SÖYLENENDEN

109
Görüntüleme

İslami çerçevede hicreti kavrayan, hicret öncesi ve sonrası sebepleri iyi analiz eden bir insan yolun ve yürüyüşün ne anlama geldiğini belirgin olarak bilir. Biz “oku” emriyle muhatap olan bir medeniyetin “oku” emrinin önceliğini kabul eden ve okumakla donanan bir düşüncenin, bir inancın sorumluluğunu taşıyoruz. Bu okuma ve hicret algılaması sonraki dönemlerde de bir damar oluşturuyor. Bu damar Endülüs’ ten Semerkand’a, Buhara’dan Tirmiz’e, Belh’den Anadolu’ya uzanan, ipek yolundaki Mevlana’yı, dahası Horasan Erenleri’ni; kendi güneşini, kendi aydınlığını, kendi doluluğunu kendi içinde oluşturan ve orada da gönlü esas alan ve bir kıvama erdikten sonra da “İnsanı Kamil” profilini oluşturan bir yürüyüştür. Yunus’u olan bir yürüyüş… Haritaya baktığımız zaman yol ve yürüyüşü ve yürümeyi daha iyi anlarız. Bizim böyle bir tarihimiz, böyle bir geçmişimiz var. Bizi aydınlatan böyle bir güneşimiz var. Zaman zaman işaret taşları değişse bile, yine zaman zaman bu önderler değişse de bunların oluşturdukları dünya, manevi âlem hiçbir zaman değişmemiştir. Bu mistik anlamda değil, düşünce anlamında da böyledir. Uzak Doğu’yu ve Asya’yı, vahyin merkezi Ortadoğu’yu katarak bunu ifade edebiliriz. Onlar zaten vardır ve iç içedir ve birbirini tarihi süreç içerisinde beslemiştir. Geriye doğru iyi bakmak geriyi iyi görmek lazım ki; baktıklarımız ve gördüklerimiz gönül medeniyetinden teşekküldür. Gönül medeniyetine mensup olan insanların hicretten başlayarak, Belh’ten Konya’ya Mevlana gibi yürüyerek en son “Seyr- ü Sülük” halinde hayatı tamamladıklarını görürüz. Bizimki de bir yürüyüştür ve daha yürümeyi öğrenen çocuk misalidir. Kültür-sanat ve düşünce alanında köşe taşı olacak çalışmaları, ürünleri inşallah bu oluktan su içen, bu arazi içerisinde kendisine yer edinmiş olarak büyüyen, istidadı olan insanlar göstereceklerdir. Duruş ise bizim çok önem verdiğimiz bir prensiptir. Bu günkü insanın problemidir zaten yerinde durmamak. Bir bakıyorsunuz ki birçok yetenek, birçok kabiliyet, topluma verimli olacakları alanlarda değil, ya da o kabiliyetleri doldurdukları alanda değil farklı alanlarda, zorlanarak ve istemeyerek bir takım çaba ve gayret içerisindeler. Bunun bilhassa son yıllarda bariz örneklerini görüyoruz. Kabiliyeti olan şu ya da bu şekilde kültürle, sanatla iştigal eden ve şu ya da bu şekilde akademik çalışmalar yapıp da belli noktalarda mesafeler kat eden, yani uzun yıllar emek harcamış insanlar oldukları yerde durmuyorlar. Çok farklı alanlarda koşuşturmalar yapıyorlar ama bunlar sırıtıyor. Bu değerler çok kolay yetişmiyor. Bütün arzularını, bütün isteklerini yerine getirdikten sonra o kabiliyet alanına geri dönüyorlar. Ama onlar bu dönüşlerinde yok olduklarını bir tarafa bırakın, diğer alanlarda edindikleri nüfuz alanını buraya taşımak istiyorlar. Bütün buların olması, yaşanması elbette ki doğaldır. Ama bir şey var ki, küçük şeyler de yapıyor olsak, bizim tabi ki duruşumuz önemlidir. İnsan kendi kişiliği ile, kimliği ile, telkin ettikleri ile, değer yargıları ve misyonu ile bir bütün oluşturur. Bizim zaman zaman ifade ettiğimiz ve yazılarımızda da dile getirdiğimiz bu duruşu sergileyebilmek için aklıselim ve kalbi emin olması lazım. Bunun “Asr-ı Saadet”te örnekleri vardır. Daha sonraki dönemlerde de örnekleri vardır. Bunun adı “aşk”tır. Bu aşktan sadece Mecnun’u, Kerem’i, Aslı’yı ya da günümüzdeki paçavra aşkları anlamayın. Aşkın bir değerden, bir aşk sözcüğünden bahsediyorum. O aşk sanatla, zanaatla, dahası kültürle mücehhez oluca, donanımlı bir vücut peyda oluyor ki, o da asırlara şamildir. Bunun en büyük örneği Mevlana’dır. Belh’ten Anadolu’ya yürüyen Mevlana‘da aşk olmasaydı 700 yıl sonra bütün dünya onun peşinde olur muydu? Bugün ki sıkıntımız aydının aydın olarak, sanatçının sanatçı olarak, siyasetçinin siyasetçi olarak, düşün adamının düşünür olarak, akademisyenin akademisyen olarak, öğretmenin öğretmen olarak; yani kişilerin temsil ettiği meslek- meşrep- kabiliyet ne ise o donanımda yerinde durmayı bilmemeleridir. Yerinde durma yönünde sabır göstermemelerdir. Erken ürün elde etme, erken bir yerlere ulaşma arzusu, farklı kulvarlara sokuyor insanları ve üretken insanlar kısırlaşıyorlar. Aksiyoner olan pasif, sançtı ruhu taşıyan seyirci, düşünce adamı farklı profilde olabiliyor.Kendimiz olmak esastır.Kendimiz…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

ÜŞÜYOR İNSAN / Ay Vakti
SÖYLENENDEN / Şeref Akbaba
CEZADA ELİF SÜKÛNETİ / Naz Ferniba
Gazze’nin Çocukları /
İLHAM ve DÜŞ(ÜN)MEYE AÇIK OLMAK / Necmettin Evci
Tümünü Göster