HOLLYWOOD’DA MUHALİF BİR YÖNETMEN: BRİAN DE PALMA

165
Görüntüleme

Amerikan sinemasının yeni Hollywood jenerasyonu içerisinde Martin Scorsese, Sydney Pollack, Mike Nichols, gibi yönetmenlerin arasında ünlü yönetmen Alferd Hitchcock’un takipçiliğini yapan Brian De Palma da yer almaktadır. De Palma, kendine has üslubu, savaş karşıtı söylemi, kan ve şiddeti teşhirci tarzda ele alışıyla Hollywood’un bilindik yönetmenlerinden ayrılıyor. De Palma’nın en dikkat çekici yanı ise ABD yönetimine karşı muhalif tutumudur.Brian De Palma, 11 Eylül 1940’da Amerika Birleşik Devletleri’nin New Jersey Eyaletinde dünyaya geldiğinde dünya yeni bir cihan savaşını yaşıyordu. Ünlü yönetmenin çocukluğu Philadelphia’da geçti. De Palma’nın sinemaya olan merakı üniversite yıllarına dayanıyor. O yıllarda sinema dünyasında Orson Welles, Alferd Hitchcock, John Ford, Frank Capra gibi bugün klasikleriyle tanıdığımız usta yönetmenler yer almaktadır. De Palma, kimi eleştirmenlerce sinema tarihinin en iyi filmi kabul edilen Orson Welles’in “Citizen Kane/Yurttaş Kane” ve Alferd Hitchcock’un “Vertigo/Ölüm Korkusu” filmlerinden çok etkilenir. Bu etki, kendisini kısa metrajlı filmlere yönlendirdiğinde Colombia Üniversitesinde fizik okuyan sıradan bir öğrencidir Brian De Palma.Sinemaya olan ilgisiyle Sarah Lawrence College’e geçiş yapan De Palma tiyatro alanında eğitimini sürdürürken 1962 yılında ilk uzun metraj filmi olan “The Wedding Party”in çekimlerini tamamladı. Ancak film kimi aksaklıklar yüzünden ancak 1969 yılında gösterime girme şansı buldu. “The Wedding Party”de çalıştığı oyuncular arasında ilerleyen yıllarda adından sıkça söz ettirecek Robert De Niro da yer alır. Beyazperdede gösterilen ilk De Palma filmi ise “Murder a la Mod” olmuştur.1973’te gösterime giren “Sisters” ise yönetmenin ustalığa geçişine bir nevi hazırlık olarak görülür. Bu filmde Alferd Hitchcock’tan etkilendiği oldukça bellidir. Filmin müziğinde Hitchcock’un müzik editörü Bernard Herrmann ile çalışan De Palma bu etkilenmeyi hiçbir zaman inkâr yoluna gitmedi. Yönetmenin Hitchcock’tan etkilenmesi sadece bu filmle sınırlı görünmüyor. De Palma aradan uzun yıllar geçse dahi birçok açıdan ustasının yolunu ısrarla sürdürür. Bugün itibariyle filmlerinde yakaladığımız gerilim zevkini hiç şüphesiz sanatçı üzerinde emeği yadsınamayan Hitchcock’a borçluyuz. “Sister” filminden hemen sonra gösterime giren “Phanton of the Paradise” yönetmene Avoriaz Film Festivalinde büyük ödülü kazandırdı. Artık sinema dünyasında kendi çizgisinde seyreden ve yavaştan kendi sinema dilini oluşturmaya başlayan bir author var oluyordu.1976 yılında izleyici karşısına çıkan “Carrie” De Palma’nın sinematografisinde unutulmazlar kategorisinde yer aldı. Ünlü yazar Stephen King’in romanından uyarlanan film halen en iyi King uyarlamaları arasındadır. Filmde kullandığı ekranı ikiye bölme tekniği sinemaya yaptığı katkılardan belki de en can alıcısıdır. İlerleyen yıllarda yönetmen bu tekniği zaman zaman tekrarladı. “Carrie”, oyuncularından Sissy Spacek ile Piper Laurie Oscar adaylığı getirirken De Palma’nın dünya çapında üne kavuşmasını sağladı.  