SÖZ HİRA’DAN ÇOKTAN İNDİ

240
Görüntüleme

Yıldızlar neden söndü, hakikat neden gizlendi, diye hayıflandı adam. Neden her taraf karanlık ve dünya daralıyor? Bir şey yapmalı… İnsanlar ters kutuplar gibi birbirini itiyor. Söz estetiğini yitirmiş, kuru bir gürültü. Müjdeci, hangi dağın hangi mağarasında şimdi? Neden böyle oldu? Neden iki emanet unutuldu? Sözü nereye söylemeli, karanlığa mı?İçindeki hazır cümleleri inşa etmeye başladı adam. Cümleler acılığıyla içini acıttı. Hakikati inşa edecek cümlelerinin olduğunu ancak hakikate layık gönlünün olmadığını düşündü adam. Sözlerine gönlünde yer bulamayınca, kendine hayıflandı. Kan ve irin akan çeşmelere yürüyen berrak suları andı, Müjdeci’yi andı ve ummanlar kadar geniş gönlünü düşündü. Şimdi gök kuru, çeşmeler kuru, diye hayıflandı adam.Herkes hey şeyi bildiğini düşünüyor. Herkes envai çeşit şerbetler aktığını zannediyor ve herkes suyun tadını unuttu. Ve herkesin cebinde bir santral varken ve herkes herkese bir şeyler fısıldıyorken hiç kimse diğerine hakikatten bahsetmiyor. Bahsettiğinin de hakikat olduğunu sanıyor. Kimse çeşmelerinden akan mikroplu suların içindekileri göremiyor. Gönüllerdeki küresel kuraklık sözün tohumunu demlemiyor artık. Sular çekildi, kuruyan dallar nefsin yangınlığına uğradı. Kitaplar, tozlu sandıklarda, tozlu raflarda saklı mahzun bir kâğıt tomarı…Boyunlar nefsin zincirleriyle bağlı, hakikate sımsıkı ilikli boyun düğmeleri. Ya ben kendi mağaramda neyi bekliyorum ki, diye kendine hayıflandı adam. Bir Kutsî Kitap’ın hakikati tenleri titreten haşmetiyle daha önce bir mağaraya indiğine ve yeniden bir mağaraya inmeyeceğine göre, neyi bekliyorum ki?! Burası neresi ve ben bu mağaraya neden geldim, diye sorguladı adam kendini. Bu mağaradan çıksam yolumu bulabilir miyim acep, diye düşündü. Her taraf bu mağara gibi böyle zifiri karanlık mı acaba? Neden her taraftan baykuş sesleri geliyor? Bu cevapsız soruları ertelemeliyim, diye düşündü adam.Müjdeci’yi düşündü sonra. O, Hira’dan şehre indiğinde her taraf zifiri karanlık değil miydi? O’nun nuruyla her taraf apaydınlık olmamış mıydı?  Peki, O’nun mağaradan şehre inmesiyle her taraf aydınlanmış olmasına rağmen, neden her taraf yeniden karardı? Söz, Veda Tepeleri’nde takılıp kalınca ve herkes her şeyi bildiğinde zannedince karardı belki, diye düşündü adam. Kütüphaneler bir bir yakılınca söz de yandı. Ayaklar bilginin merdivenine takılınca gönüllerdeki hakikat badesi yere düşüp kırılıverdi de hakikat sözleri ayaklar altında yerlere seriliverdi.  Gözyaşı şişeleri kuşakların arasında kayıverdi de yerle yeksan oldu. Gözyaşı, mendillerde burun sıvılarına karıştı. Gönüllerin Kâbe’si değişti kıbleler Garp’a döndü. Çağdaş zamanlar kutsanırken aşkın zamanı geriye itilip ötekilendi. Aşkın zamanından utanılır oldu. Beş vakit çağrıya rağmen aşkın sözü duyulmaz oldu. Aşk ten sızılarına tutulup renk değiştirdi. Gözler hicret yolunu görmez oldu, gözler gözleri de görmez oldu. Psikolojik silahların namluları aşka çevrildi, aşk sindikçe sindi köşesinde. Ataletin girdabına atıldı da aşk; söz, aşk düşmanlarının dudaklarından kanlı kanlı dökülür oldu. Aşk düşmanları için “Yaşasın Cehennem!” dedi adam. Dağın zirvesinden inen ışığın sönmemesi lazım… Yıldızlar bir bir dökülmediğine… Yer dürülmediğine, dağlar devrilmediğine göre ışığın sönmemesi aşkın söylenmesi lazım. İğreti dudaklardan dökülen lakırtıların ruhları esir almaması lazım. Sahte ışıkların, sözlerin, aşkların tamamı yalan. Aşk