Cemre

Bizim çocukluk yıllarımız, teknolojinin hemen hemen hiç bulunmadığı, sokak oyunları ve akşamları evlerde ailece eğlendiğimiz, büyüklerimizin öğütlerine kulak verip dinlediğimiz zamanlardı. Komşularımız, küçüklerin hatalarını görüp uyardıklarında ebeveynimizin, bu duyarlılıklarından dolayı memnuniyetlerini ifade ederek komşu amcaya veya teyzeye teşekkür ettiği günlerdi o günler…

Haberler radyodan takip edilir, “Arkası Yarın” programı adeta iple çekilir ve bugünkü TV dizileri gibi aksatılmadan dikkatler radyoya yönelirdi. Okul çağındaki biz çocuklar, okuldan öğrendiklerimizi “Okul Radyosu” programıyla pekiştirir, hatta yeni bilgiler edinirdik. Radyonun ilk ve orta dereceli okullara yönelik olarak yayınladığı bu program, belki de bugünkü dershanelerin yerini tutuyordu; üstelik de bu bilgilere para ödemeden ulaşıyorduk. Hem de şehirlisi köylüsü tüm ülkemizin en ücra köşelerindekiler bile dinleyip bilgi kazanırlardı. Cuma sabahları, sabahın erken saatlerinde bir halk hikâyesi yayınlanır ve bunu da herkes dinlerdi. Bildiğim birçok halk hikâyesini bu programlardan öğrendim.

Gelir düzeyi daha iyi olanların evine bir gazete de girerdi. Gazetelerde en çok, meşhur pehlivanların güreşlerinin anlatıldığı tefrikalar takip edilir, bulmacalar çözülür ve çocuklar tarafından da çizgi romanlar okunurdu.

Ev gezmelerine, üstelik de önceden haber vermeksizin gidilir ve bu misafirliklerde tatlı sohbetler yapılırdı. Bazen İstanbul’a giden biri varsa ondan, görüp işittikleri dinlenir, kimi zaman askerlik anıları, kimi zaman da hikâyeler anlatılır ve biz çocuklar bunları can kulağıyla dinler, büyüklerimizin çıkardığı hisselerden payımıza düşeni almaya çalışırdık. Ama o yıllarda çocuklar, pek de dikkate alınmaz, tabirim hoş karşılanırsa ‘adam yerine de konulmazlardı.’ Büyüklerin anlattıkları bazen küçükleri olumsuz olarak da etkilemez değildi. Bazı hikâyelerde anlatılanlar, çocuk hafızamızda yer eder, bu anlatılanları kendi dünyamıza aktararak ya o hikâyenin kahramanı olurduk, ya da hikâyenin etkisiyle geceleri korkudan tir tir titrer, gördüğümüz rüyalarla terlerdik.

Şimdilerde televizyon, bu sohbetlerin yerini aldığı için o eski ev gezmelerindeki sohbetler mumla aranır hale geldi. Hatta çocukluğumuzda bizi korkutan hikâyelerde anlatılanları çok gerilerde bırakan korkunç görüntüler yayınlanmasına rağmen çocukların pek de etkilenmemesi veya bize öyle geliyor olması, şimdinin büyükleri olan bizleri fazla hayrete düşürmüyor. Çünkü görsel araçlar, özellikle de her dakika görüntü yayan televizyon ve internet, hayal dünyamızı yıktı. Artık izlediğimiz görüntülerde her an bir şeyleri gördüğümüz için anlatılan hikâyelerdeki kahramanlar biz olamıyor ve hiçbir hayal oluşturamıyoruz. Çünkü hayallerimizin yerini, akıp giden görüntüler aldı. Zaten şimdinin çocukları, böyle bir sohbet kültürünü tanıyamadan büyüdükleri için nadiren de olsa evde yapılan aile içi sohbetlere veya dost muhabbetlerine fevkalade ilgisiz kalıyorlar, hatta konuşmalardan sıkılıyorlar.

Çocukluk hatıralarım arasında birçok unutulmazlar var. Bunlardan biri de “cemre” teriminin hatırlattıklarıdır. “Birinci cemre havaya!” İşte çocukluk yıllarımın unutamadığım cümlelerinden biri buydu. Erzurum’un soğuk ve uzun kış gecelerinde “sayılı günler” sıralanırken en çok konuşulan sohbet konularından biri de cemrenin ne zaman düşeceği idi. Kimileri cemre terimini “cemile düştü” şeklinde doğru olarak telaffuz edemez, ama bu da bir halk terimi olarak Türkçemize çeşni katardı. Nihayet o sabırla beklenen gün gelir ve cemrenin yakında havaya düşeceği söylenirdi. O zamanlar takvimler evlerin vazgeçilmez aksesuarları arasındaydı. Takvimlerin yaprakları dikkatle takip edilir, birçok bilgi gibi, birinci cemrenin hangi gün düşeceği de oradan öğrenilirdi. Hatta o zamanlar, radyoda da birinci cemrenin havaya düştüğü, haber saatlerinde bile haber olarak okunurdu. Bu haberin duyulması ve büyükler arasında konuşulmaya başlanmasından itibaren biz çocuklar da aslında cemrenin ne olduğunu bilmememize rağmen günlerce gözlerimizi yukarılara diker ve havada cemre arardık. Acaba cemre bir kuş muydu? Yoksa arı gibi sinek gibi bir şey miydi?

