ESTETİĞİN ONTOLOJİK BOYUTU ve DUYGUSAL ESTETİĞİN BETİMİ ÜZERİNE

215
Görüntüleme

Estetik hazzın oluşumundaki biricik sorumluluk, objeyi (sanat eserini) üreten kişiye mi inceleyen kişiye mi aittir? Aslında bir nesneden sırf taşıdığı biçimsel (maddi) değerin dışında bir algı edinmek, insan için geçerli olan ender olguların başında gelir. Sanat eserinin estetik değer taşımasının kendine değil (obje), subjeye ait olduğuna dair görüş ileri sürenlerden en önemlisi Theodor Lipps’tir. Buna göre estetik kendi önermesi dışında ona bakışıyla anlam yükleyen kişiye aittir. Bu anlam, üreticinin (sanatçı) yahut tüketicinin ayrı ayrı oluşturduğu bir düzlemin sonucudur. Bu akımın temel belirleyeni eser (obje) ile subje arasındaki ihtiyaç iletişiminin gerçekliğidir. Eser ile izleyici arasındaki subjektif yargı ya da ihtiyaç, ortaya estetik bir haz koyar. Buna karşılık sanat eserinin ontolojik boyutunu öne çıkaran ve bunu daha objektif ölçütlere vuran karşıt bir akım daha var ki buna da fenomenolojik estetik diyoruz. Akımın başını Avusturyalı ünlü dil filozofu Ludwig Wittgenstein çekmektedir. Buna göre estetik, kişisel yargıların anlamlı kıldığı subjektif bir alan değil, mantığın tabi olduğu evrensel kurallar manzumesi içinde algılanan bir değerler sistemidir. Aslında onun kast ettiği şey tam olarak estetik yargının zamanlar ve toplumlara hatta bireylere göre somut ve açıklanabilir ölçütlere vurulabilmesi ve bunun yasalaştırılabilmesi öngörüsüdür. “Belki de estetik için en önemli olan şeyi, örneğin hoşnutsuzluğu, tiksinmeyi ve huzursuzluğu estetik tepki diye adlandırabiliriz, hoşnutsuzluğun ifadesini huzursuzluğun ifadesiyle bir tutamayız. Hoşnutsuzluk şöyle ifade edilebilir: “Daha yüksek yap, bu çok alçak!… Bir şeyler yap işte!” Bu ifade, esere kişinin bireysel (subjektif) bakışını değil, somut ölçütlerin değer biçiciliğini katmak anlamına geliyor. Ancak her iki akımın da aslında ortak bir ön kabulü var. Bu da eserin maddi boyutu dışında beğeni yahut red anlamları uyandıracak durumda algılanmaya müsait tarzda tasarlanmış olmaları gerçeğidir. Bu ne anlama geliyor peki? Bir taşı ele alalım örneğin. İyi bir usta onu duvarında bir taş yahut blok olarak konumlandırabilir. Oysa bir heykeltıraş ondan herhangi anlamlı bir figür (beğeni yahut redde sunulmuş) tasarlamak üzere yaklaşabilir. Demek ki sanatçı, eserini kendini oluşturan biçimsel (maddi) gerçekliğinin dışında yeni bir anlam, varoluş düzeyi içinde yeniden elde etmeyi (kurgu) düşünüyor. Buna sanat eserinin itibariliği, yeniden üretilmişliği, kurgulanması diyoruz.Sanat eseri, bu durumda-sunuşu hariç-yontulmamış bir taş hareketsizliği içindedir. Ta ki biri (izleyici) onu sanatçının üretim şartları dışında yahut yaklaşık bir benzeşiklik içinde yorumlayana dek. İşte estetik dediğimiz şey tam da bu noktada beliriyor. Ancak tamamen haz amaçlı bir objenin (kurgulanmış) nasıl olup da herkeste aynı bakış ve değerlendirmeye uğramayıp farklı estetik değerlendirmeler altında farklı sonuçlandırılmalara uğruyor oluşu hala büyük bir problem olarak karşımızda duruyor. Güzel olan sanat eserinin kendisi mi onun sunuluş tarzı/tarzları, anlam ve form birlikteliği (biçem) midir? Bu sorumuzu aslında bir örnekle açmak