BİR GÖLGENİN KARANLIĞINDAN KURTULMAK MI?

211
Görüntüleme

Abdülkadir Budak, çıkarmakta olduğu “Sincan İstasyonu” dergisinde önemli bir konuya parmak basıyor ve şöyle diyor: “Son otuz-kırk yıl içinde ortaya çıkan şairlerin, yüksek sesle söyleyemediği ama içlerinde sıkça yinelediği cümle şu olsa gerek: İki büyük gölge, biraz çekilse üstümden! Kastettiğimiz iki büyük gölgenin biri, “Putları Yıkıyoruz!” diyebilen Nâzım Hikmet, ikincisi ise İkinci Yeni’dir bize göre. Bu iki büyük gölge altında serinlemenin giderek yakıcı bir hale dönüşmesi yani. Şair gelenekle, kendinden önceki şairlerle hesaplaşarak, çarpışarak, bir bakıma onları silmeyi demeyelim de, geçmeyi göze alarak yazar. Bu, bildik yarışın ötesinde bir yarıştır. Şiirin gelişmesi tazelenmesi, yeni damarlarda büyük kanlar biçiminde akması için de şart. Bugün Hâlâ hemen her fırsatta, her yazıda Nâzım Hikmet’ten dizeler anılıyorsa, başta İkinci Yeni’nin beş atlısı (T.Uyar, C. Süreya, E. Cansever, İ. Berk, E.Ayhan) olmak üzere, alıntılar yapılmakta ısrar ediliyor ve şiir görüşleri değişmez referanslar olarak görülüyorsa, Türk şiiri bundan kazançlı çıkmıyor olsa gerektir. “Nâzım Hikmet aşılamadı, İkinci Yeni aşılamadı” demek, buna inanmaya devam etmek şiirin geleceğine gönüllü kurulan bir tuzaktır. Parlamaya meyilli nice şair, biraz da bu gölgelerin karanlığa dönüşmesinden ötürü heba olup gitmiştir.” Budak, yakından tanıdığım, şiire iman etmiş bir şairdir. Hisar’da şiire başladı, sonra Varlık’a; o çizgide yayın yapan dergilere geçti ve onların eğiliminde şiirini sürdürüyor. Evvela kendisiyle ilgili bir tespitimi nakletmek istiyorum: Yukarıdaki metinde “Şair gelenekle, kendinden önceki şairlerle hesaplaşarak, çarpışarak, bir bakıma onları silmeyi demeyelim de, geçmeyi göze alarak yazar”, diyor. Bu kesimin temel anlayışı budur. Onlar için belki de doğrusu da böyledir. Ne var ki, “Gömleğim Leylâ Desenli” ve “Sevdanın Son Keremi” ve “İmzası Gül” isimleriyle kitap çıkaran bir adam, geleneğin kenarında değil tam ortasındadır. Çünkü geleneği besleyen ana damarlar bunlardır. “Leylâ, Kerem ve Gül” bunlarla sembolleşen şiir yapısıyla gündem oluşturan bir şair, buna rağmen, ‘gelenekle çarpışarak, savaşarak’ yol almak istiyorsa gelenekle değil bu defa kendisiyle çelişmektedir. Çünkü “Leylâ ile Mecnun” Arap mitolojisinindir. Üstelik Mecnun’un aradığı Leylâ’ya kavuşmasından sonra, ondan vazgeçip onunla sembolleşen Allah’ı arzuladığını söylemesi, yani bir anlamda Leylâ’sının “Allah” oluşu’nu Budak’ın bilmemesi mümkün değildir. “Kerem ile Aslı” ise “Leylâ ile Mecnun”un bir anlamda Türkleştirilmiş varyantıdır. Burada da, Kerem, Aslı’ya kavuşur ama onunla birlikte olamaz, düğmelerini çözerken ‘ah’ çekip yanarak küle dönüşür. Aslı da bu külleri saçlarıyla süpürürken tutuşup yanar. “Gül” ise, İslam kültüründe Hz. Muhammed’in remzidir. Budak, eğer kendisiyle çelişmiyorsa, o zaman bunları bilmiyor demektir. Bu önemli bir dikkat noktasıdır. Önce buna işaret etmekte fayda görüyorum. Gelelim, “karanlığa dönüşen gölge” meselesine. Gerçekten sol kesim, yarım asra yakın bir süredir bu gölgelerin altında bocalayıp durdu. Bunda meselenin aslı şiir kalitesi değildi. Özellikle Nâzım Hikmet, ütopik bir malzemeydi. Atatürk’e sırtını dayayarak ayakta durmaya çalışanlar, Atatürk’le mücadelesini ve Atatürk’ün mahkûm ettirmesini bir kenara bırakarak onu savaş malzemesi yapmak