AYAKLARINDAN VESİKALI ADAM

193
Görüntüleme

Nereden geldiğini bilmeden yürüdü kalabalık fakat fikir ıssızı kaldırımlarda… Kalabalıklar üstüne geliyordu, slalomlarla kayan bir yıldız gibi savruluyordu. Yalnızdı. Aslında bir çoğuna göre arsızdı. Yürüdü sokak lambalarının altından geçerek, dilencileri süzerek ve yalancıları can kulağıyla dinleyen zavallılara üzülerek. Sanki bir ömür yürüdü. Kalabalıklar aslında bir yok oluş mu, yoksa yeni bir var oluşun pıhtılaşmış son anı mıydı? Yoksa aklından geçenler, fikir sadakasına muhtaç bir toplumu saran duygu kirliğini malumu ilam, densizliği ise israf-ı kelam mıydı? Yağmur sokağın bağrına bir kurşun gibi saplandı. Tüm hışmıyla sağanak halinde bıraktı kendini. İliğine kurşun yemiş esmer bir kadın gibi çırpındı. Yeşil gözlerini kapadı, yumruklarını sıktı, onunla birlikte sanki tüm şehirde sıktı. İnsanlardan kimi bir şemsiye altında aheste aheste, kimisi her şeyden geçmiş sırılsıklam umursamadan yürüdü. Kaldırımlar daha bir huzurluydu sanki, ağaçlar daha bir mutlu.Bir elinden arkadaşının karanlık hüznü diğerinden yağmur tuttu.  Ve çirkin sevgilisi fukaralık yine yanındaydı.  Hiç beklenmedik uzaktan gelecek bir misafirdi belki de umut. Kim bilir hangi saklanmışlıkların, ötelenmişliklerin ardındaydı. Bacağı sızladı, alışkın elleriyle bacağını sıvazladı. Ama her zamanki kadar umursamadı bu sefer bacağını. Düşler hep sahici mi olmalıydı? O zaman düşün ne anlamı vardı?  Ecel peşimizden koşturan aç ve azgın bir canavar mıydı? Cebinden çıkarttığı küçük aynasından kendine baktı, seyrek sarı saçlarını avuçlarıyla taradı. Yorgun gözlerini yumdu. Hayatın hazmı ne kadar da zordu. Umut getirmeyen günün güneşini, soğumuş demli çayına batırıp yutkunmak vardı. Bu yağmur yüklü gün niçin yine hüzünle başladı. Daha dün çay ocağında oturup çaycının ukala bakışlarına aldırış etmeden inatla demli çay isteyen yegâne dostunun bugün yoğun bakıma alınması zaten ele avuca sığmayan uçarı aklını hepten başından almıştı.Bir an önce hastaneye varmalıyım telaşıyla koştu. Aman Allah’ım bu ne kalabalık bu ne debdebe. Bu ne umursamazlık! Hastanenin önü, asansörler. Bu kalabalık? Sanki şehrin yarısı hastalanmışta diğer yarısı ziyaretlerine gelmiş. İnsan, diğer mahlûkatın nazarında şekilsiz bedeniyle aklını kutsayan yaratık! 6. kata çıkabilmenin bu kadar güç olabileceğini hiç düşünmemişti. Böylesi bir kalabalıkta birkaç asansörün bu işi başarması da imkansız görüyordu. Tüm ziyaretçilerde aynı garip telaş vardı. Acele etmeseler hastalarını bir daha hiç göremeyecekler sanki. Ya da bir çiçekçi çocuğun bahşiş umuduyla karışık siparişi bir an önce iletme, bu soğuk ve sanki acıdan harç edilmiş duvarlardan bir an önce kaçabilme gayreti. Sanki azıcık gülse, birisi alınacak belki bir hasta yakını kırılacaktı. Yüzündeki mütebessim ifadeyi değiştirdi. Herkes gibi acılı ve telaşlı bir ifade giyindi. İlk girdiğinde burnunu döven, ona bulantı veren hastanenin kendine has eter kokusuna iyiden iyiye alıştı. İnsanlar ellerinde aranjmanlar açılan asansör kapılarına doğru koşuşturuyor. Binemeyenler bu sefer eski yerlerini kaptırmamak için bir önceki kapıya dönüyor. Aman Allah’ım hastalığa ne gerek bunları görmek bile insanı hasta ediyor. Gözüne yan taraftaki personel asansörü takıldı. Yavaş yavaş yaklaşıp çağrı yaptı. Gelen sese karşılık az önceki personelin edasıyla karışık uyanık bir mahcubiyetle zemin dedi. Asansörü beklerken aklıyla bir kez daha övündü. Asansörün parlak, gri çelik kapısına bakıp kendini seyrederek üzerini düzeltti.  