ÜÇ GÖMLEĞİN SIRRI

221
Görüntüleme

Yusuf’un kıssası indi, sekine gibi Hud suresinin ardından, Allah’ın resulüne ve ashabına. Hud suresi, ihtiyarlattı beni, demişti Allahın resulü. Dağlardan daha ağır yüz yirmi üç ayet. Nuh (a.s.), Hud (a.s.), İbrahim (a.s.), Lut (a.s.), Salih (a.s.), Şuayb (a.s.)’ın kıssaları ve kavimlerinin imansızlık, inat ve peygamberlere düşmanlık dolayısıyla, başlarına gelen musibetler anlatılır bu ayetlerde. Öyle afet ve musibetler ki, yerlerinden oynamalarına bile fırsat bırakmamıştı… Şüphesiz, Allah’ın resulünü bu musibetlerin ve belaların şiddeti ihtiyarlatmıştı, nitekim daha beşikteyken ümmetim ümmetim diyen Nebi, böyle belaların kendi kavmine de isabet etmesinden endişe ediyordu. Dağlardan ve taşlardan daha ağır olan bu surenin ahirinde, sanki peygamberi ve ashabını rahatlatmak ve teneffüs ettirmek maksatlı Yusuf kıssası nazil oluyor ki, yüz on bir ayettir. Bu birlerin biri Hz. Yakub, biri Hz. Yusuf ve diğeri Muhammedü’l-Arabi aleyhisselatu vesselam’dır. Allah, bu surenin başında, Hz. Yusuf kıssasının en güzel kıssa (ahsenü’l-kasas) olduğunu bildirir. Dünya kuruldu kurulalı, Hz. Âdem’den Hz. Hatem’e ve ondan da kıyamete kadar bu kadar güzel bir kıssa, bu kadar nefis bir hikâye, bir roman ve senaryo yazılmamıştır, yazılamaz da. Onun yazarı bizzat kâinatın sahibi Allah’tır. Kahramanları da yeryüzünün en güzelleri. Hz. Yusuf’un güzelliği dillere destandır. Hani, Yusuf bir gece rüyasında onbir yıldız, ay ve güneşin kendisine secde ettiğini görmüştü ve babası Hz. Yakup, oğlum sakın rüyanı kardeşlerine anlatma demişti. Fakat üvey annesi bunu duymuş ve diğer kardeşlerine söylemişti. Hz. Yakup’un iki oğlu Yusuf ve Bünyamin aynı anneden kardeş, diğer on kardeş ise başka anneden idiler. Hz. Yakup’un Yusuf’a karşı farklı bir muhabbeti ve şefkati vardı, diğer kardeşleri bunu kıskanmaktaydılar ve niçin, babamız bizi de Yusuf gibi sevmiyor, demekteydiler. Nihayet, bir araya geldiler ve Yusuf’u ortadan kaldırırsak, babamız bizi sever, diye düşündüler. Baba dediler, yarın izin ver, Yusuf’da bizimle sahraya gelsin, birlikte hem kuzuları otlatırız hem de oynarız. Hz. Yakup bir an olsun Yusuf’u yanından ayırmazdı, bu nasıl olabilirdi ki. Nihayet, Yusuf’ta gitmek için izin istedi, istemeyerek de olsa, Hz. Yakup izin verdi. Eğer, izinsiz gitseydi, ebedi olarak çıkamazdı kuyudan, diyor Mevlana Celaleddin. Korkuyorum, siz oyuna dalarsınız da Yusuf’umu kurt yer, dedi Hz. Yakup. Biz varken, kurt yaklaşabilir mi? diye karşılık verdi kardeşler. Nihayet, o ay yüzlüyü alarak gittiler ve gam içinde bıraktılar, Hz. Yakup’u. Ne yapalım Yusuf’u, babamız o varken bizi sevmiyor, ondan kurtulmamız gerek. Bazıları öldürelim dediler, Bünyamin karşı çıktı. Onu bir kuyuya atalım, dedi. Çıkardılar gömleğini ve attılar kuyuya, gömleğini bir hayvanın kanına bulayarak, götürdüler babalarına binbir özürlerle. Babacığım, biz oyuna dalmış ve Yusuf’u sürünün yanında bırakmıştık, sürüye kurt gelmiş ve Yusuf’u yemiş dediler. Gömleği şahit