mümkün. Güzel bir kadının (sanat eseri) kendini fark edişi ile ona meyyal bir erkeğin bu esere kendini katışı (algı ve değer biçme) aynı olmayacaktır. Bu kadın kendinin güzel olduğunu bilecek; ama kendinde bulunan estetik katmanları bir erkeğin algı gerçekliği içinde/düzeyinde hazzedemeyecektir. Onun yaşadığı yegâne estetik bilinç kendinin “güzel” olması algısı/sanısı’dır. Oysa o, bir nersus (nergis) çiçeği gibi kendi biçimselliğinin oluşturduğu anlam katmanlarına uzanamayacaktır. Bu da bize sanat eserinin taşıdığı biçimsel değerin ötesinde ifade ettiği aşkın (öte-diğer/transcendent) bir anlam boyutu daha olduğunu gösterir. Ne var ki bu anlam katmanı her zaman sanatçı ile izleyicinin aynı şeyleri anlaması yahut üzerinde ittifak kurulan statik bir düzlemin olduğunu göstermiyor. Bu durum bize, sanatın yeniden ve sonsuz üretimlerle gelişebilirliği yönünün bulunduğu gerçeğini gösteriyor. Bundan dolayıdır ki sanatsal üretimde bulunanlara, ölümsüz oldukları yargısını veririz. Bu, onun beğenilmesi yahut literatürde yer edip etmemesiyle de doğrudan ilişkili bir durum değildir. Estetik varlığın fizik varlığından ayrı olduğunu öne süren estetik kuramcılarından Max Bense’ye göre estetik gerçekliğin real gerçeklikten ayrı/öte oluşu, gerçek ile güzelliğin aynı düzlemde bulunamayacağı anlamına gelir. “Tanrım bu ne güzellik, gözlerime inanamıyorum” deyişimiz belki de bu yüzdendir. Oysa insan olarak en çok peşinde olduğumuz gerçek, beğendiğimiz şeylerin gerçek olması arzusudur. Buna rağmen güzellik değeri taşıyan nesneyi algılamakta ve onu hazmetmekte her zaman başarılı olamıyoruz. Belki de bu denli yoğun olması sanatın varlık amacına daha uygun olduğundandır. Güzel şeyleri hele de olağanüstü bir başyapıt konumundaysa gerçek hayata yakıştıramıyor ve dahası onu, bu dünyadan (fizik âlemi) korumak ve kendimize münhasır kılmak istiyoruz.Ustalıkla nihayete ulaştırılmış bir eser, bizde her zaman aşkınlık (transandantal) kanaati uyandırır. Yine de estetik varoluşun maddi âlemde bir gerçekleşmesi de vardır. Max Bense buna, gerçekleşme değil gerçeğe katılma olarak ad verir. Estetik değer ifade den bir yapıt, irrealite’ye ait olandan sıyrılıp reale kavuşmak için bir süreç ve yol izler. Bu, ilhamın şiire dönüştürülmesi yahut tınıların bir ahenge evdirilmesi şeklinde oluşur. Sanat eserinin diğer her disiplinden farklı oluşu kendi dışında olanla ilgileniyor oluşundan (irreal) ileri gelir. Fizik âlimi bir kimse, bir hareket prensibini çözmeye çalışırken, bunu sadece fizik adına yapmaktadır. Bir biyolog, bitkileri gözlemler yahut onlar üzerinde deneyler yaparken tam da biyolojik bir eylem yapmış olmaktadır. Oysa bir sanatçı nasıl beste yaptığını ne türde şiir yazdığını anlatmaya çalışarak sanata konu edinilecek bir şey yapmış olmaz. Sanat kendi dışındaki her şeyi anlatmakla kendi olur. Bu, onun gerçekliğinin kendi dışında olduğunu gösteren dolayısıyla icazetini ötede arayan, ancak bu sayede kendini var kılan bir uğraş alanı olduğunu gösterir.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

NELER OLUYOR? / Ay Vakti
AŞK… / D. Ali Taşçı
DÜŞÜNÜR ADAM, DÜŞÜNEN ADAM / Necmettin Evci
CEZANIN BAŞLANGICI / Naz Ferniba
SEMAZEN / KİTAP / A.Vahap Akbaş
Tümünü Göster