Üsküp’te Ezan Sesleri

226
Görüntüleme

Müslüman bir aile ve cemiyet ortamında doğan her çocuğun sağ kulağına “ezan”, sol kulağına “kamet” okunur. Asırlardır süren bu güzel gelenekle bir çocuk, dünyada “ses” olarak ilk defa bu kutsi nağmeleri duyar. Bunlar, çocuk ruhunun ilk ve en önemli gıdalarıdır. Çocuk, bunlardan öylesine etkilenir ki; ne zaman bir ezan sesi duysa, şuuraltına yerleşen ilk ezan sesini hatırlar ve manevi bir iklimin hasretini çeker. Hayatının sonraki dönemlerinde de bu nağmelerin etkisini sürekli hisseder.Bu etkiyi ömrü boyunca muhafaza eden şairlerimizden biri de Yahya Kemal’dir. Nitekim yazımızın başlığı da ona aittir. Doğduğu ve çocukluğunu geçirdiği Üsküp’ü anlatırken sözünün bir yerinde böyle bir bahis açarak o dönemlerinde ezanın kendisi üzerindeki etkilerini dile getirir:“O yaşlarımda ben, Üsküp minarelerinden yükselen ezan seslerini duyarak, içim bu seslerle dolarak yetişiyordum. Minarelerde ezan başladığı zaman evimizde ruhani bir sessizlik olurdu. Galiba Üsküp’ün sokaklarında da böyle bir rüzgâr dolaşır, bütün şehri bir mabed sükûnu kaplardı. Yalnız ezan sesleri duyulurdu. Annemin dudakları, ism-i celal’le kımıldardı. Bin üç yüz sene evvel, Hazreti Muhammed’in Bilal-i Habeşi’den dinlediği ezan, asırlar sonra, bizim semalarımızda hem dini hem milli bir musiki olmuştu. O anda semamızın mağfiret âleminden gelen, ledünni bir sesle dolduğunu hissederdim.”[1]Bu hatırayı okuyunca ona yıllar sonra “Ezan-ı Muhammedi”[2] şiirin yazdıran saik de anlaşılmış olacaktır:Emr-i bülendsin ey ezân-ı MuhammedîKâfî değil sadâna cihân-ı MuhammedîSultan Selim-i Evvel’i râmetmeyüp ecelFethetmeliydi âlemi şân-ı MuhammedîGök nûra garkolur nice yüzbin minâredenŞehbâl açınca rûh-ı revân-ı MuhammedîErvâh cümleten görür Allahu Ekber’iAkseyleyince arşa lisân-ı MuhammedîÜsküp’te kabr-i mâdere olsun bu nev-gazelBir tuhfe-i bedî ü beyân-ı MuhammedîYahya Kemal, sonraki hayatı ne kadar “çalkantılı” geçmiş olursa olsun, inandığı dinin pratikteki uygulamalarına ne kadar uzak yaşarsa yaşasın bugün “medeniyetimizin şair”lerinden biri olarak anılıyorsa bunu tümüyle çocukluğunda duyduğu ve manevi dünyasını doldurduğu ezan seslerine borçludur. Çünkü ezanın temsil ettiği değerlere hayatının bir dönemi dışında(Paris yılları) hep bağlı kalmıştır. Bu değerlerin dünyasını anlatmıştır şiirlerinde… Sadece “Ezan-ı Muhammediye” değil  “Eski Şiirin Rüzgarıyla” kitabındaki “Rıhlet”, “İsmail Dede’nin Kainatı“, “İthaf” yine “Kendi Gök Kubbemiz”deki[3] “Süleymaniye’de Bayram Sabahı”,, “Itri”, “Atik Valde’den İnen Sokakta”, “Koca Mustâpaşa” gibi şiirlerinde hep bu “kudsi nağme”nin dünyasını terennüm etmiştir. Nitekim kendisi de ezan eslerinin hayatı boyunca kendisinden ayrılmadığını şöyle belirtecektir: “Lakin bu sesler, beni bütün ömrümce bırakmış değildir. Müslüman-Türk çocuklarının dini ve milli terbiyesinde ezan seslerinin büyük tesirine inanırım.”[4]Bu, gerçekten de samimi bir inanıştır. Bunu  “Ezansız Semtler” makalesinde de görürüz. “Aziz İstanbul”unun Frenk havasının hâkim olduğu muhitlerinde ezan sesinin duyulmamasının nasıl bir facia olduğunu bu yazısında şöyle anlatır: “Şişli, Kadıköy, Moda gibi semtlerde doğan büyüyen, oynayan Türk çocukları milliyetlerinden tam bir derecede nasip alabiliyorlar mı? O semtlerde ki minareler görülmez, ezanlar işitilmez. Ramazan ve kandil günleri hissedilmez. Çocuklar Müslümanlığın çocukluk rüyasını nasıl görürler?”[5]Yahya Kemal’e göre bizi bir millet halinde bir arada tutan işte bu rüyadır. “Bu rüya, çocukluk dediğimiz bu Müslüman rüyasıdır. Bu günkü Türk babaları havası ve toprağı Müslümanlık rüyası olan ile dolu semtlerde doğdular, doğarken kulaklarına ezan okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyarlar nineler gördüler, mübarek günlerin akşamları bir minderin köşesinden okunan Kuran’ın sesini işittiler; bir raf üzerinde duran Kitabullah’ı indirdiler, küçücük elleriyle açtılar, gülyağı gibi bir ruh dolan sarı sayfalarını kokladılar. İlk ders olarak besmeleyi öğrendiler. Kandil günlerinin kandilleri yanarken, ramazanların, bayramların topları atılırken sevindiler. Bayram namazlarına babalarının yanında gittiler, camiler içinde şafak sökerken Tekbir’leri dinlediler, dinin böyle bir merhalesinden geçtiler. Türk oldular.”