Dağ

Bir dudağı yerde bir dudağı gökte masal devleri gibi heybetli, ürkütücü… Bulutlara karışmışçasına duman bürümüş tepesini, nadiren görebiliriz. Böyle açık havalarda iyice anlaşılır haşmeti yüce dağların. Dünyamızı bir kuşak misali dolanan sıra dağlar da bir başına yükselen yalnız devler de insana acziyetini hatırlatıyor.

Beşiğimizin direkleri olarak yeryüzünü bize emniyetli bir yatak haline getiriyor. Diğer yandan aşılmaz engeller de çıkarıyor karşımıza. Sık ormanlarla kaplı bir dağın tüm canlılara sunduğu nimetler saymakla tükenmez. Bir sütanne gibi beslerken, cellâdı da aynı zamanda insanoğlunun… Sayısız tehlike barındırır içinde. Nimete ulaşmak için külfete katlanmak, kaderidir tüm yaratılmışların. Huyunu bilmek, suyuna gitmek şartıyla külfeti aşar kişi ve nimete kavuşur. Kimi dağlar da var ki tek ot bitmez, yalçın kayalıklarla kaplı, insanla tanışıklığı az ve insanlıktan uzak olduğu için de hoyrat… Daha bir acımasız üstelik verimsiz görünür gözümüze. Biraz cesaretle, ümitvar yanaşıldığında, uzaktan bakıldığı kadar imkânsız olmadığı anlaşılır o dağı aşmanın ya da saklı hazinelerine ulaşmanın. Zenginliğini üstünde taşıyanlar kadar hatta bazen daha da fazla cömert davranır, kendisiyle barışık yaşayana. Kimi homurtulu dağlar hepsinden daha korkunç ve yıkıcı. Ölüm, ıstırap, acı kusar çevresine. Cehennemi yaşatır yalan dünyada, yakar yıkar medeniyetleri. İnsanlığın çirkin yüzünü külden bir peçeyle setrettiği de olur. İbret-i âlem için dondurup geleceğe aktardığı da… Her halükarda titretir yüreğimizi, haddimizi bildirir. Yine de cömerttir. Arzın derinliklerinden şifa sunar. Ve dağların her türlüsü aşılmak, geçilmek, bulunmak, bilinmek ister. Zirvesine ulaşabilene insanlığın gücünü yaşatır. Zerreye, zerre miktarı kudretinin ihtişamını ancak muazzam bir zirve hissettirir.
Yeryüzünün dağları gibi sorunları var insanların. Hem dağlar gibi hem dağlar kadar… Bir farkla ki dağları Allah yaratırken iç içe sebeplerle bin bir fayda çıkarmış, bin bir zararından. Sorunlar ise yaratanı insan olduğundan ulaşılabilecek tek fayda yok olması… Tüm sorunlar çözülüp mahvolmak ister. Görmezden bilmezden geleni affetmez, dağlar gibi… Kendisini yok etmeyeni yok etmek için sabırla bazen de sabırsızca bekler. Sabırla bekleyeni uysal sanırız, ihmal ederiz. O ise sessizce derinlere işlerken bize mühlet vermektedir. İmhal eder de ihmal etmez. Mıh gibi durur yüreğinde insanın/toplumun. Bekler, yerinden çıkarılıp yaranın sarılmasını. Ne çare ki en çok böyle dertlere yumarız gözümüzü. Bilmezden duymazdan gelmek kolaydır. Yok saymakla yok etmek ise imkânsız. Belki bin/bir yıl belki yüz/on yıl durur yerinde çivi… Durdukça derinleşir, durdukça kalınlaşır, durdukça keskinleşir. Fark edilmedikçe bir kamaya dönüşür yürekte. Toplum/birey, sükûn bulmaz kama oradayken. Yüreğinden yaralı insan yaşayamaz ya halk, insanlara yakışır biçimde yaşayabilir mi?  Nedenlerini de anlayamadan acı çektikçe acıma duygusunu yitirir. Saldırgan, kavgacı, kırıcı ve kıyıcı olur.. Böylelikle yeni acılar yaşar. Ya âkil adamlar bulunup ferasetle tehlike sezilip, şefkat ve merhametle tedavi edilecektir yara yahut bir yanardağ olup yürek, püskürecektir kamayı. Her iki ihtimalin de tarihte ve ömürde defaatle benzerleri görüldüğü gibi…
Kimi sorunlar sabretmez her daim hissettirir kendini. Sabırsız olanın habis bir tümör gibi hızla yayıldığını gördüğümüzden, mecburiyetten üstüne gideriz. Biliriz biz gitmezsek onun üzerimize üzerimize geleceğini… Asıl mesele bizim gidiş onunsa geliş yolunda… Trafik doğru akarsa halli kolaydır böyle sıkıntıların. Lakin sorun çözme yolumuz kara yollarımıza benzer ve sıkça kaza görülürse habbeyi kubbe yapmış oluruz. Giderek tepesi dumanlarla kaplı, bulutlara karışmış bir dağa benzer. Ancak yağmursuz, bulutsuz, nemsiz, güneşli ve açık bir havada tüm cesameti görülebilecek bir dağ… Benzetmek yanlış olmazsa berrak havaları huzurlu günlere, insanoğlu bu türden problemlerini ancak sükûnetle çözer, diyebiliriz. Çığ düşmesin diye konuşmaktan ziyade tabiatı dinlemek gerektiği gibi kişi kendini ya da birey toplumu tanımak için dilini tutup kulağına kuvvet vermeli. Konuşmak gerektiği zamanlarda seçilen kelimelere azami dikkat sarf edilmeli. Tabiatın nimetlerini devşirebilmek için huyunu suyunu öğrenir ya insan, benzer çabayı insandan niye esirgemeli? Bu sayede en büyük nimete, mutluluğa ulaşmak mümkünse hele… Kimi problemlerimiz de var ki evhamdan ibaret. Çocukça korkularla hırpalarız kendimizi ve birbirimizi. Acı çeker ve çektiririz. Oysa cesaretimizi toplayıp yakınlaşabilsek ürktüklerimize, görürüz, ziynetlerini saklayanların, gizli güzelliklerinden çıkacak faydayı. Belki birçok başka meseleleri halletmenin sihirli gücünü buluruz onlarda. Belki de tam olmaya kavuşuruz. Bir bedenin yarısının ihtilaçlar içinde kıvranmasının verdiği azaptan kurtulması ihtimali ne güzeldir. Hayali cihan değer. Hele bir de hayal olmaktan çıkarsa ki çıkmalı… İki ayak üzerinde sapasağlam durabilen insan ve toplum, kavuştuğu dengeyle neyi başaramaz? Her şeyden önce insan haysiyetini çiğnemez olur. Ve bunu başarabildiğimizde zaten geriye yapacak fazla bir iş kalmaz, arkası kendiliğinden gelir.

Tabii ki insan haysiyetini yüceltmenin insanın birinci önceliği olduğunu hatırlamak için ilkin bizim “Hz. İnsan”ı bilmemiz gerek…

Tüm ihtişamına, azametine, cesametine rağmen dağların bile taşıyamadığı “yük”ü…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

121-122. SAYI / EKİM-KASIM 2010 / Ay Vakti
Kaybolan, Kaybeden, Kazanan… / Ay Vakti
Kıyametler Sürülür / Mehmet Baş
Yusuf u Züleyha Mesnevisi / Hilal Yılmaz
Yeni Bir Zamanı Başlatmak / Fatih Pala
Tümünü Göster