Korkularımız ve Dualarımız

Korkmak, insanca bir duygu, ama sadece insanda yok; diğer canlılarda da var. Söz gelimi, vahşi hayatta güçlü olan hayvanlar, zayıf olanları yiyerek beslenirler; bu yüzden zayıflar, güçlülerden korkarlar. Evreni Yaratan, doğanın işleyişini böyle kurmuş. Bu, aslında doğadaki dengenin de kanunudur. Güçlü ile zayıf, birbirini gerektiren kavramlardır. “Her şey, zıddı ile kaimdir.” kuralı gereğince, zayıf olmadan gücün ne olduğu anlaşılamaz. Tıpkı güzelin ne olduğunu anlayabilmek için çirkinin varlığının gerekliliği gibi.

Ünlü doğa bilgini ve evrim teorisinin savunucusu Darwin de evrim anlayışının iki temel kuralı olarak “umumi hayat mücadelesi” ve “doğal seçkinleşme”yi belirlemiş. Bu iki kurala göre de evrendeki canlılar arasında genel anlamda bir mücadele bulunmaktadır ve bu mücadelede bir seçkinleşme de gerçekleşerek güçlü olan ayakta kalabilmektedir. Tam da bu hayat mücadelesini anlatan bir deyimimiz var, “büyük balık küçük balığı yutar” diye.

Ama Yaratan, yalnız bedence güçlü olanların değil, zayıf olanların da hayatta kalabilmelerine imkân tanımış ve zayıf olan canlıların, kendilerini koruyabilmeleri ve güçlülerin gazabına uğramaktan kurtulabilmeleri için de onları değişik savunma mekanizmaları ile donatmıştır. Bu bakımdan onlara, tehlikeyi hissedebilecekleri bir algı yolu olarak korku ve içgüdü verilmiştir. Böylece bazı hayvanlar, aşağı düşebileceklerini sezerek bir uçurumun kenarında durmazlar; kuşlar, kanatlarını çırpamayacakları yerlere girmekten kaçınırlar; bir ceylan, bir arslanı gördüğünde derhal korkar ve kaçar… Hayvanlardaki korku, tamamen içgüdüseldir ve öğrenmeyle ya da sonradan kazanılan bir durum değildir.

Başta belirttiğim gibi korku insanda da son derece doğal bir duygu olarak var. Yüce Varlık, insana da korkuyu vermiş. Hayvanlardaki durumun aksine insandaki korkular, bir takım nedenlerle sonradan oluşur ve bu nedenlere dayalı olarak farklı korku türleri açığa çıkar. İnsanın ruhsal yapısı, sosyal nedenler, aile içi ve aile dışı bir takım baskılar vb. ile oluşan korkular, insanın normal hayatını da etkiler. Bebekken karanlık korkusu yoktur, ama ilerleyen zamanda meydana gelen bazı olaylar veya söylenen bazı sözler, anlatılan bazı masal ya da hikâyeler, çocuğun karanlıktan korkmasına neden olabilir. Birçok insan, sevdiklerini kırmaktan korkarlar; kimileri, -bilmeyerek bile olsa- nefret ettiklerini sevindirmekten korkarlar. İnananlar, inandıkları varlığın istekleri doğrultusunda hareket edememekten korkarlar; inanmayanlar, bir gün Yüce Varlığa inanmak durumunda kalabileceklerinden korkarlar. Çocuklar-büyükler, kadınlar-erkekler, gençler-yaşlılar kısacası tüm insanlar korku duygusuyla tanışıktırlar. Kısacası korku duygusunu taşımayan hiçbir insan düşünülemez. Her insanın korktuğu bir şey vardır. Kimi insan, kendi gölgesinden bile korkar, kimileri için “gözünü budaktan sakınmayan korkusuz bir adam” dendiği olur, “benim hiçbir şeyden korkum yoktur!” diyen insana rastlayabiliriz, ama onun da korktuğu bir durum olması muhtemeldir; en azından korkmaktan veya korkak denilmesinden korkar.

Korkmak doğal bir duygudur ama insandaki korkular, içgüdüsel değil, öğrenilebilen korkular kategorisindedir. Bu bakımdan, korkmaktan korkmak yerine korkuyu alışkanlık haline getirmekten korkmak daha doğrudur diye düşünüyorum. Çünkü kimi zaman korkmak, büyük felaketlerden, geri dönüşü olmayan yanlışlardan koruyabilir. Ama korkuyu alışkanlık haline getirmek de sıkıntılı ve geri dönüşü zor olan durumlara neden olabilir ki bu hallerde artık profesyonel yardımlar gerekebilir. Korku bir ruhsal durum olduğuna göre, korkuyu huy edinenlere yardım edecek olanlar da psikologlardır.