Sonra gün gelir “ikinci cemre suya” haberi önce takvim yaprağından okunur, sonra yine radyo haberlerinden dinlenir, evlerde ve misafirliklerde günlerce konuşulurdu. Bu kez cemreyi eriyen karların ve buzların arasında bulmaya çalışırdık. Bazen düzleşmiş bir taş parçasını cemre sanırdık, bazen cemre diye suyun içerisinde böcek gibi bir şeyler arardık. Acaba cemre denen şey karları yiyen bir varlık mıydı? Öyle ya cemre düşünce karlar yok olmuyor muydu? Demek ki cemre, kar yiyen bir varlıktı.

Nihayet gün gelir, “üçüncü cemre toprağa” haberini alırdık radyodan ve takvimlerden… Herkesi bir sevinç kaplardı. Biz çocuklar da sevinirdik ama neye sevindiğimizi bilmeden. Belki de herkes seviniyor diye. Öyle ya; üçüncü ve son cemre toprağa düşmüş olurdu. Bu kez toprakta arardık cemreyi. Artık karlar da neredeyse tamamen çözülmüş ve toprak yumuşamaya başlamış olurdu.

Çocukluğumda ben hep o cemre sohbetlerinin yapıldığı zamanlarda havada, suda ve karada cemre arardım, ama hiçbir zaman cemreyi bulamazdım. Bulamazdım ama yine de umutla her yıl arardım. Çünkü cemre benim hayal dünyamda, bana ait bir varlıktı. Galiba bütün çocuklar cemre arardı, hepsinin cemresi de kendi hayal dünyalarında ürettikleri kendilerine özgü bir varlıktı. Bana ait, bize ait cemrelerimiz vardı. Şimdi ise çocuklar, televizyondan cemrenin, meteorolojik bir kavram olduğunu daha küçücükken öğreniyorlar. Cemrenin ne olduğunu biliyorlar, ama kendilerine ait, hayallerinde canlandırdıkları bir cemreleri hiçbir zaman olmuyor. Belki de cemrenin ne olduğunu merak bile etmiyorlar. Çünkü merak, bilgiye götürür; oysa şimdinin çocukları, bilgiyi hazır buluyorlar. Bilmek için çaba bile göstermiyorlar. Öyle ya; nasıl olsa bilgiyi de internetten hazır olarak bulmuyorlar mı? Oysa hayal etmek de bir çabadır, merak etmek de. Merak etmeden hayal edilemez. Hayal, merak ettiklerimizin bize ait olmasını sağlar. Büyük şairimiz Yahya Kemal’in;
“Yürü! Hür maviliğin bittiği son hadde kadar!
İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar”

mısralarında hayalin önemine şairane bir vurgu yapılmakta ve hayalin insan yaşamındaki itici gücüne işaret edilmektedir. Hayalin bittiği yerde ruhun ve aklın yaratıcılığı kaybolur. Merak ve hayaldir ki insanlık tarihindeki keşif ve icatları ortaya çıkarmıştır. Belki keşiflerde tesadüflere de yer vardır, ama keşfedilen basit bir olgudan yola çıkıp da bugün insanlığın hizmetinde bulunan birçok teknolojik buluş, o ilk olgunun hayal edile edile geliştirilmesi ve bir gün hayal dünyasından gerçek dünyaya çıkması sürecini başlatmıştır. Hayaller olmasaydı, bugün çamaşırlarımız otomatik makinelerde yıkanamaz, trenle, otomobille, uçakla gemiyle seyahat edilemez, bilgisayarlar hiç olmazdı.

Bu kadar önemli olsa da hayal, hayal edenlerin hep küçümsenip horlanmasına da neden olmuştur. Her mucit, hayallerinden dolayı, başkalarının alaylarına karşı mücadele etmiştir. Hayallerle sadece bilimsel icatlar ortaya çıkmamıştır. Hayal, kültür ve sanatın ortaya çıkışında da önemlidir. Hangi ressam, hayalindekileri tuvale aktarmadan resim yapmış, hangi şair, hayallerini mısralarına aktarmamış, hangi romancı kahramanlarını ve olayların mekânlarını gözünde canlandırmadan kelimelere aktarmış, hangi bestekâr notaları oluştururken hayalindeki sesi ezgilere katmamıştır.

Şimdilerde merak da yok, hayal de. Bilim ve tekniğin çıkış noktası olan hayallerimiz ve meraklarımız, galiba teknolojiye yenik düştü. Bilim ve teknolojiyi getiren hayalleri, teknoloji yok etti. Artık şeker pancarından veya bakır tellerden araba yapıp oynayan çocuklar kalmadı. Hayallerin ürünü olan çocuk oyunları da sokaklardan ekranlara taşındı. Ve cemreler de artık eskisi gibi merak uyandıramaz, hayal ettiremez oldular. Cemre havaya, suya ve toprağa yine düşecek; ama öyle anlaşılıyor ki çocuklarımızın hayalleri, çıkmamacasına suya düştü.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

İnsan İçinde Karmaşa, Kargaşa İçinde İnsan / Ay Vakti
İkindi Güneşi / Nurettin Durman
Bizim Sokak / Necmettin Evci
Sana Taşınıyorum / Şeref Akbaba
Mahiyetini Unutan İnsan / M. Muhsin Kalkışım
Tümünü Göster