Kapıdaki bulanık görüntüsüne gülümseyerek insan kendini beğenmese çatlar ölürmüş gülüm diye fısıldadı. Asansörün parlak çelik gri kapısı aralandı. Biraz çekingen ama gayri ihtiyari bedenini asansöre taşıma gayretiyle kocaman bir adım attı. İçeride kaşları çatık, dudakları gülümsemeye hazır mavi gözlü, mavi bir adam ve sedyede boylu boyunca uzanmış sadece ayakları açıkta bir ceset. Sapsarı, kaskatı. Muhtemelen buz gibi… Başıyla selamladı. Beyefendi önce aşağıya morga inecek asansör diyen buğulu bir ses yankılandı. Morga, morga, morga… Adımını bir kez atmıştı asansöre, başıyla olur dedi sanki. Parlak çelik gri kapı kapandı. Işıklar hareketle kararıp aydınlandı. Bu an sanki dakikalar aldı. Bu mezar provası daracık kabinde ateşi karnında yeni çıkmış sıcacık bir ölüm vardı. Mavili adam alışık bir tebessümle, sahibi gelinceye kadar arkadaş misafirhanede sanırım daha rahat edecek dedi. Kim sahiplenirdi ki buz gibi bir ölüyü, eğer bu sahiplenmekse alır almaz niçin gömerler ki! Cesedin ayak başparmağı beline değdi.  Anlamsız bir korkuyla titredi ve yönünü döndü.  Her şey ne kadar da girifti. Bu asansör hangi mücerret noktaya iniyor. Ayaklarından vesikalanmış bu genç adam bunca bezirgândan, sevmişlikten sevilmişlikten sonra hangi soğuk mahbeslere giriyor. İple çektiği arzuyla istediği günler bu günler miydi? Bu gün kaç göz uykusuz kaldı, kaç göz onunla toprağa verecek umudunu. Sanki birazdan doğrulacak, ayak parmakları üzerinde fütursuzca dolanan, gür ve simsiyah kılları arasında yalanıp duran bu karasineğe okkalı bir tokat vuracaktı. Kalk be adam, ama kalkmadı işte. Bir karasineğe cürümün yetmeyecek mi! İçindeki insanı ayakta tutan sihirli iksir çekilip alınınca, o koskoca heybetiyle düşman ürküten, tuttuğunu koparan, celallenen beden ne kadarda aciz ve çaresiz… Sinek rahattı. Sanki yıllardır tanışırlarmış edasıyla parmakları birer birer dolaştı. Bazen hüznünü saklarcasına durup düşündü bazen ayaklarıyla gözyaşlarını sildi. Bir kâşif edasıyla, yeni keşfettiği ufuklara imzasını atarcasına yürüdü yürüdü… Ürkek bile değildi. Hayatta olmanın kendine verdiği gücün farkındaydı. Büyük olan değil hayatta kalan güçlüydü. Oysa sap sarı bir sonbahardı. Birer birer bırakıp yapraklarını sonsuzu avuçlayan hüzün mevsimi! Bundan gayrı her gün batımı toprakla sevişen altın sarısı gazellere sırdaş edecekti kendini. Her mevsim yaprak döken hayat ağacı, ansızın alıp da başını giden ruh, artık sana ne susuzluk ne ıslık çalan rüzgârlarla savrulmak var. Takatin kesilinceye kadar direnmekte yok artık. Ayak başparmağına plastik bir kelepçele tutturulmuş iğreti bir künye: Yavuz KUL. Sanki ilk kez rastlanmış endemik bir canlıyı etiketlemişler gibi. Ruhu uzun bir yola çıkmış bir adamın ayağındaki künye. Sanki peşinden kargoya verilecek bir emanet edasında. Kaskatı, kımıldamadan duran. Evet, beynimdeki vehimler birer birer açıldı sanki. Böylesi ağır bir yükle böylesi uzun bir seyahate çıkmak çok zor olurdu. Bu yüzden ki bu zahmetli iş hep arkada kalanlara ısmarlanmaktaydı. Uygun bir merasimden sonra emanet yerine teslim edilecek. Aslında giderken arkada bir takım izler bırakıp, bir anlamda alıştırarak yavaş yavaş çekip gitmek kalanların yüreğine su serpmekteydi. O hareketsiz, insanın içini ürperten soğuk beden konuşmayarak ben artık yokum, umudunuz kalmasın bende diyordu. İnsanlar ruhlarıyla beraber eyvallah etmeden cesetlerini de alıp ya ansızın çekip gitseler. Kim inanırdı öldüğüne… Açılan her kapının ardında, gölgesi düşmüş her ağacın altında, çalan her telefonda o var sanılmaz mıydı? Bu sancılı bekleyiş mahzun yüreklere nasıl bir azap olurdu? Aman yarabbi. Son seyahatine