Ama korkuyu alışkanlık haline getirmemek için küçüklükten itibaren bazı tedbirler alabilir ve kendi kendimizin psikoloğu olabiliriz. Nasıl mı?

Her insanın korkularının olduğunu ifade etmiştim. İstisnasız her insan ya karanlıktan, ya geceden, ya ölümden ya da ne olduğunu bilemediğimiz varlıklar veya durumlardan korkar. Bu korkular, çocuklukta daha fazla görülebilir. Çocukluğumda benim de korkularım vardı. Korkunun en zor olanı da neden korktuğunu bilmemektir. İşte benim çocukluğumdaki korkularım, bu sözünü ettiğim türlerin hepsinden nasip almış korkulardı. Hele geceler, benim hiç yüzleşmek istemediğim, gelmesini arzulamadığım zamanlardı. O vakitler henüz TV’lerin bulunmadığı zamanlardı. Evler birbirine yakın olduğu için akşamları ev gezmeleri çok olurdu. Yine o zamanlar, çocuklar fazla önemsenmez, onların eğitim durumları, olağan işler arasında görülür, hele çocukların ruh sağlıkları hiç dikkate alınmazdı.

Büyükler kendi aralarında bazen korkunç hikâye veya masallar anlatırlar, karanlık ortamların sıkıcı ve korkutuculuğundan bahsederler, şehirle iç içe olan mezarlıkların hortlaklarından sanki görmüş gibi söz ederler veya anılarından bahsederlerken biraz da abartılı tasvirler yaparlardı. Anlattıklarından biz küçüklerin etkilenip etkilenmediğimizi hiç dikkate almazlardı. Bu anlatılanların çocuk hafızamızda derin izler bıraktığını ve bunun ruh dünyamızı, hatta fizyolojimizi etkileyip etkilemeyeceğini hiç hesaba katmazlar, akıllarının köşesinden bile geçirmezlerdi. Bizler de onları adeta can kulağıyla dinler, biraz sonra korkularımızın artacağını anlayamazdık. Ertesi gün o akşamki misafirlikte bulunan arkadaşlar bir araya gelip konuştuğumuzda hepimizin aşağı yukarı aynı korkuları yaşadığımızı anlar, bu kez de kahkahalarla gülüşürdük. Ben diğer arkadaşlarımın benzer olarak yaşadıklarından değil, kendi duygularım ve yaşadıklarımdan söz edeceğim.

Konuklar gittikten sonra veya misafirlikten evimize dönüp de uyumak için yatağıma girdiğimde her yerden sesler geldiğini sanır, yorganı başıma çeker, sağıma dönerdim olmaz, soluma dönerdim olmazdı ve işte o zaman annemin bana öğrettiği tüm duaları okumaya başlardım. Dua dediysem bundan, Kuran’da bulunan duaları okuduğum anlaşılmasın. Onlar da vardı ama daha çok Türkçe ve anlaşılır olan dualardı benim okuduklarım.

Önce gözümün önünden koyunları geçirir, teker teker sayardım, korkularımı dağıtayım ve unutayım diye. Bu koyun sayma, çoğunlukla fayda etmez ve korkularım giderek kâbusa dönüşürdü. Biz kâbusa “karakura” derdik ve ben, karakura basmasından çok endişe duyardım. Bu kez daha koruyucu olduğuna inandığım bir dua okurdum. Bu niyazda asıl olan, karakura ile kişi adı arasında yer değiştirme yaparak ona bir görev vermek, o, görevini yapıp dönene kadar da uykuya geçmekti. İstek şöyle yapılıyordu: “Karakura benim adım, (sözgelimi) Ömer senin adın. Allah’ını, Resul’ünü seversen kara koyunun üstündeki yünleri say, sonra gel.” O zamanki bizler, her duyduğuna inanan, şimdikiler gibi sorgulamayan munis çocuklar olduğumuz için, karakuranın gidip koyunları bulacağına ve yünleri sayıp gelene kadar da uyuyacağımıza inanırdık. Bu duygu beni kısa bir zaman rahatlatsa da bir süre sonra yine korkularım başlar ve sıkıntıya girerdim.

Büyüklerin anlattığı hikâyelerde sözü edilen varlıkların gelip beni bulacaklarından ve bana zarar vereceklerinden korkar, bir taraftan babama beni koruması için yanıma gelmesi için seslenirken, bir taraftan da okumalarıma devam ederdim.