Bu filmle birlikte kanlı sahneler, ağır çekimler, sonu tahmin edilemeyen hikâyeler, şüpheli karakterler ile De Palma gerilim türüne anlamlı katkılar sağlamaya başlayacaktı.Sinema tarihinde usta yönetmenlerin elinden çıkmış filmlerin tekrar çekilmesi hem çoktur hem de klasikleri kadar başarılı değildir. Genelleyici bu yargıyı ortadan kaldıran yönetmenleri sıralasak her halde ilk olarak Howard Hawks’ın 1932’de çektiği “Scarface”i 1983’te küçümsenemeyecek mükemmellikte çeken Brian De Palma’yı yâd ederiz. Howard Hawks gangster türünün zirvesinde bir ürün ile gönüllere taht kurmuştu. Hatta Hawks’ın filmi “tüm gangster filmlerine son verecek film” parolasıyla seyirci karşısına çıkmıştı. Tahmin edeceğiniz üzere tam ters bir etki yapan bu film, aradan geçen onca yıla rağmen kendi türündeki örneklere ilham kaynağı olmaktadır. De Palma’nın bu derece ciddi bir filmi tekrar çekmesi ve ilki kadar başarılı görülmesi yönetmenin işçiliğinin ne derece güçlü olduğunu gösteriyor. Bir de filmde Al Pacino ve Michelle Pfeiffer gibi oyuncuların karaktere can veren üst düzey performansları da görmezden gelmemeli.De Palma “Scarface”de ele aldığı ünlü gangster Al-Capone’un yakalanış öyküsünü konu edindiği 1987 yapımı “The Untouchables” seyir zevkinin üst sınırlarını zorlayıcı nitelikte. Filmde polis ekibine verilen ad (Dokunulmazlar) tam manasıyla ironik bir anlatım. Nitekim dokunulmazlar ekibinden James Malone’nın (Sean Connery) ölmesine karşılık, Al-Capone çetesinin sadece maddi kayıplarının olması bunu destekliyor. Başrolünü Kelvin Costner’ın (Eliot Ness) oynadığı film, polis müfettişi Ness’in hem Al-Capone hem de Polis Teşkilatı ile hesaplaşmasını sürükleyici bir üslupla işliyor. Al-Capone şehre yasak içki sokarken, polis teşkilatı buna göz yummakta, bununla da yetinmeyerek yasak olmasına karşın, polislerden kimileri içki satın almaktadır. Dönemin Amerikan sosyal yapısıyla ilgili çarpıcı gözlemlerin yer aldığı filmde, Al-Capone işlediği onca suçtan değil, maliye/vergi kaçırma suçundan mahkemeye çıkarılıyor. Final sahnesinde polis müfettişi Ness, içki yasağının kalkmasından sonra ilk yapacağı işin içki içmek olduğunu belirtirken yönetmenin kısıtlayıcı tüm yasaklara karşı olduğunu da öğreniyoruz. Tarihsel süreci içinde eritmeyi başaran kareler, kameranın anlatılan hikâyenin içine ustaca girdiğinin bir göstergesidir. Ayrıca polis teşkilatıyla ilgili eleştiriler de gerçeğe bir işaret niteliğindedir. Filmde sürekli işlenen “kutsal devlet” anlayışı ve “kanuna saygı” dikkat çekiyor. Al-Capone rolünü Robert De Niro gibi usta bir oyuncunun canlandırması da filme ayrı bir önem katıyor.De Palma’nın “Sisters” ile başlayan yükselişini sürdürdüğü diğer bir film 1989’da gösterime giren “Casualties of War/Savaşın Günahları” olup sinema tarihinde en sert savaş karşıtı filmler arasında yer almıştır. İnsanlığın kabul ettiği gerçek gösteriyor ki Amerika’nın Vietnam işgali geçen yüzyılın en acımasız askeri operasyonlarından birisi. Savaşın yüreğimizi dağlayan, içimizi sızlatan acılarını terennüm edip dursak tercüman olabilir miyiz yaşanmışlara? Hayır!“Casualties of War” belki de en acıtan yönünden yakalamaya çalışıyor savaşı. Vietnam Savaşında bir grup askerin Vietnamlı bir kıza tecavüzünü konu alıyor. Eriksson (Michael J. Fox) Amerikalı bir asker olarak gittiği Vietnam’da, on başı Meserve (Sean Penn) ve ekibiyle asayiş denetimine çıktıklarında, Eriksson’un itirazlarına rağmen girdikleri köylerden birisinden kız kaçırırlar. Eriksson hariç tüm birlik kıza tecavüz eder. Ardından çıkan arbede sonucu kız ölür. De Palma’nın gerçek bir olaydan uyarladığı kurgu film, tam anlamıyla gerçekleri gözler önüne seriyor. Dönemin tarihî izlerini, askerlerin psikolojik yapılarını görselliği de üst düzey olarak soğukkanlı bir anlatımla karelere döken film, savaşı hiç bilmeyenler için ciddi ipuçları vermektedir. Özellikle savaşa dair objelerin kadrajlarda iyice eritildiğini söyleyebiliriz. Bir de Michael