BİR “HAT”IRA

138
Görüntüleme

Hat kursuna başladığım ilk gündü. Yıllardır karınca kaderince bir şeyler yapmaya çalıştıktan sonra eteğine tutunacak bir üstad ile karşılaştığım için çok mutluydum. Dersin başlama saatinden bir süre önce hocamın yazıhanesine gittim. Sohbetimizde geçen her “hat” ve “yazı” kelimesinde kalbimin atışı değişiyordu. Ne kadar aşkla istediğimin ben bile farkında değildim.Yazıhaneden malzemeleri aldıktan sonra Mevlevi dergâhının dernek binasına giden, sağlı sollu ahşap yapılarla muhafaza edilen, ortasında asırlık çınarların olduğu yokuşu akşam serinliğinde tırmandık. Cumbalı evlerle süslenmiş sokağın içinde kalan, iki katlı, kapısından girince Osmanlı’nın kokusu duyulan mütevazı bir eve geldik. Aşağıdan yukarıya doğru sürgü ile açılan, çerçevelerle küçük küçük parçalara ayrılmış ve önünde renk renk çiçeklerin bulunduğu pencereye doğru ilerledik. Bu pencere ders odamızın mâh ile rabıta kurmasını sağlayan pencereydi.Etrafı yüksek avlu duvarları ile örülü ahşap binanın kapısından içeri girdim. Hemen karşımda bana bakan, her geleni hüzünlü sesi ile karşılayan ahşap merdivenin bitişiğinde Mevlana Hazretleri’ni hatırlatan küçük küçük muhbirler vardı.Giriş kapısının sol tarafında kalan hat odasına girdik. Solda ve karşıda birer divan, karşıdaki divanın sırtını dayadığı gömme bir dolap ve dolabın üst kısmında bir kitaplık bulunuyordu. Divanların hemen önünde duran masanın etrafına oturduk. Ben heyecanla bir an önce derse başlamak istiyordum. Hocam bu durumu halimden anlamış olsa gerek, hemen malzemeleri çıkardı. İşte bu andan itibaren – bir sâhir gibi- hocamın sözlerinden bir kat daha büyülenmeye başladım.İlk önce kamışı aldı eline ve onun zaten vatanından ayrıldığı için çok fazla acı çektiğini söyleyerek, canını acıtmadan, bir kuyumcu titizliği ile ağzını açtı. Sanki çaldığı her bıçakta kamış değil de hocam acı çekiyordu. Bunu öyle bir yaşıyordu ki hissetmemek mümkün değildi.Kamışın ağzından masanın üzerine dökülen incilerin her bir parçasını büyük bir ihtimamla toplayıp bir peçeteye koydu ve dedi ki: “Biz kullandığımız kamıştan ayrılan parçaları hiçbir zaman atmayız. Çünkü onun manevi bir değeri vardır. Biz vasiyet ederiz ki, öldükten sonra bizi yıkayacakları suya bu parçaları da ilave etsinler veya toprağımıza gömsünler…”Sonra hokkanın içine “lika” denilen ham ipekten bir parça koyduk ve is mürekkebimizin bir kısmını içine boşalttık. Bu ipek mürekkebin dökülmesine engel oluyormuş. Kalemi hafifçe batırdığımızda gereken miktarda mürekkebi emmesini de sağlıyormuş. İs mürekkebi de çok kaliteli bir mürekkep imiş. Çok uzun yıllar solmaz, rengini kaybetmezmiş. Aharlı kâğıda yazıldığı zaman, kâğıdın içine işlemeyip yüzeyde kalırmış ki bu da silinmesini kolaylaştırırmış…Derse ilk başlayanlar “Rabbi yessir…” ile başlarmış. Hocam bu duayı yazmaya başladı. Ben de pür dikkat izliyordum. Her hareketinde bir düzen bir intizam vardı. Ne bir santim az ne de bir santim fazla olmalıydı…Yazarken konuşulmazmış. Yazmadan önce nefesimizi içine çekip, içimizdeki nefesi tüketerek, kalemi hiç titretmeden yazmamış gerekiyormuş. Yazarken zaman zaman kamıştan sesler geliyordu. Üstad gözlerime bakarak: “Bu ses kamışın ağlamasıdır, ayrı düştüğü vatanına duyduğu özlemin sesidir” diyordu. Öyle ya! Kamış kalem neyin küçük kardeşi değil miydi? Ney inler de kalem inlemez miydi?Üstadın yazdığı örneği alta koyarak üzerinden geçmeye başladım. Fakat buna rağmen çok zorlanıyor, harfleri bir türlü olması gerektiği gibi çıkartamıyordum. Belki ilk dersim olabilirdi, yapamamam olağandı, fakat üzerinden geçtiğim halde yapamamam beni çok üzüyordu. Hocamdan yardım istedim. Bana, “her harfi hissetmeye çalış, yazdığın her harf için bir melek yaratıldığını da unutma” dedi. Ben de yaratılacak olan meleklerin daha güzel olması için elimden geleni yapıyordum. Fakat kimi zaman kalemi fazla inletiyor, kimi zaman “bir harf bile yazmadan mürekkebi hemen bitti” diyerek kamışı incitiyordum. Gaflet ettim, bilemedim ki üç harekette hayat vermem gereken bir meleği, tek harekette canlandırmaya kalkışıp, kamışın bütün kanını emdiğimi…Vakit tamam olmuş, herkes evinin yolunu tutmuştu. Ben de evime gelmiş, günün yorgunluğundan dolayı daha gözlerim açık iken uyumuştum. Sabah namazını kıldıktan sonra yeni sırdaşıma bir selam vermek istedim. Fakat yerinde yoktu. Her ne kadar ısrarla seslendiysem de cevap vermedi. Galiba beni terk etmişti. Peki ya sebebi ne idi? Yoksa bir önceki gece sözlerimle onu incitmiş, “diğer kalemlerle yazmak daha kolay” diyerek onu kırmış, belki de kıskandırmış mıydım? Tabi ya, hocam “kamış çok kıskançtır, bir çocuk gibi ilgi ister” dememiş miydi?Güneş doğarken düştüm yollara. Geçebileceği sokakları düşünüp tek tek aradım. Kilometreler sonra bir kaldırım kenarında buldum onu. Galiba ikinci vatanına, yani arkadaşlarının bir kısmının da orada olduğu, onu canı gibi seven, ona hak ettiği hürmeti gösteren üstadının hathanesine doğru gidiyordu. Hedefine ulaşmasına az da kalmıştı ama onda hal kalmamıştı. Başındaki beyaz destar da dağınıktı. Baştan ayağa sırılsıklam idi. Benim gibi birinin eline düştüğü için gece sabaha kadar çektiği “âh”lar, onu sırılsıklam etmiş olsa gerekti. Vücudundaki şerhalar da buna delildi…Hemen önünde hürmetle eğildim. Özrümü, pişmanlığımı beyan ettim. -sonsuz keremiyle- beni affettiğini söyleyince eteğini öpüp, başıma taç yaptım. Ve bir daha da onu hiç incitmedim…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

ÖNCE DEĞER / Ay Vakti
DAR KAPIDAN GEÇERKEN / Şeref Akbaba
CEZA… / Naz Ferniba
ZOR OLANA TUTKU / Mehmet Kızılay
SEVGİLİM KISKANSA DA / Bahaettin Karakoç
Tümünü Göster