çıkan beşerin bedenini bırakıp da gitmesi ne büyük erdem! Alışkın olduğumuzu sandığımız ölümü kavramak ne kadar zor. Yar için bembeyaz bir kâğıda süslü yazılarla yazılmış bir mektupmuş ömür. Bir farkla, mektup sılaya varıyor ama zarf hala buralarda… Yavuz KUL; iğreti, kötü bir yazıyla yazılmış bir etiket. İlkokulda babasıyla güle oynaya yüzlediği defterlerine yapıştırdığı ‘şeker kız candy’ resimli etiketlere ismini böylesine özensiz mi yazardı? Yoklamalarda adı okunduğunda küçük kalbi serçe gibi kıpırdanıp heyecan basar mıydı? Adını ilk yazdığında ne kadar da sevinmişti belki de. Ruhunda deveran eden ve her defasında yüreğinden bir parça ısırıp acıtan zaman nasılda çalıyor sevdiklerini. Nasılda alıyor en müstesna yerlerde sakladığı sevgilerini. Çipuranın ucundaki balıktı işte, uçsuz bucaksız denizlerden çekilen. Biraz hırslı biraz baygın ama her kez gibi oltanın ucundaydı işte. Bir el onu çelik, gri kovanın içine bıraktı sanki. Daha önce çekilmiş bir balık çoktan teslim olmuş, yüzgeçleri yanda ters dönüp yüze vurmuştu bile. Ayağından vesikalı adama ilk ve son kez baktı. Sanki üzerinde küçük tatlı kız çocuklarının çığlıkları vardı. Yüzünden, sarı kıvırcık saçlarındaki kırmızı tokalarıyla kâküllerini topladığı, tükürüklü ağızlarıyla öpücükler konduran kızlarına bacaklarından salıncaklar yapan bir adamın hüznü aktı. Şu aynaya bakmak bu gün niçin bu kadar ıstıraptı. Aynaya bir baksa bu müstesna insan sanki ona göz kırpacaktı. Ah ayaklarında bebeklerine salıncaklar kuran adam korkusuzca nasılda bıraktın kendini böyle upuzun. Daha mevsimin ilk karı düşmedi, bebeklerinin heyecandan dili sürçmedi bile. Kalk diye haykırmak istedi. Kalk… Akıp giden ırmak yatağına bir daha dönmeyecekti. Gözünün önü karardı. Olup biteni tahayyül noktasında anlamak ve yaşadığı anı anlamlandırmak. İçindeki müsebbibi bilinmez eski yaralardan, gönül kırıklarından su alarak uçsuz bucaksız hayatın şavklarını seyrettiği ömrün derinliklerine ağır ağır gömülmekteydi. Örülmekteydi, dişlerini devamlı bileyen bir örümceğin ağının içerisinde. Aydınlık maskarası, uygarlık safsatası bir hayatı sindiremese de yaşamaya mecburdu işte. Ölüm aslında ansızın gelmiyor ki, niçin öyleyse bu anlamsız trajedi. Niçin bu kadar hazırlıksız oluşumuz. Hâlbuki ölüme ne kadarda aşinayız. Zihninde bu hadiseyle yep yeni, incecik bir elekten geçti. Duru bir bakış, katıksız bir samimiyet doladı boynuna. Bildik fakat lezzetine yeni vardığı bir sızı. Mançıka yemiş bir beyinden elenerek yüreğine düşen. Azgın aç köpeklerin köşeye sıkıştırdığı kar beyaz bir kedi yavrusuna dönmüştü ruhu. Mahzundu.  Umudun kırılan tutamağına tekrar tutundu. İyi ki o vardı. Ay ışığının yüzüne düşmesi gibi mi geldi sana ölüm. Yoksa kimsesiz gecenin en sessiz, senin en gafil anını mı kolladı. Tek başına oynanan son oyun. Güzel ölüm. Aslında ne güzel şey musallada tek parça ölüm. Dudaklarımızda kurak bir yarık bırakan sevimsiz gel git… Sırtında taşıdığı yumurta küfesindeki günahlarının ağırlığını hissetti. Otuz beş yıllık ömrünü hayatın sıcak denizlerinde, heves dehlizlerinde geçiren, aşkı şehvet diye tanımlayan fani. Hiç düşünmemişti oltanın ucuna bir gün kendinin de geleceğini. Taradığımız, yıkadığımız ceset üzerimize giyindiğimiz bir elbiseymiş. Şimdi sen akıl ettin bunu. Çıkarıp koydun bir kenara bu koca cüsseyi. Yanına sadece uhrevi vitaminleri alıp tebdili mekân ettin. Yiyen içen, aynada görünen yüzünün sadece bir suret olduğunu gördün. Ey ölümlülerin ölümlü şehri. Kucak açtığın bunca faniyle sende gelip geçicisin. Seninde mezarların var, insan mezarlarının