Tevâzuya Dair

Toplumların tarih boyunca hafızalarına işlenen birtakım değer yargıları vardır. Her toplum kendi milletinin varlığı ve bekası için bu tür kültür değerlerine sıkı sıkıya bağlıdır. Toplumların ve milletlerin ruhlarını aydınlatan bu tür davranış biçimleri adeta nas haline gelmiş dogmatik kurallar gibi kabul görerek bütün dinden ve ırktan insanları bir araya toplamıştır. Dünya var oldukça insanlığın ihtiyaç duyacağı bu değerlerden birisi de tevazudur. Kültür tarihimiz bu gözle incelendiğinde atalarımızın hangi hayat felsefesini kendilerine rehber edindiklerini görmemiz mümkündür. Osmanlı toplumu, reayasından padişahına kadar Fuzuli’nin aşağıdaki beytinde ifadesini bulan tevazu mayasıyla yoğrulmuştur.

Ne mülk ü mal bana çerh verse memnunem
Ne mülk ü malden avare kılsa mahzunem

Tevazu demek biraz da toprak olmak demektir. Çünkü insan topraktan yaratılmıştır. Topraktan yaratılan insanın tevazudan uzak olması asliyetini inkâr olmaz mı? Toprak ki herkes tarafından çiğnenir; üzerine her türlü pislik, çer-çöp atılır; fakat insan için faydalı bütün gıdalar orada yetişir. Bağdatlı Ruhî’nin ifadesiyle toprak:

Hâk ol ki Hudâ mertebeni eyleye âlî
Tâc-ı ser-i âlemdür o kim hâk-i kademdür

“Sen de toprak gibi tevazu ol. Seni beylerin beyi yapayım. Su yukarıdan aşağı akar, sonra aşağılarda iken yükselir. Buğday yukarıdan yerin altına girer, sonra bir başak olarak yükselir. Her meyvenin tohumu önce toprak olur, sonra göklere baş çeker. Her nimetin aslı göktendir, toprağa inip alçalıp can için gıda olurlar. Alçak gönüllülükle gökten yere inince insanın cüz’ü oldular. Böylece o cansızlar insan sıfatına bürünüp arşa kadar yükselerek şâd oldular.”diyen Mevlânâ da aynı gerçekleri haykırmaktadır.

İnsanın en üstünü yüksek mevkide iken tevazu gösterendir. Nitekim 1517’de Ridaniye savaşını kazandığında cuma hutbesinde kendisi için Hakimü’l-Harameyni’ş-Şerifeyn “Mekke ve Medine’nin hâkimi” ifadesini uygun bulmayarak Hadimü’l-Harameyniş-Şerifeyn “Mekke ve Medine’nin hizmetçisi” şeklinde değiştiren Yuvuz Sultan Selim, Süleymaniye Camisi’nin temeli atılırken yanında bulunan Şeyhülislam Ebussud Efendi’ye : “Üstadım, bu işe benden daha layıksınız. Lütfen caminin temel taşını siz koyunuz.” diye rica eden, bir şaheser halinde tamamladıktan sonra da Sinan’a: “Mimarbaşı bu camiyi sen yaptın, hizmete açmak da senin hakkındır.” diye iltifatta bulunan Kanuni Sultan Süleyman makamlarına bakmadan “Ne kadar yükselirsen yüksel, ne kadar itibarda olursan ol yine de alçak gönüllü olmaktan ayrılma.” düsturuna uymaktan geri kalmamışlardır. Çünkü onlar Taif’in ayak takımı tarafından taşlandığında helak olmaları iki dudağının arasından çıkacak sözde iken : “Allah’ım! Kavmimi ıslah et, çünkü onlar bilmiyorlar.” diyen âlemlerin efendisi Hz. Muhammed’in yüce ahlakıyla ahlaklanmışlardı.

Şimdilerde ne bu tür yöneticilerden ne de ahlak kurallarından eser kalmadı. Sadi: “Yücelik istiyorsan tevazuyu seç. Çünkü yücelik damına çıkmak için tevazudan başka merdiven yoktur.” diyor. Ortalıkta onca gurur heykelinin dolaştığı bir devirde ne tutunacak bir dal ne de çıkacak bir merdiven var? Unutmayalım ki tevazu sahibi insanların yaşı ve bilgisi ilerledikçe meyvelerinin olgunluğu ile eğilen ağacın dalları gibi başları öndedir. Ve onlar kerameti kendilerinde görmeyen gönül erleridir.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

121-122. SAYI / EKİM-KASIM 2010 / Ay Vakti
Kaybolan, Kaybeden, Kazanan… / Ay Vakti
Kıyametler Sürülür / Mehmet Baş
Yusuf u Züleyha Mesnevisi / Hilal Yılmaz
Yeni Bir Zamanı Başlatmak / Fatih Pala
Tümünü Göster