NİŞANLIYA MEKTUPLAR

153
Görüntüleme

Hiç beklemediği bir anda, hep beklediği biri çıkabiliyor insanın karşısına. Büyük aşklarda hep böyle olmuştur durum. Umutlar tam da tükenmek üzereyken, vuslat’a dair ütopyalar oluşturulmuş; sevgiliye kavuşmak için tek çıkar yolun bir başka boyutta var oluş olduğuna kanaat getirilmişken duyurmuştur sesini mutlu son. Aşk yürekte bir çocuk gibi, ayrılık sürdükçe, kavuşmak imkânsızlaştıkça büyümüştür sanki. Beklemenin aşka kattığı tadın farkına varan herkes, bunu doyasıya yaşamanın gayretinde olmuştur, çünkü ruhunun varlığını en iyi, en sahici böylelikle anlayabilmiştir. “Aşka hiçbir şey yetmez. Mutlusunuzdur; cenneti istersiniz; cennete sahipsinizdir; Tanrı’yı istersiniz.” Ve mutluluk, tanrı ya da yürekleri aşkta ve ayakta tutan, inanılan her ne ise, onun tarafından ansızın düşürülmüştür, bir cemre gibi… Aşkım cemresi düşmüştür yani; artık bahardır her mevsim âşıklara. Böylesine inançla, umutla beklemişti Victor Adèle’i. Ama mutluluk hiç de beklenmedik bir anda, ansızın karşılamamıştı onu. Aşkın gücüne, gerekliliğine inanıyordu çünkü ve her yeni günü, başından beri ‘Nişanlım’ diye yazdığı Adèle’e ulaşmak için çabalayarak geçirilecek bir başka basamağı olarak görüyordu yılların. ‘Çabalarımın sonucu ne olursa olsun, mutluluğum ve hayatım için ona erişmem gerekliyse de, ona layık olmak vicdanım için yeterli.’ Geceleri, mum ışığında, para yetiremediğini ve bu yüzden çok üzüldüğünü defalarca dile getirdiği kâğıtları tükeninceye dek masa başında, şimdi ölümsüzleşen, binlerce aşka ışık tutan mektuplar yazarak geçiren Victor Hugo’nun hayata ve aşka tutunma çabasına şahit oluyoruz “Nişanlıya Mektuplar”da. Tahmin edebileceğiniz gibi mektuplar Hugo’nun ölümünden çok sonra bir araya getirilip kitaplaştırılıyor. Kitabın henüz ilk sayfalarında yayıncıların şu cümlesi karşılıyor bizi: ‘Muhakkak ki sevgilinin dışında, başkaları tarafından okunulması için yazılmamışlardı bu mektuplar.’ Bu gerçeği mektuplarda, Hugo’nun Adèle’den, mektupları okuduktan sonra yakmasını istemesinden de rahatlıkla anlayabiliyoruz. Yazarların ölümlerinden sonra, özel hayatlarına dâhil olan mektuplarının okura sunulması edebiyat çevrelerince tartışagelmiş bir konudur. Böyle bir aşkın tüm sürecini birinci elden dinlemiş olmak paha biçilemez elbette ancak, bu aşka saygı göstermenin tek çıkar yolunun da, sadece Adèle için yazılmış olduklarından mektupların hiç yayınlanmamış olmaları gerektiği olduğunu düşünüyorum ben. Öylesine samimi ki ifade edilenler, kitap bitsin istemiyorsunuz. Bir yandan heyecanla, sanki size yazılmışlar gibi bir sabırsızlıkla hemencecik okuyup bitirmek, tekrar tekrar okumak istiyorsunuz; öte yandan, her bir ilan-ı aşk tuttuğunuz kâğıda yayılıp ellerinizi yakıyor sıcacık var oluşuyla, mürekkepleri dağıtan gözyaşlarını hissediyorsunuz. Ve bu düş bitsin istemiyorsunuz. Eliniz titriyor her yeni sayfayı çevirdiğinizde. “Ruhumda büyük bir yetenek gizli, sevme yeteneği bu ve tamamen sana adanmış; çünkü senin için hissettiklerimin yanında, dostlarıma, aileme, takdire layık ve zavallı anneciğime hissettiğim sevgi hiç kalır. Onları dostların, ailenin, annenin sevilmesi gerekenden daha az sevdiğimden değil bu; ama seni, yeryüzünde hiçbir kadının sevilmediği kadar sevmemden ve bu sevgiye senin kadar kimsenin layık olmamasından…” Tarihin en büyük edebiyat dehalarından birinin, yazın hayatının her anında ondan eserler barındıran sevgisinin büyüklüğünde ne kadar haklı olduğunu, Adèle’i hiç tanımamış olmamıza rağmen kabulleniyoruz. Çünkü aşkın tek nedeni, ona inanıyor olmaktır; varlığına inanıyor olmak… Mektuplar bize bunu öğretiyor. Hugo; yetenek, diyor böylesine sevebiliyor olmasına; sevme yeteneği! Resim yapabilmek ya da şiir yazabilmek gibi bir yetenek değil bu hiç şüphesiz. Kendisini anlamlı kılan, hayatı yaşanmaya değer ilk ve en önemli şey, iltifat etmeye bile utandığı ‘nişanlısına’ duyduğu aşk, ona göre… Ve o yaşamaya değer bir aşk arayarak geçirmiyor hayatını; aşka layık olmaya çalışıyor, bu duyguya yaraşır olmaya adıyor tüm çabalarını. ‘Beni hatalarıma karşı acımasız yapan, sana layık olma arzusu… Adımın yanına koyacak bir unvan aradıysam, bu adı bir gün senin de taşıyacağını düşündüğüm içindir.’ Milyonlarca insan dünyanın dört bir yanında, farklı coğrafyalarda, hep en sevgililere, hep en büyük olan aşklarını, itiraf ederken, aşkı da tanımlarlar. Bir mektubun ‘en iyi düşünülmüş’ son cümlesi ya da bir şiirin kafiyesi olarak tanımlanıp durur aşk; tanımlanmasının imkânsız oluşudur aslında insanı bu çabaya iten en çok da. Victor Hugo, aşkı, hissettiği bu duyguya olan tüm yakınlığına, ensesinde duyduğu nefesin gerçekliğine rağmen, tanımlamamıştır. Zira aşkı sınırlayan, anlamını yitiren ilk şeydir, onun ne olduğunu anlamaya, onu tanımlamaya çalışmak! Aşkın aslında ne olmadığıdır farkında olunması gereken ya da aşkın bir insana yaptırabildikleri, kişinin aşk uğruna neler yapabildikleri… “Gençlikte bedenlerin birliği ruhların birliğini pekiştirmeye yardımcı olduğu gibi; yaşlılıktaysa bu kez, her zaman diri ve bozulmaz kalan ruhların birliği, bedenlerin birliğini güçlendirir ve bu ruh birliği ölümden sonra da sürüp gider.” Ya bu ayrılık bir kader olmasaydı aşklarında? Acı çekmeden, istedikleri gibi, duygularının olgunlaştığı ilk anda birliktelikleri mümkün olsaydı; o zaman Hugo tüm bu serüvene, mektuplara konu olan duygu yoğunluklarına kahraman olabilecek miydi? Hayatını anlamlandırması, sevebilme yeteneğini son noktasına dek zorlaması mümkün olacak mıydı? Bunu tahmin edebilmenin imkânı yok ama Adèle’le kavuştuktan, ‘mutluluktan’, ruhların birliği hayat bulduktan sonra, ölümün ötesine dek sürebilip sürememesi, kanıtlamaya yeter herhalde bu süreci. Hugo, ayrılığı aşka layık olmak için ‘gerekli’ bir süreç olarak görmüştür. Acı onu yıprattıkça, bağışıklık da kazandırmıştır bir bakıma. ‘Mutluluklarını bozacak hiçbir şey olmadığında, belki de aşklarını daha iyi hissedebilmek için, acılarını kendileri yaratmak ihtiyacındadırlar sanki.’ Bir aşktan, hele böylesi bir aşktan bahsederken, ‘en’ ile başlayan çok fazla sıfat kullanıyor insan. Bense, her aşkın en büyük olduğunu düşünüyorum. Ve bir aşkın, bir başkasıyla karşılaştırılmasını ya da bir sevgilinin bir başkasıyla; bir saygısızlık, bir hakaret olarak yorumluyorum. Belki de Hugo’nun sevebilme yeteneği herhangi birimizinkinden fazla değildi. Yalnız şu bir gerçek ki, kendi aşkını bu kadar etkileyici ifade edebilmiş, kelimelere dökebilmiş tek insan belki de Victor Hugo’dur! ‘Bana ağır gelen mevcut andan kurtulmak için, seni son görüşümün hatırasını gözümde canlandırmak ya da seni ilk göreceğim anın umuduna sarılmak zorunda kalıyorum.’            Henüz 2004’te, daha 17 yaşındayken, tam da sınıf arkadaşıma platonik bir aşk beslerken okumuştum Hugo’nun Adèle’e mektuplarını. Bir ders kitabı gibiydi benim için; kendi içimde anlamlandıramadığım her şeyi dolaylı bir dille anlatıyordu bana. Ve ben de aynı cümlelerle, ‘sevebilme yeteneğim’ ile çıkmıştım sevgilinin karşısına. Ama olmamıştı; hiç beklemediğim bir anda, yıllar sonra, hep beklediğim halde çıkmamıştı karşıma. Garip; kendini gerçekleştiren bir kehanet gibi! Okuduktan tam 6 yıl sonra, kitap yanımda olmamasına rağmen, not aldığım kısımları masamda tutarak yazabildim bu yazıyı. İnanılmaz; o yıllarda okuduğum birçok kitabın yazarını bile hatırlayamazken, mektupların sanki bana yazılmışlar gibi capcanlı hayalimde olması, Victor Hugo’yu, “Nişanlıya Mektuplar”ını çok özel kılıyor benim için. Kendi ifadesiyle, “ölümsüz bir aşkın, ölümlü biri üzerindeki gücünün büyüklüğünü” görmek, mektupları okumak çok şey katacak aşk hakkındaki farkındalığınıza.’Biricik Adèle’im, kağıt üzerinde kucaklayabilir miyim seni?’ * Nişanlıya Mektuplar, Victor Hugo, Çevirmen: Alev Özgüner, Tür: Anı-Mektup, Bordo Siyah Yayınları, 357

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

ÜŞÜYOR İNSAN / Ay Vakti
SÖYLENENDEN / Şeref Akbaba
CEZADA ELİF SÜKÛNETİ / Naz Ferniba
Gazze’nin Çocukları /
İLHAM ve DÜŞ(ÜN)MEYE AÇIK OLMAK / Necmettin Evci
Tümünü Göster