gösterdiler. Zahiren, kuyuya atılmıştı Yusuf, fakat kuyu nerde? Orası, cennet köşelerinden bir köşeydi sanki. Çaha düştü mah yüzlü, önce çah (kuyu) sonra cah (makam). Çim harfindeki üç noktanın ağırlığıydı, insanı kuyunun dibinde bırakan. Ve karnındaki lokma idi, cimin belini büken. Kurtulmak, âh kurtulmak bu noktalardan… Bu kuyu miracıydı Yusuf’un, mirac yükselmek demekti, yaklaşmak demekti Allah’a. Bir zamanlar, Yunus peygamberin miracı gibi balığın karnında, ummanların derinliklerinde. Ve İbrahim’in miracı, ateşin içinde. Kainatın kendisine meftun olduğu Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem’in miracı göklerde. Bir kervan gelmişti de, su almak istemişti, o kuyudan ve salmıştı kovasını kuyuya, çıkıvermişti güneşleri utandıran Yusuf. İşte, bir köle diye bağırmıştı sucu. Haberdar oldular Yusuf’un kardeşleri bundan ve çabucak gelerek onu götüremezsiniz dediler, o bizim kölemiz elimizden kaçtı. Onu ancak satarız size ve sattılar Yusuf’u birkaç kuruşa. Vardı kervan Mısır’a, Yusuf’u götürdüler köle pazarına. Herkes geliyordu onu almak için, daha gelmeden pazara duyulmuştu güzelliği.  Bir yaşlı kadın elinde bir dolam iple gelmişti, Yusuf’u bu örgü ipleri karşılığında almak istiyordu. Nihayet, Mısır maliye nazırının karısı Züleyha, alalım bu köleyi, belki ilerde evlatlık ediniriz, demişti. Aldılar, götürdüler Yusuf’u. Zaman sonra, delikanlı oldu Yusuf, güzellikte ayı ve güneşi karartıyordu. Tutulmuştu bu güzelliğe Züleyha, bir müddet içinde sakladı ve sonunda taştı. Kapadı kapıları ve gel, dedi. Kaçtı Yusuf, bu kaçış kime? Niçin? Bu kaçış O’na. Bu kaçış en güzele, güzellerin güzeline. Bu kaçış zindana… Kaçarken yırtıldı gömleği. Açınca kapıyı Yusuf, Züleyha’nın kocası çıkageldi. Senin kadınında gözü olan kölenin nedir cezası? dedi Züleyha. Akrabalarından biri eğer gömlek önden yırtılmışsa, suç Yusuf’un, arkadan yırtılmışsa suç kadının, dedi. Gömlek arkadan yırtılmıştı, vay haline gömleği önden yırtılanların… Bu ikinci gömlek… Dedikodulardan dolayı, Yusuf’un zindana girmesi uygun görüldü. Kuyudan zindana… Yedi yıl… ‘Biz sana rüya tabirini öğrettik’ ve bu vesile olacaktı, Yusuf’un zindandan kurtuluşuna. Medrese oluvermişti zindan, medrese-i Yusufiye. Müderris kim, talebe kim… Onunla beraber iki kişi vardı zindanda. Rüya görmüşlerdi ve demişti Yusuf birisine, sen eskisi gibi şarap sunacaksın sultana, kurtulacaksın, diğerine sen ise asılacaksın ve başını gagalayacak kuşlar. Kurtuldu gerçekten birisi ve ona, benden bahset sultana, suçsuz olduğumu anlat, dedi. Hakiki sultan unutmadı seni ey Yusuf… Unuttu çıkan kimse, yıllar geçti. Padişah bir rüya gördü, yedi zayıf inek yedi bakımlı ineği yemekteydi… Herkes bu rüyanın tabirinde aciz kaldı. Hatırladı, Yusuf’la zindanda arkadaşlık eden. Beni zindana gönderin, size bu rüyanın yorumunu getireyim. Yedi yıl bolluk olacak, arkasından ise yedi yıl kıtlık. Böyle tedbir alınca, Mısır’a bir zarar gelmedi, Yusuf, zindandan çıktı, Mısır padişahının maliye nazırı, Züleyha’nın kocası