[6]Yahya Kemal, büyük bir samimiyetle bu tahlilleri yaparken ezan seslerine Kuran seslerini de ekler. Bu iki kavramı birlikte anlattığı yazısı ise “Ezan ve Kuran” adını taşır. İstanbul’un ruhunu keşfetmek için yaptığı gezilerin birinde bir gün Ayasofya minaresinden okunan ezanı işitir. “Bu ezanı dinerken Fatih’i asıl manasıyla ilk defa idrak ettim “[7]diyerek İstanbul’un fetih sebebi üzerinde ve onun nasıl bir şehre dönüştüğünün manasını anlar.Yine bir gün Topkapı sarayına yaptığı ziyarette ise Kuran seslerini işitir. Ziyaretine rehber olan kişiden bu sesin Hırka-ı Saadet dairesinden geldiğini öğrenir. Hırka-ı Saadet’teki bu durumu da şöyle anlatır: “Peygamberimizin hırkasını sakladığımız cennet gibi yeşil bir odanın Türkkâri penceresi önünde durduk. İçeride iki hafız vardı. Biri ellerini kavuşturmuş gözlerini yummuş oturuyordu, diğeri diz çökmüş, müsterih ve yüksek sesle okuyordu., rehberime sordum. “Hırka-ı Saadet önünde Kuran ne zaman okunur?” Dedi ki “Dört asırdan beri her saat! Geceli gündüzlü.”[8]Yahya Kemal’in o iki günde keşfettiği şudur: “Gezintilerimde bir hakikat keşfettim. Bu devletin iki manevi temeli vardır: Fatih’in Ayasofya minaresinden okuttuğu ezan ki hâlâ okunuyor. Selim’in hırka-ı saadet önünde okuttuğu Kuran ki hâlâ okunuyor.” [9]Böylece çocukluğunun Müslüman rüyasının devam ettiğini, bütün değişimlere rağmen milletin şuur altını ve yüreğini bu iki sesin beslediğini görür. Hatta burada Milli Mücadelenin millet nazarındaki asıl manasını da şöyle izah eder:“Eskişehir’in Afyon Karahisar’ın, Kars’ın genç askerleri! Siz, bu kadar güzel iki şey için döğüştünüz.”[10]Tarihi anlama ve yorumlama meselesinde tarih kitapları kadar edebi eserlerin de önemli hatta onların daha önemli olduğunu kabul etmek gerekir. Çünkü bir düşünce ve inanış, ancak edebi eserlerle estetize edilerek ruha, kalbe işlenebilir. Sonra bu ruh, hayata, taşa, toprağa da yansır. Şiir, musiki, mimari böyle oluşur. Yahya Kemal’in burada sözünü ettiğimiz yazı ve nesirleri bu bakımdan çok önemlidir. Onların kitap sayfalarında kalmasına gönlüm razı olmadı. Bunları bu vesile ile bir kez daha hatırlayalım istedim. Çünkü bir türlü kendi havasını, tarzını bulamayan günümüz edebiyatının Yahya Kemal’in şiir ve yazılarında teneffüs ettiği/ettirdiği milli ve manevi havaya çok ihtiyacı var.
[1] Nihat Sami Banarlı, Yahya Kemal’in Hatırları, s.26, İstanbul Fetih Cemiyeti yayınları, 2. baskı, s.26, İstanbul, 1977[2] Yahya Kemal Beyatlı, Eski Şiirin Rüzgârıyla, s.43–44, İstanbul Fetih Cemiyeti yayınları, 2. baskı İstanbul, 1974[3] Yahya Kemal Beyatlı, Kendi Gök Kubbemiz, Milli Eğitim yayınları, İstanbul, 1979[4] Nihat Sami Banarlı, Yahya Kemal’in Hatıraları, İstanbul Fetih Cemiyeti yayınları, 2. baskı, s.26, İstanbul, 1977[5] Yahya Kemal Beyatlı, Aziz İstanbul, İstanbul Fetih cemiyeti yayınları, s. 121İstanbul,1964[6] Yahya Kemal Beyatlı, Aziz İstanbul, İstanbul Fetih cemiyeti yayınları, s. 121, İstanbul,1964[7] Yahya Kemal Beyatlı, Aziz İstanbul, İstanbul Fetih cemiyeti yayınları, s. 120, İstanbul,1964[8] Yahya Kemal Beyatlı, Aziz İstanbul, İstanbul Fetih cemiyeti yayınları, s. 120, İstanbul,1964[9] Yahya Kemal Beyatlı, Aziz İstanbul, İstanbul Fetih cemiyeti yayınları, s. 120, İstanbul,1964[10] Yahya Kemal Beyatlı, Aziz İstanbul, İstanbul Fetih cemiyeti yayınları, s. 120, İstanbul,1964 

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Yazma Sancısı / Yusuf Aktaş
Yarasından Yâr Damlayan Kalbime / Ferman Karaçam
Üsküp’te Ezan Sesleri / Mustafa Özçelik
Türk Şiiri Az mı, Hayır / Hayati Koca
Tokalaşmayan Güzel / Sedat Umran
Tümünü Göster