CEZADA ELİF SÖZÜ

190
Görüntüleme

6.Aşevinden çıktıklarında bir süre ilerlediler yanyana. Sağa döndüler, sola döndüler, düz gittiler… Ama nerede olduklarını bir türlü çıkaramadılar. “Hiçbir yer tanıdık değil” diye mırıldandı Ayşemin ve “Tek bir kul yok ortalıkta, bu nasıl bir dergâh?” Sinirinden çatlamak üzereydi; kimseye bir şey soramadığından, saraydan çıktı çıkalı konuşacak bir kişiyle bile karşılaşamadığından, saray dışındaki hayatın içine bir türlü giremediğinden… “Kaldığımız odayı bulsak da eşyalarımızı alıp kaçsak bu garip yerden” dedi ve aklına bir şey gelmiş gibi olduğu yerde duruverdi. Kendi etrafında bir dönüş yapıp bütün çevreyi yokladıktan sonra, binaların kapalı pencerelerine, kapalı kapılarına, sessiz avlularına baktı teker teker. “Bu evlerde yaşayanlar vardır mutlaka” diye düşünüp yüzünden hafif bir tebessüm, gözlerinden bir parıltı geçti. İşte tam o tebessümün ardından var gücüyle bağırmaya başladı: “Kimse yok mu? Nerede bu dergâhın sahibi? Neredesiniz?” Daye onu susturmaya çalıştı, ellerini kollarını yakalamayı denedi, ağzını eliyle kapatmaya bile yeltendi, bu densizliğin önünü kesmek istedi; ama nâfile. Ayşemin aynı cümleleri biri çıkıp da karşısına dikilene kadar tekrarlamaya kararlıydı. Durdu. Daye’ye baktı anlık. “Bekle” dedi, “Nasıl da bir bir çıkacaklar kafeslerinden de tam buraya gelip önümde duracaklar.” O kadar emindi olacaklardan. Devam etti aynı yaygarayı koparmaya, dakikalar uzadıkça uzadı, uzadı ama nereye kadar, birden tıkanıp kaldı. Son bir hamleyle içinde kalan belki son nefesle, “Sesim kısıldı” diye fısıldayabildi. Şırıl şırıl akan suyun yanına gidip çömeldiğinde buz gibi suyu avuçlayıp yüzüne serpti, kuruyan boğazını yumuşattı. Yemek borusundan inen soğuk suyun akışını hissetti. Bir evin arka tarafından bir çocuk koşarak gelip yanında durduğunda, daldığı su safasından uyanıp farkedemedi bile. “Seni çağırıyorlar” dedi birden ve der demez nasıl koşarak geldiyse yine koşarak uzaklaştı çocuk. Evin köşesinde gözden kaybolduğunda daha Ayşemin sözleri yeni yakalamıştı. “Koş Daye, çocuğa yetişmeliyiz” diyerek eteklerini ayaklarına dolanmasın diye hafifçe havaya kaldırarak koşmayı denedi. Denedi; ama hep yatmaya, hep hazırda yaşamaya, hep yumuşak hareketlerle davranmaya alışkın olduğundan, bir de önceki gün geçirdikleri yolculuğun yorgunluğunu hâlâ atamadığından üçüncü adımda soluksuz kaldı. Daye onun bu hayat tecrübesizliğine, kendini bilmez hoyratlığına, nasıl da sığ kalışına, saray kuralları dışında hiçbir şey bilmeyişine, her sözünde küçüklüğüne, her adımda tökezleyişine, cahilce diklenişine, her hâlinden akan zayıflığına baktı uzaktan ve içini çekti üzülerek. “Bu ceza, nasıl da ağır!” diye mırıldandı. Ayşemin daha evin köşesine bile yetişememişti. Çocuk bu sürede kaç sokak değiştirmişti kim bilir. Daye dayanamadı onu böyle sefil görmeye, bir koşu sokuluverdi yanına. “Seni çağıranları buluruz merak etme, biz bulmazsak da nasılsa onlar bizi bulur. Yeter ki sen âni kararlar verme. Ölçüp biçmeden, uzun uzun düşünmeden aklına ilk gelenle öne atılma. Düşün. Tart kelimeleri, kur cümleleri, içlerinden en uygun olanı seç ve sadece onu söyle. Sen kimseye gitme, bırak onlar gelsin. Sen inciten olma, incinendir Hakk’ın merhametine mazhar olan. Ne olur sıradan olma!” Daye çaresizliğinden, sevdiğinin incinmesine tahammülsüzlüğünden çırpınıyordu derin sularda. Ayşemin kalakalmış onu dinliyordu. Dinliyordu da anlıyor muydu? “Gidelim” dedi sadece onca sözün üstüne, buz gibi. Daye bunun, “Bu kadar yeter” demek olduğunu çok iyi biliyordu. Ardına düştü. Yine takıldı peşine çaresiz. “Ben de bu esâretten kurtulmak istiyorum” diyecek kimsesi yoktu. O kadar yanlız, o kadar savunmasız, o kadar zayıftı. “Ben de bu cezadan kaçmak istiyorum.” Ayşemin’i bıraksa o dakika, o dakika çekip gitse; ama nereye, hiç bilmiyordu. Öyle bir yer yoktu. Öyle bir yer belki hiç olmamıştı ve belki de