ölmüştü. Padişah, Yusuf’u maliye nazırlığına getirdi ve Züleyha’yı da ona nikâhladı. Kenan ili de kıtlıktan nasibini almıştı ve babaları Yusuf’un kardeşlerine, Mısır’a gidin yiyecek bir şeyler getirin, demişti. Mısır’a geldiler, buğday dağıtırken, Yusuf onları tanıdı, fakat kendisini bildirmedi. Yüzü örtülüydü güneşin. O kadar ağladı ki, gözyaşları yüzünün örtüsünden damlıyordu. Sizin bir kardeşiniz daha olmalıydı, dedi. Evet, onu babamızın yanında bıraktık. Hz. Yakup, Yusuf’un yokluğunda Bünyamin’le teselli buluyordu. Çünkü Bünyamin Yusuf gibi kokuyordu. Hz.Yakup, ağlamaktan kör olmuştu. Yusuf-i gum-geşte baz ayed be-Kenan gam me-hor, Kulbe-i ahzan şeved ruzi gülistan gam me-hor. (Kaybolmuş Yusuf Kenan’a döner üzülme, Hüzünler kulübesi bir gün gülistan olur üzülme) diyerek teselli buluyordu. Diğer gelişinizde, kardeşinizi de beraber getirin yoksa buğday hakkınızı alamazsınız, dedi Yusuf. Babalarına varınca, baba Bünyamin’i de götürmeliyiz aksi takdirde bizlere buğday paylarımız verilmeyecek, dediler. Yüreğimde Yusuf’umun acısı var, bir de Bünyamin’e dayanamam. Israrlar karşısında duramadı ve Bünyamin’e de izin verdi, Hz. Yakup. Vardılar Mısır’a buğday paylarını almaya, Yusuf Bünyamin’i görünce çok göz yaşı döktü fakat, kendini bildirmedi. Yükler hazırlanırken, padişahın su tasını Bünyamin’in yüküne koydurdu Yusuf. ‘Ona öyle bir çare öğrettik biz.’ Kervan yola çıktı, biraz ilerledi. Durdurdular, padişahın su tası kayboldu arayacağız, aradılar ve su tası Bünyamin’in yükünden çıktı, alıkoydular Bünyamin’i. Eyvahlar olsun! şimdi babamıza ne cevap vereceğiz?  Yusuf, farkettirmeden üzülme dedi Bünyamin’e, ben Yusuf’um. Kenan’a Bünyamin’siz varınca kardeşleri, Hz. Yakup, sakın sizleri nefisleriniz kandırmış olmasın dedi. Daha da derin gamlandı. Bir müddet sonra tekrar Mısır’a gittiler, Bünyamin’i aramak için. Bu defa Yusuf, onları kardeşi Bünyamin’le karşıladı. ‘A, yoksa sen Yusuf musun?’ Evet, ben Yusuf’um. Size bugün kınama yoktur, Allah sizin günahlarınızı bağışlasın. Babam nasıl? Vallahi, seni ana ana gözleri kör oldu. Bu gömleğimi götürün gözlerine sürün, birlikte buraya gelin. Kervan, Kenan’a yaklaşınca, ‘bana bunamış, aklını kaybetmiş demezseniz, ben Yusuf’un kokusunu alıyorum’ dedi Hz. Yakup. Nihayet, geldiler ve olup biteni anlattılar, gömleği, babalarının yüzüne sürdüler ve gözleri açıldı. Üçüncü gömlek… Nedir, bu üç gömleğin sırrı… Beraberce Mısır’a doğru yola çıktılar, oraya vardıklarında, Yusuf, onları karşılamak için yüksekçe bir yere çıkmıştı, Yusuf’u gördüklerinde bir saygı ifadesi olarak karşısında durdular ve başlarını hafifçe öne eğdiler. ‘Babacığım, ben rüyamda onbir yıldız, güneş ve ayın bana secde ettiklerini gördüm.’ Arştan rahim zindanına, buradan kuyuya, kuyudan zindana…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

SULAR AKA AKA / Ay Vakti
SAKLI MEKTUPLAR-LV / Şiraze
HAYATA, AŞKA, SAVAŞA DAİR / A.Vahap Akbaş
DARB-I MESELDEN ATALAR SÖZÜNE / Eyüp Azlal
ÜÇ GÖMLEĞİN SIRRI / Şadi Aydın
Tümünü Göster