atmanın bir yolu da canlı oyunlar oynamak. Bu yüzden evimizin önünde bilye oynayan çocukları görünce sevindim ve onlara taktikler bile öğrettim. Hepsine birden sordum ki “aşşık oynamayı biliyor musunuz?” yüzüme garip garip baktılar ve “aşşık ne ki amca?” diye sordular. Bir yandan bilye oynadıklarını gördüğüm için sevindim, öbür taraftan da aşığın ne olduğunu bile bilememelerine hayıflandım.

Umarım ki çocuklarımız yine o eski oyunları sorup öğrenir ve oynamaya başlarlar.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Referandum / Anayasa / Özgürlük / Ay Vakti
Yenilenmek… / Şeref Akbaba
Fark Etmenin Belirsiz Dalgaları / Necmettin Evci
Gazellerde Ramazan / Hilal Yılmaz
Ramazana Dair / Çiğdem Çam
Tümünü Göster