Cemre Düştü

Hava güzel, yüzüme ılık bir rüzgâr değiyor. Cemreler düşmüş öyle diyor arkadaşlar. Önce havaya, sonra suya en son toprağa düşermiş. Eskilerin deyimi ile “Geldik yüze, çıktık düze.” Bu “eskilerin” lafını da hiç anlamıyorum. Eskiler diye diye aynada kendime bakıyorum da eskimişim. İnsan böyle böyle eskiyor galiba. Geride kalanlara eskiler derken bir de bakmış kendi eskimiş. Olsun yeter ki sağlıklı eskiyelim değil mi? Erbain günleri geride kaldı. İçimiz kıpır kıpır, yaşama sevinciyle başka bakıyoruz etrafa.

İki kadın sokağın başında durmuş, yeni bir binaya bakıp karşılaştırma yapıyor. Yaşları ellinin üzerinde. Ev öyle güzel bir ev ki, evden anlayanlar dönüp bir daha bakıyor. Bina yeni, yapı görünüşü ise eskilerden kalma. Şatafatsız, sade, her yeri beyaza boyanmış sadece pencereleri ve kapıları ahşaptan yapılma ve koyu ahşap renginde. Küçük küçük camlar, arka tarafında güneşe bakan bir balkon, soğuk demir yerine sıcak bir ahşapla örülmüş etrafı. Eski Mudurnu evleri tarzında… Sade ama insanın içini ısıtıyor. İşte o iki kadının bugün cemre düşmüş içine. İçleri ısınmış, aşkları gözlerinden okunuyor. Öyle bir aşkla bakıyorlar eve. Birisi “işte kardeş, şu güzelliğe bir bak Bir de şu yandaki eve bir bak. Hiç birbirine benziyorlar mı?”

Gerçekten yandaki bina bu evin yanında basit duruyor. Hatta bayağı. Öbür kadın başlıyor söze;

“Haklısın kardeş, ne kadar boyasalar ne kadar cilalasalar da çirkin o bina… Kapatmıyor bu çirkinliğini boya, gösteriş. Göz var izan var ikisi arasındaki fark aşikâr. Bu evler eski insanlarla yeni insanlar gibi duruyor ortada. Birisi sade, basit ama huzur veriyor, insanı rahatlatıyor, toprağa iyi salmış köklerini sağlam, diğeri gösterişli ama çabuk dökülmüş boyası, içi boş hatta temelsiz duruyor. En ufak bir sallantıda gidecekmiş gibi duruyor ayakta…” Ben ayrılırken oradan, dönüp dönüp arkama bakıyorum, kadınlar hala orada. Eski tip evlerle yeni evleri karşılaştırırken, eski insanlarla yeni insanları, yeni nesli karşılaştırıyorlar bilmeden.

Cemreler içimize düşüyor aslında. İçimizi yakan ateş, kor bir alev oluyor alazlanıyor. Ayrılığın ateşi oluyor çoğu zaman. Yakıp kavuruyor, yok ediyor. Ansızın gelen o, alıp götüren o, ayıran o, ayrıştıran o. Giden gidiyor, kalan onsuz, kalan kalabalıklar arasında yalnız. Ölüm, söndürüyor cemreleri.
Ya da kor bir ateş topu oluyor aydınlatıyor içimizi. Aşk oluyor, âşık oluyor kör kütük. Aşk bıkılmayan oluyor bu zamanlarda. Aşk… Kâinatın yaratılış sebebi, varlığın mayası, hayatın özü. Delice yaşamak istiyor insan anı, hayatı. Aşk birleşiyor cemrelerle, alevleniyor.

Bu tepede oturmayı seviyorum, şehir aşağıda kalıyor bütün kirliliğiyle, karşıda heybetli dağlar, neler anlatıyor neler, etrafı seyrediyorum, insanları seviyorum insanlara inat, yaşamayı seviyorum, cemreler düşüyor içime. Böyle havalarda şair oluyorum… Böyle havalarda âşık oluyorum yeniden.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

114. SAYI / MART 2010 / Ay Vakti
Sular Aka Aka… / Ay Vakti
Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -55 / Şiraze
Cezada Elif Kapısı / Naz
Hayata, Aşka, Savaşa Dair / A.Vahap Akbaş
Tümünü Göster