J. Fox, Sean Penn gibi oyuncuların varlığı da sahici karakterleri oluşturmada De Palma’ya çok yardımcı olmuş.De Palma Amerikalı bir yönetmen olarak Vietnam’a dair gerçekçi bir filmi yaparken içinde yetiştiği toplumun refleksleriyle çözümün yine Amerika’da olduğuna işaret ediyor olabilir. Ancak sivil itaatsizliğin ciddi bir örneğini de bizlere sunuyor. Ve sahiden savaşın kötü bir şey olduğuna inanarak dizeliyor görüntülerini. Hollywood’da bu kadar dürüst bir yönetmen bulmak ne kadar mümkün?De Palma 1992’de ise en sevdiği aktörlerden biri olan John Lithgow ile bir kişinin karakter bölünmesini anlattığı “Raising Cain”i çekti. Bir yıl sonra kendi sinemasında zirve diyebileceğimiz “Carlito’s Way”i çekti. Bu filmde de Al Pacino ile çalıştı De Palma.1990’larda ustalığını herkese kabul ettirmiş olan Brian De Palma yüksek bütçeli yapımlara girişti. 1998’de çekilen “Snake Eyes” bu filmlerden birisidir. Filmin açılış sahnesindeki 14 dakikalık plan sekans, hareketli kameralarla çekildiğinden sıkıcılığı eritmeyi başarmış. Flashbacklerle geçmiş sahnelere dönüşse teknik açıdan filmi zenginleştiriyor. Polisiye filmlerin yükselen ve bir noktada kontrolden çıkan aksiyonu, De Palma tarafından kontrole alınmış, dingin çekimlerle ve açığa çıkmaya başlayan gerçekle de dizginlenmiş.Brian De Palma 2000’li yıllara geldiğimizde kendisinden beklenin altında yapımlarla çıktı izleyici karşısına. 2002’de “Femme Fatale” ve 2006’da “The Black Dahlia” bu çerçevede değerlendirilebilecek filmlerdir.2007’de izlediğimiz “Redacted” en yalın ifadesiyle daha önce sözünü ettiğimiz “Casualties of War”ın Irak versiyonu. Ancak bazı farklarla. “Redacted”, kurgu ile belgesel arasında gidip geliyor. İnternetteki savaş videolarından ilham alan film, Amerikalı askerlerin görev başında çektiği videolarından hareket ediyor ki bu, filme ayrı bir lezzet katıyor. Aynı zamanda De Palma’nın gerçekçi anlayışına katkı sağlıyor. Brian De Palma, filme güvenlik kameralarını ekleyerek, çeşitli medya gruplarının haber stillerinden örnekler vererek, medya üzerinde savaşın halini ele almaya çalışıyor.Filmde “Casualties of War” da olduğu gibi bir grup Amerikalı askerin Iraklı bir kıza tecavüzü konu ediliyor. Nitekim bu gerçek ve yaşanmış bir olay. Irak’ın sosyal hayatı ile ilgili gözlemlerle bezenmiş film, mekânsal açıdan Irak’ın puslu, sıcak atmosferini de iyi yakalamış. Filmin final sahnesinde ekrana akmaya başlayan savaş fotoğrafları, belgesele kaymış olsa da izleyici üzerinde derin etkiler bırakıyor.Hollywood’ın author yönetmenlerinden Brian De Palma yaşı yetmişe dayanmış olmasına rağmen hâlen film çekmeye devam ediyor. Bundan sonra hangi filmlerle karşımıza çıkacak, bilmiyoruz. Ama bugüne kadar yaptıklarıyla sinema dünyamızda unutamayacağımız isimler arasına girmeyi başardı. Hitchcock’un gerilimde başlattığı yoldan ilerleyen yönetmen Brian De Palma, filmleriyle bu türün ciddi örneklerine yer verdi. Kimi zaman hayal kırıklığına uğrattığı da oldu. Ancak yaptığı işlerde görsel zenginlik, teknik açılımlar hep ön planda oldu. Oyuncularının performanslarını mekân-oyuncu-zaman üçgeninde oluşturmakta kararlı davranan De Palma’nın başarısı herkesin malumudur. Bütün bunların yanı sıra Amerika’nın militarist müdahaleleri karşısındaki itaat etmeyen tutumu içinde bulunduğu dünya koşullarında takdiri hak ediyor.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

BEN NÖBETTEYKEN / Mehmet Baş
BİR DERT, BİR ACI, BİR FERYAT… / Ay Vakti
DAĞLARA / Şeref Akbaba
ŞEHİD / Fatih Pala
BAHATTİN YILDIZ / Musa Kırca
Tümünü Göster