suretiyle hep Nâzım Hikmet’in kadavrasından faydalanmak istediler. Nâzım’ı tabulaştırmak suretiyle sistemle savaşıyor ve sistemin yok etmek istediği Nâzım’a sahip çıkarak ondan intikam almak istiyorlardı. Bu bir anlamda gönüllü mahkûmiyetti. Bakınız, reddettikleri ve hatta karşı cephede görerek düşman bile saydıkları bir sağ iktidar, yıllardır tartışılan, Nâzım’ın mezarını Türkiye’ye getirmeye karar verdi, bu defa Nâzımperestler buna da ‘hayır’ dediler. Niye? Bir istismar vasıtası ellerinden alınmış olacaktı. Böyle bir kaynağın kurutulmasını istemiyorlardı. Anlaşılan o ki, onlar için Nâzım Hikmet, hedef değil vasıtaya dönüşmüş görünüyor. Bu güçlü vasıtayı da kaybetmek istemiyorlar. Abdülkadir Budak, bu gerçeklerin kalın çemberi içinden çıkarak bir başkaldırı hareketi başlatmak istiyor. Aslında şiire inanmış bir adamın bu davranışına saygı duyuyorum, hatta bunu ciddi bir kahramanlık sayıyorum. Başarabilir mi? Eğer Nâzım’ın gölgesinde yukarıda söylediğimiz gerçekleri ideolojik bir sopa olarak kullananlar ile gönüllü şiir perisi olarak kalmak isteyenler izin verirse belki, vermezlerse, eline bir ateş topunu almış görünüyor. Artık onu yere atamaz da… Yeri gelmişken bundan yirmi yıl öncesine uzanan Nâzım Hikmet meselesinde benim Cemil Meriç’le yaşadığım bir tartışma vardır. Ondan burada söz etmek isterim: Türk edebiyatının durumunu ve özellikle de şiirimizin geleceğini aydınlık görmediğini söyleyen Cemil Meriç, Nâzım için şöyle der: “Nâzım tanıtıcısı olduğu yeniyi, yeni bir sesle haykıracak, nesirle nazmı karıştırarak, Kitab-ı Mukaddes’in dalgalı ve seci’li üslubunu hatırlatan bir dil yaratacaktı. Başka bir deyişle hem şiirde, hem düşüncede Müceddid. Bence Türk şiiri Nâzımla biter. Avrupai düşünce Nâzım’la başlar.” Bu görüşe itiraz ettim: “Nâzım’la Türk şiirini bitirdiğiniz zaman, Nâzım’la yola çıkan ve ondan sonra yetişen bütün şairleri yok sayıyorsunuz. Nâzım’ı yüceltmek uğruna bir milletin edebiyatını tümüyle mahkûm edemezsiniz. Buna hakkınızın olmadığını düşünüyorum”, dedim. Bana gönderdiği ve Jurnal’ın 2. Kitabına (s.337.) aldığı mektubunda; “Bunun abartılı bir ifade olduğunu” kabul ediyor, ama yine de Nâzım’dan vazgeçmiyordu. Kendine göre haklı sebepleri vardı; Cemil Meriç’e göre, Nâzım’ı güçlü kılanın da şakirtlerinin onu aşma çabası göstermemeleriydi. O mektubun bu konuyla ilgili bölümünü buraya aynen alıyorum: “Nâzım Hikmet’e geçelim. Senelerce büyük bir tedirginlik duyarak okuduğum bu şairin başkalarında rastlamadığım hususiyetleri var. Bir defa, dilini çok iyi biliyor. Aruza aşinadır. Kullandığı serbest Nâzım aruzun bütün imkânlarından faydalanır, orkestralaşan bir vezindir bu. Şair, çağının bütün düşünce hayatına oldukça açıktır, yani döneminin en çok okumuş insanlarından biridir. Samimiyetinin, buna cesaret de diyebiliriz, tehlikelerini uzun mahpusiyet yıllarıyla karşılamış ve hep kendisi kalabilmiştir. Şiirimizin Nâzım’la sona erişi şüphe yok ki çok aşırı bir iddia. Ne var ki aydınlığa büyük ihtiyacı olan zamanımızda, şiirin büyük bir yeri olmayacağı düşünülebilir. Nitekim edebiyatını iyi bildiğim Fransa’da Baudelaire ve Rimbaud’dan sonra büyük şair gelmemiştir bence. Hele bizde nâzımperestlik ancak bir çocukluk hastalığı diye vasıflandırılabilir. Mevlana’dan Hafız’dan, Baki Yahya Kemal’den sonra kelimeleri aynı talâkat ve aynı musiki içinde ebedileştirmeğe kalkmak mümkün müdür