altında. Bir gün sende bunca kalabalığa, görkeme ve debdebene rağmen yok olacaksın. Ve insan; hayatının hiçbir deminde bir göçmen kuş kadar bile özgür olamayan göçer. Hep ertelenmişliklerle, keşkelerle yaşanmış bir ömür. Bağımlı, sancılı. Bir ayağı kader çıkmazında diğeri hüzün denizinde batık. Her kanat çırpışında biraz daha aşağılanan, ufalanan doymaz göçmen. Onur, gurur gibi kavramlarla beynini törpüleyen kendini ve etrafını acıtan sancılı beşer. Hep kendini kanatan düşlere sevdalı. Hep kaçanı arzulayan, hep ruhunun doyumsuzluklarıyla avunan, sıcacık yaz dururken sonbahara sevdalı kaçık romantik. Çünkü sonbahar kendi ruhundan çekilmiş bir fotoğraf. Dokumacı kuşlarının kaçıştığı yarı çıplak ağaçlarda, dokunmadan düşen alıngan, rüzgârların okşadığı sarışın saçlar gibi savrulan yapraklar. İçimizdeki kaçık romantizmin sürüklediği hüzün. Umutlarını sonbaharlara erteleyen, korkularını cebinde gezdiren, hep ötekileşen, ötekileştiren bir kalp çarpıntısıyla bile histerikleşen göçmen. Kendisinin aşığı. Kendisinin yalancısı. Avda kendisi avcıda. İçinde ölüm olmayan efsane, çare aramayan bir tabip var mı? Aydınlıkta göremeyen yarasa güneşi suçlarmış. Arzulasa da, kaçsa da her nefsin ölümdür hakkı. Fanilik, yaratılırken ruhumuza üflenen aşikâr serpinti. Gücü, aklı ve ateşi kutsayan insan. Her şey başladığı gibi bitmiyor işte. Yüzündeki korkuyu bu kadar belli etme, ölüm yeni bir şehri görmektir belki de. Yaşadığımız hayat. Bir güvenin etrafına zevkle ördüğü kıymeti başkasına malum ipekten yalancı cennet. Biraz aceleci davranıp, kendini hapsettiği kozayı parçalayıp cennetsi şuaya gözlerini açsa, zarif, narin ve latif renklerle bezenmiş şaheser olarak kanat çırparak uçacak garip insan. Yalan dünyanın yalancı meleği olacak.  Oysa farkında bile değilken başına ördüğü kozanın, kelebekten bir melek hayali kurarak, bir zebanin elinde haşlanacak. Bakma böyle işe yaramaz yaramaz yattığına. Cesedini kaç kişi veli nimet bilecek. Yaşarken bir işe yaramadığını düşünen şu bedeninden kaç kişi nasiplenecek. Kimi kefen biçecek, kimi tabut kesecek, bir diğeri mezar kazacak, perşembesi, kırkı, elli ikisi… Çiçekçi solan çiçeklerinden çelenk yapacak, mermerci adını kazıyacak, tanıyacak beşer seni, belki de ilk kez arkandan iyi konuşacak bunca insan. Yüzüne söyleyemediklerini arkadaşlarına eş dost toplantılarında anlatacaklar. Eşin taze bir kocaya varacak. Biraz anan sırayı bozup da koyup gittin diye sana kızacak ve dahası sanırım bir tek kırmızı tokalı, kıvırcık saçlı kızların bu ayrılığa dayanamayacak. Büyüseler de yüzlerindeki hüzünde işlenmiş bir babasızlık olacak. Sende biliyorsun aslında farkındayım hiç yadırgamadın. Farkındasın. Şu yatışın umursamaz bir yatış. Bırakıp gittiklerinde yalnızlık çekme diye üzerine diktikleri kirli, iğreti lahitten tanıyacak insanlar seni. Sen sustun. Ama bana dil olup beni konuşturdun. Canından el çeken aklına geleni söylermiş. Nadide bir kelebek olup yüreğime kondun. Senin bakındığın bir peygamber çiçeği olmak isterdim yeşil gözlerimle. Ama sen yolcusun. Yolun açık olsun. Nuh’un gemisine binen dalgadan tufandan korkar mı? Etrafta siyaha çalan gri bir dönme. Koridorlarda yankılan anlamsız sesler. Alnında anlamsız bir ağrı. Açılmamak için direnen bir çift gözkapağı. Eliyle başını aradı, sesler git gide yaklaşıp anlam kazandı. —Abi bir bardak su, adam durup dururken bayıldı.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

BEN NÖBETTEYKEN / Mehmet Baş
BİR DERT, BİR ACI, BİR FERYAT… / Ay Vakti
DAĞLARA / Şeref Akbaba
ŞEHİD / Fatih Pala
BAHATTİN YILDIZ / Musa Kırca
Tümünü Göster