Ayetelkürsi duası, insanı en fazla rahatlatan ve huzur veren dualardan biridir ve bu duanın, okuyanı her türlü kötülükten ve korkudan uzaklaştırdığına inanılır. Babam sıkıntılı zamanlarda ayetelkürsiyi okuyunca rahatlayacağımı öğretmişti. Ancak çocuk halimle bu duayı ezberleyemediğim ya da ezberlemesi zor olduğu için sevgili annemin, “bunu okuduğunda ayetelkürsi yerine geçer” diye öğrettiği kestirme bir dua okurdum.

“Bismillahi birsin, vallahi nursun; Yetmişbinbir ayetelkürsin, dört yanımda atlasın dursun.”

Artık kendimi daha huzurlu ve güvenli bir ortamda hissederdim. Öyle ya, artık bu dua beni koruyucu kanatlarıyla sarıp sarmalamış ve bütün korkularımı uzaklaştırmıştı. Bu duyguyla bu kez de ailemi de koruma altına almam gerektiğini düşünerek, duayı tekrar okuma gereği duyardım. Ama bu ikinci okuyuşumda, o çocukluk halimin bencilliğinden uzaklaşır, bu kez bütün ailemizi korusun diye “dört yanımda” yerine “dört yanımızda” şeklinde okurdum. Böylece evimizin tamamını koruma altına aldığımı düşünür ve evimize kötülüğün yaklaşamayacağına inanır ve kendimi rahat, huzurlu bir uykunun kucağına bırakırdım. Aradan yıllar geçti. İlahiyat Fakültesi’nde okurken (1980-1985 yılları arası) Din Psikolojisi dersimizde bu tarz duaların insana ne kadar rahatlık ve güven verdiğini öğrendiğimde, daha o yıllarda bana bir psikolog tavrıyla yaklaşan ve beni adeta psikolojik bir terapiye tabi tutan bilge bir annem olduğu için fevkalade şanslı biri olduğum beni son derece mutlu etmişti.

Biraz daha büyüyüp de artık ölümün korkulacak bir durum değil de her varlığın kaçınılmaz sonu ve kaderi olduğunu öğrendiğimde, yine annemden öğrendiğim bir başka yatak duası okurdum. Annem bugün bile yatağına girince sesli olarak hala okur ve biz de tekrar ederek hatırlar dururuz. Bu dua da şöyledir: “Yattım sağıma, döndüm soluma, sığındım suphanıma (sultanıma), melaikeler şahit olsun dinime imanıma. Benden selam söyleyin varacak vatanıma, kabirde toprağıma, cennette yaprağıma. Öldümse elhükmülillah, kaldımsa şükür elhamdülillah. Yarabbi, üstümüze hayırlı sabahlar aç.”

Şimdi geriye dönüp bakıyorum da korkuyu, hele de gecenin getirdiği yalnız kalma korkusunu yenebilmek için neler geliştirmiş büyüklerimiz. Önce bizleri korkulara salacak hikâyeler uydurmuşlar, sonra da bu korkulardan kurtarmak için terapi oluşturacak dualar icat etmişler. Ama bu dualar, aynı zamanda edebiyatımıza da konu ve malzeme hazırlamış.

Geçtiğimiz günlerde rahmetli Prof. Dr. Amil Çelebioğlu’nun MEB yayınlarından olan “Eski Türk Edebiyatı Araştırmaları” adı altında toplanan makaleleri arasında yıllar evvel yazdığı bir derleme çalışmasını görüp okuduğumda yatak dualarının daha başka çeşitlerine de rastladım. Bizim “yattım sağıma döndüm soluma” duasının değişik illerimizde farklı tarzlarda söylendiğini de o makaleden öğrenmiş oldum. Bu makalede Prof. Dr. Çelebioğlu’nun derlediği bazı dualardan birine yer ederek yazımızı sonlandıralım:

“Yattım Alam, kaldır beni, 
Rahmetine daldır beni
Can bedenden ayrılınca,
İman ile gönder beni,

Yattım sağıma, döndüm soluma,
Sığındım Subhanım’a,
İki melek şahid olsun,
Göğsümdeki imanıma.

Binbir selam olsun, varacak mekânıma,
Kalkarsam el-hamdülillah,
Kalkmazsam el-hükmülillah.”

(Bu ve diğer yatak duaları için bkz. Amil Çelebioğlu, Eski Türk Edebiyatı Araştırmaları, MEB Yayınları, İstanbul, 1998, s. 763-770)

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

123. SAYI / ARALIK 2010 / Ay Vakti
Şirâze’den Şirâze’ye Saklı Mektuplar -62 / Şiraze
New York’ta Beş Minare / Abdullah Ömer Yavuz
Necmüddin Kübra’nın Şiir’î Mirası... / Aziza Bektaşeva
Terapi / Okan İlhan
Tümünü Göster