hiç olmayacaktı. “Ben de gitsem, bir başıma…” Bu düşüncenin getireceği cümlelere devam edemedi. Tıkanıverdi. Sanki soluğu kesiliverdi. Söz veren o değil mi idi? Şah’a verdiği sözü geç, o kendi kendine Ayşemin’i yalnız bırakmamaya karar vermemiş mi idi? Bu ceza kimindi peki? Ayşemin’in cezası, Daye’nin yıllar önce başlayan cezasının sadece bir uzantısı değil mi idi? Cezaların başlangıç tarihi vardı da, bir bitiş tarihi hiç olmayacak mı idi? Burada yetmeyecek, öte âlemde de mi sonsuzca sürecekti? “Allahım, sen koru!” diye mırıldandı düşündüklerinden dehşete kapılarak. “Allahım, sen muhafaza et!”, “Allahım, sen merhamet et!”, “Allahım, sen ferahlat yüreğimizi, sen soğut içimizdeki yangınları, sen ol bize yoldaş, sen koru bizi karanlıklarda boğulmaktan, sen sev bizi…!” “Mırıl mırıl ne mırıldanıyorsun yine Daye?” diye ardına dönüverdi Ayşemin. “Yürüyelim biz, karşımıza neler çıkacak görelim” diyerek sözü değiştiriverdi Daye. Ondaki hiddeti, bu âni değişikliğin nedenini, git gide sertleşen hareketlerini anlayamıyordu. “Ne bekliyordu ki sarayın dışında, ne ummuştu da o umduğunu bulamamıştı?” diye sordu kendi kendine. Küçük bir köyü andırıyordu dergâh. Şimdi kısa dar sokaklardan geçiyorlardı. Sağlı sollu bahçeli evler ahşaptan yapılmış yazlık köşklere benziyordu. Sabah sessizliğine kuşların cıvıltısı karışırken ne bir insan çıktı kapı önüne, ne bir çocuk kahkahası ulaştı kulaklarına. Bir maketi andırıyordu burası. Görsün, içinde gezsin diye birileri yapılmıştı sanki. Ayşemin’in sağlı sollu bakmaktan başı dönmeye başlamıştı. “Sıkıldım ama ben” dedi. “Bir insan da bu kadar uğraştırılmaz ki.” Bunalmıştı. Neredeyse yeniden bağırmaya başlayacaktı. Vazgeçti. Bir el tutuvermişti de onu kolundan ve “Şimdi başla kendini görmeye” diye fısıldamıştı sanki. Duruverdi. “Sen de duydun mu?” diye soruverdi. Daye kuş cıvıltılarından, sabah rüzgârının yapraklarda çıkardığı hışırtıdan başka bir şey duymamıştı. “Duymadım” dedi. “Burası garip bir yer dadı” dedi usulca Ayşemin. Korku dolu gözlerle etrafı kolaçan ediyordu. “Biri bir şey dedi. Bizi izliyorlar.” Daye’nin ellerine atılıvermişti. “N’olur gidelim buradan. Korkmaya başladım ben.” “Tamam, gidelim” dedi Daye ellerini sıkıca tutan elleri hiç bırakmayacakmış gibi sıkarak. “Boşver eşyaları, çıkışı bulalım hemen.” Yolculuğun seyrini belirleyen Ayşemin mâdem, onun isteklerini yerine getirmeli zaman kaybetmeden. Aynı ses, “Nerede olduğunu bilmeden gidemezsin” diye fısıldarken Ayşemin’in kulağına, onun ince yüzünde renk bırakmamıştı şimdi. Olduğu yerde durdu. Yine etrafına hızla bakındı. “Cesur olmalıyım” diye mırıldandı. Daye’nin elini bırakmıştı. Gözlerindeki korku hızla olmasa da kaybolmaya başlamıştı. “Biz onları bulamıyorsak, bekleyelim de onlar bizi bulsun” dedi. Ağaçların arasında oturabileceği bir yeri gözüne kestirip o tarafa yürümeye başladığında, Daye “Hiçbir şey anlamıyorum ben, bu nasıl değişiklik böyle” diye soruyordu kendi kendine. Çaresiz izledi. Erik ağaçları beyaz beyaz çiçeklenmişti. Şimdi öyle bir manzaranın içindeydiler ki Ayşemin kendisini bir minyatür içine gizlenmiş gibi hissetti. Çiçekler pembe-mor-mavi salınıyordu etek uçlarında. Aralarında uygun bir yer bularak oturuverdi. “Bekleyeceğiz dadı, burada bulunmayı bekleyeceğiz.” Daye de mis kokular arasına kendisini bırakıverdi. Zaman ilerledi. Ayşemin içinde kabaran sabırsızlığı bastırmaya çalışırken sıkıntıdan sıkıntıya kaydı. Ofladı, pufladı. Yüzünü ağaçlardan çiçeklere, çiçeklerdem kuşlara, kuşlardan taşlara çevirdi. Sonunda dilinden döküldü beyit: Bende yok sabr ü sükûn sende vefâdan zerreİki yoktan ne çıkar fikr edelim bir kerre (Nâbi)

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

REFERANDUM / ANAYASA / ÖZGÜRLÜK / Ay Vakti
İNSANLIĞIN ORTAK VİCDANI / Üzeyir Süğümlü
CEZADA ELİF SÖZÜ / Naz Ferniba
SANCI KUYTU / Alâaddin Soykan
FİLİSTİNLİ ENESİN DERSİ / Muhsin İlyas Subaşı
Tümünü Göster