bir, lüzumlumudur iki? Dilimizin bugünkü durumunda üstatlarımızın yükseldiği irtifaa çıkmak kabil değildir inancındayım. Amaç, güzeli yakalamak olduğuna göre nazmın imkânlarından vazgeçerek daha bayağı ve daha az şairane olan nesire başvurmak neden caiz olmasın? Şiirde “orta” yoktur, musikide olmadığı gibi. İlham Rabbani bir mazhariyet olduğuna göre, bu mevhibeden nasibedâr herkes kıyamete kadar şiire iltifat edecektir. Yalnız, büyük seleflerini tanımak, onların dolaştığı şahikalardan haberdar olmak, keşfedilmemiş kıtalar varsa o kıtaları fethetmeğe çalışmak, kendine saygısı olan her kalem sahibi için bir dürüstlük borcudur. Tekrar ediyorum, şiirleriniz büyük vaatler taşıyan birer goncadır. Bu goncaların muhteşem birer gül olması için evvela kendi edebiyatınızı, sonra da dünya edebiyatını çok iyi bilmeniz yetecektir sanıyorum. Şiirin dünya durdukça var olacağı, romantizmden bu yana defalarca söylendi. Buna inanmışım veya inanmamışım, hiçbir önemi yok. Her çağın kendine göre bir şiir dünyası olacaktır. Mesele Amerika’yı yeniden keşfetmeğe çalışmak değil, büyük üstatlara layık olabilmek için onları yakından tanımak ve dilimizin -kısıtlı da olsa- bütün imkânlarından faydalanarak kendi sesini duyurmağa çalışmaktır, Ben yaşlı bir okuyucunun alışkanlıklarına bağlıyım. Toplumdaki zevk değişikliklerini izleyemeyecek kadar taşlaşmış bir idrak içinde bulunabilirim. Üzülerek itiraf edeyim ki, son çeyrek asrın şiir hayatını pek cılız buluyorum. Bu mahkûmiyet kararının mucip sebepleri var şüphesiz. Önce dildeki sefalet, sonra irfan yokluğu, sonra insanı insan yapan ideallerin eski zindeliğini kaybetmiş olması.” Putların gölgesinden çıkıp kendi aydınlıklarına sığınmak isteyenler, burada anlatılanların çok ince ve derin bir muhasebesini yapmalıdırlar. Cemil Meriç, kendi doğrularını söylerken eğip bükmeden doğrudan yazan bir insandır. Onun bazı görüşlerine katılmasam bile söylediklerinin çoğunda hayatımızın, kültürümüzün ve özellikle de şiirimizin birçok gerçeğinin parmak izlerini bulmamız mümkündür. Türk şiirinin bir kanalını oluşturan bu kesimin, böyle bir hesaplaşma içinde olmasının artıları ve eksileri bir kenara, şiirimize bütünüyle bakarsak, şairler şiirleriyle güçlerini temsil ederlerse, hiçbir şairin varlığı diğerini etkilemez, etkilememelidir, ama bunları birer ideolojik mite dönüştürürsek işte tehlike o zaman başlar. Nâzım Hikmet; “Putları Yıkıyoruz” diye ortaya çıktı, kendi döneminin Şairi Azam’ı Abdülhak Hamit için bu ifadeyi kullandı. Onu yıktılar, aslında onu onlar mı, toplum ya da bizatihi kendisi mi yıktı bu bile tartışılır, ama sonuçta o put yıkıldı. Bu defa da onun yerine Nâzım’ın Put’u ikame edildi. Şimdi Abdülkadir Budak da Nâzım’ın Putu’na karşı savaş meydanında… Başarabilir mi, onu bilemiyorum? Onun yerine, ucuz bir kahramanlık yapıp kendisinin ya da bir başkasının putunu koymayacaklarsa gönlüm başarmasından yanadır. Çünkü Nâzım’ı yıkmak demek ondan daha güçlü şiir yazmak demektir. Bence put yıkıcıları önce bunu başarsalar herhalde çok daha kolay öne geçebilirler. Hangi dili ve sesi kullanırsa kullansınlar, bu şairlerin başarısı kültürümüz için elbette bir kazanç olacaktır!

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

BEN NÖBETTEYKEN / Mehmet Baş
BİR DERT, BİR ACI, BİR FERYAT… / Ay Vakti
DAĞLARA / Şeref Akbaba
ŞEHİD / Fatih Pala
BAHATTİN YILDIZ / Musa Kırca
Tümünü Göster