suyunu kirletip, umudun şafağını gölgelemeye çalışanların sözleri hüküm sürmemeli. Mavi gözlü yalanların kararttığı vadilere aşkın şafağı sökmeli ve vadilerin yeşilliği görülmeli. Mavi gözlü yalanlara kulakları tıkamak, sahte ışıklara gözleri kapamakla hakikat güneşinin ışıkları görülür, aşkın nağmeleri duyulur ancak. İşe gözlerimi kapayarak ve kulaklarımı tıkayarak başlamalıyım, diye düşündü adam. İvedilikle, dağın zirvesinden şehre inen Kitab-ı Kutsî’nin kapağını açmalıyım… Ancak, her ruh kendi özgürlüğünü kuşanırken kendi kitabını yazdı. Kitab-ı Kutsî’nin sözleri ruhlarda nasıl yankı bulacak ki? Oysa görmeyen gözleri ve duymayan kulakları açacak olan yalnızca Kitab-ı Kutsi’dir. Ah bir ruhlar nefis zincirlerini kırabilse!  Nefsin üzengilerinden tutmayı, ufuktaki ışığı görmeyi, garbın felsefesine gem vurmayı öğrenebilse her ruh.  İnsanlar Hakikat Kitabı’nın sayfalarını bir çevirebilse. Baş başa oturabilmeyi, omuz omuza yürüyebilmeyi keşfedecek. Ruhlardaki eksik cümleler tamama erecek. Yenide Mevlana’ya, Hacı Bayram-ı Veli’ye,Yunus Emre’ye kavuşacak. Bodur çalılar gibi dibinde yılanlar çiyanlar dolaşmak yerine, doruk ağaçları gibi dalında kuşlar ötüşecek. Kalplerin ritmi aslına dönecek, adımlar yeniden vuzuha erecek, yeniden kırklar meclislerinde aşk badeleri içilecek. Yeniden Akabe’de biatler edilecek. Kırklar yetmiş, yetmişler yüz yirmi dört bin olacak. Adam, “anam babam sana feda olsun” diye Müjdeci’yi andı. Sana ne kadar da muhtacız şimdi Efendim, diye inledi, ağladı. Sen olsaydın şimdi, zincirlerimizi yeniden kırıp yeniden nefsimizden ve zindanlardan azat olabilseydik. Karanlıklarda birbirinden çözülen ellerimiz yeniden birbirine kenetlenseydi.  Yeniden saflarımızı sık tutup omuzlarımız çürüseydi. Sen olsaydın, Yusuflar yeniden kuyulardan çıkıp Mısır’a sultan olur, Mecnunlar yeniden gerçek aşkı kuşanırlar, Züleyhalar gömlekleri arkadan yırtmazlardı. Yeniden fethi mübinler gerçekleştirecek, nice Fatihler olurdu. Gönül vadilerinde nice muhacirlere kucak açan nice ensarlar boy verirdi.Ah Efendim, diye inledi adam. Dünyanın bu kadar karanlık olması, yüzlerin sana değil de sahte yüzlere dönük olmasındandır. Hiç güneşe dönmeyen bir dünya aydınlık olur mu? Kendine hayıflanmasını sürdürdü adam.Veda sözlerini hatırladı. İki emaneti hatırladı… Yeni bir müjdeci gelmeyeceğine göre; bana iki emanet bırakıldığına göre, emanetleri gönüllere sunmalıyım, diye düşündü. Böyle kendi karanlığımda karamsarlığa boğulup oturmak da ne, diye kendine hayıflandı. İnsanlığa bu iki emanetin ışığı yeter, dedi. Söz Hira’dan çoktan indi. Ben kendi mağaramda ne arıyorum ki, diye sorguladı kendini.Mağarasından çıktı. Dağdan inmeye başladı. Yolu aydınlıktı.Birden bir ses işitti. Ürperdi aniden.“Anam babam sana feda olsun, ey mağaradan ayrılan ey hicret eri!”Durdu… Etrafı seyretti.Sesin geldiği yöne doğru yeniden yürüdü.“Şimdi bütün yeryüzü yesrib, bütün yeryüzündekiler ensar, git gidebildiğin kadar!” Ses içinden mi geliyordu, gaybdan mı, göklerden mi bilemedi. Ama hakikatin sesi olduğunu biliyordu. Hangi yöne gitmesi gerektiğini düşündü. Bütün yönler onundu. Yeniden yürüdü.Adam, mağarasından uzaklaşırken her adımında etraf biraz daha aydınlanıyordu.Bunu ben gördüm.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

SULAR AKA AKA / Ay Vakti
SAKLI MEKTUPLAR-LV / Şiraze
HAYATA, AŞKA, SAVAŞA DAİR / A.Vahap Akbaş
DARB-I MESELDEN ATALAR SÖZÜNE / Eyyüp AZLAL
ÜÇ GÖMLEĞİN SIRRI / Şadi Aydın
Tümünü Göster