Kumsaldaki Babaannem

“Ohhh… Çok şükür Allah’ım. Harika bir sabah daha” böyle başlardı çocukluğumda günün ilk saatleri. Burnuma dünyanın en güzel kokusu kayısı ağaçlarından gelirdi. Koşar bakardım toprağın üstü kızarmış kayısılarla dolu. Eteğime toplar bir yandan da hiç görmemiş gibi yerdim. Babaannem (ebem) ocağı yakmış, sütü sağmış, süt çoktan pişmiş bizi bekliyor. Süt tavasının dibini sıyırmanın keyfi kaşığımda topladığım o sütün tadı bugün en güzel, en pahalı tatlılarda yok. Kahvaltıdan sonra amcam hepimizi toplar boy sırası yapar sabah sporumuzu yapardık.

Öğleye doğru üzüm toplardık bağlardan. Yan taraftaki çitin ötesine geçmek tehlikeliydi. Oysa oradaki gül bahçesi sarı, kırmızı, pembe, beyaz güller gelin diye çağırırdı bizi. O gül bahçesinin etrafa yaydığı o koku, o misk,  karşı koyamazdık bu davete. Işığa dönen pervaneler gibi dalardık bahçeye. Yasin amca elinde sopa bizi görünceye kadar bizim işimiz biterdi. Dedem çok uyarmıştı “beni çattırmayın şu mendebura” diye ama dinlemezdik gül toplamak, gül koklamak, gülebilmekti bizim için. Şurup yapardık güllerden, gül içerdik, gül sarhoşuyduk biz.

Sarıkızla, Gelinciği otlatmaya biz götürürdük. Tarlalardaki otlar, keloğlanlar, gelincikler, papatyalar, adaçayı, öküzdili… Deli ederdi bu kokular insanı. Bakardım babaannem hazırlanmış. Kumsala inmemiz gerekiyor, zamanı gelmiş. Ben en büyük yardımcısıydım onun. Çantamızı elimize alırdık düşerdik yola. Altın sarısı buğday dallarını yara yara inerdik sahile. Sahil, sıcak kumlar…

Ben terliğimi bile çıkartamazdım hayret ederdim nasıl bu kadar sıcak oluyor bu kumlar diye. Babaannem bir güzel kumu açar üzerinde uzun entarisi ile içine yatardı kumun. Elimde naylon kürek onu gömerdim, sadece başı görünürdü. Epey beklerdim başında sonra avuçlarımla üzerindeki kumu itina ile temizlerdim. “Dizlerime, ağrılarıma iyi geliyor kışın rahat ediyorum Ayla’m ”derdi. Bağ damına doğru yol alırken, bizim çay deresinin, yazın bir damla dahi suyu olmasa da ne çok işe yaradığını düşünürdüm. Haftada iki, üç kez giderdik babaannem ile kumsala. Onu sıcak kumlara gömmeyi seviyordum. Sanki bağ damı beş yıldızlı otel, çay deremiz konforlu sahildi.

Bostan tarlasına girip keleği, karpuzu taşa vurarak yemenin tadını siz bilir misiniz bilmem. Ben hala unutamadım. Unutamıyorum. Kendi çocuğum için üzgünüm. O bu güzelliklerin tadını bilmiyor maalesef. Bilemeyecek.

Çocukluğumda her yaz gittiğimiz o bağ çok büyük değildi. Çok büyük değildi ama içinde her şey vardı. Huzur, mutluluk, aşk, sevgi, saygı vardı. Orası dağın eteğinde küçücük bir yeşillik, bir vaha idi. Cennetten bir köşe idi orası. Çocukluğunu burada yaşamanın verdiği mutluluk, geride kalan o güzel hatıralar… Çocukken dünyayı oradan ibaret sanmak, sonra büyüdükçe büyüyen dünya… Hayatın gerçekleri, gurbet…

Şehre her girdiğimde gördüğüm dağın eteğindeki o güzel yerde şimdi beton binalar var. Üzüm bağları yerine taş bloklar, kayısı ağaçları yerine asfalt sokaklar. Bu şehir. Bu küçük şehir şimdi büyümüş. Eski güzelliklerden hiçbir şey yok artık. Olsun ben her yaz babaannemi o sahile götürüyorum. Son nefesime kadar da götüreceğim.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Üşüyor İnsan / Ay Vakti
Söylenenden / Şeref Akbaba
Cezada Elif Sükûneti / Naz
Gazze’nin Çocukları /
İlham ve Düş(ün)meye Açık Olmak / Necmettin Evci
Tümünü Göster