Beklenen

Kibrit kutularının üst üste konulmuş şekli gibi yükseliyordu semaya. Tuğladan, briketten, betondandı hepsi. Sırt sırta, yan yana, yüz yüze hiç nefes almamacısına her taraf, her yön örülmüştü sanki.

Birbirine benziyordu pencereleri, duvarları, balkonları hatta renkleri bile. Onlarca aile belki de yüzlerce insan birbirini tanımadan hatta hiç görmeden, görüşmeden, tanışmadan, bakışmadan, selamlaşmadan yaşıyorlardı. Ya da nefes alıp veriyorlardı sadece.

Umarsız, duyarsız, hissiz ve soğuktular, tıpkı içinde barındıkları gibi betondan dikilmiş evler, apartmanlar, siteler…

Ne oluyordu içlerinde?

Neler yaşanıyordu plastik pencerelerle havasız bırakılan betondan dağların içinde?

Hastalık oralarda da var mıydı?

Sevinç çığlıkları atılır mıydı oralarda da?

Sevinçlerden üzüntülerden yanındaki dairede yaşayanlar haberdar mıydı?

Duygular karşılıklı paylaşılır mıydı?

Üzüntüler azalır sevinçler katlanarak çoğalır mıydı, yukarılarda ya da aşağılarda.

Yoksa üzüntülerin azalacağı sevinçlerin artacağı paylaşımı mı beklerdi, beklenirdi soğuk beton yığınları ve içindeki yolcuları. Hep bekler, beklenti içinde yaşar, umutlanır, umutlarını da bekler miydi?

Evet, geçen gün birinci kattakilerin yaşlı babaları vefat etti. Kimsenin haberi olmadı. Cenaze işlemlerinde belki de en çok ihtiyaç duydukları yanında yoktu. Üzüntüler paylaşılmadığı/paylaşılamadığı için azalmadı. Görevi olanlar görevlerini yapmadı. Başka yerdeki akrabaları gelip kaldırdılar. Kat kat dikilen, dehlizler gibi örülen duvarlar engel olmuştu yapılması gerekene, beklenene, beklentilere…

Beşinci kattakilerin düğünü olduğunda da aynı binada yaşayanların çoğu yoktu. Gelmemişti. Düğün sahibi beklemişti. Beklenen olmadı ve sevinçler katlanarak artmadı. Beklenen buydu. Beklentiler bir anda beton harcının arasında buharlaşıp yok oldu.

Tek pencereydi göklere açılan, yıldızlarla gözleri buluşturan birkaç metrelik balkon. Hepsi o kadar.

Balkona çıkınca anlıyordu hayatın devam ettiğini, şehrin gürültüsünü, çocukların cıvıltısını, çiçeklerin kokusunu, rüzgârın hışırtısını, satıcının bağırtısını…

Hele geceleri daha da anlamlıydı balkon.

Güneşin batışıyla başlayan bir beklentiydi. Bulutlu havalarda güneşin kızıl ışınlarıyla renkten renge giren bulutların arkasına saklanan yıldızların çıkmayı beklemesi ya da balkondaki adamın, yıldızların, bulutların esaretinden kurtulmayı beklemesi gibi. Yıldızların beklediği de güneşin batması olmalıydı. Ancak o zaman gözlere olan ünsiyetleri söz konusu olacaktı.

Ve göklere açılan balkonda bekleyenler, yıldızlara doya doya bakarken, sayısızca yıldızın varlığı bilgisiyle çivilenip kalmışçasına hiçbir yere tutunmayan, parıldayan, etkileyen, düşündüren yıldızlara gıpta ve hayranlıkla bakıyorlardı.

Ve bu yığıntıların perdesiz pencerelerinden süzülen ışıklar çağırıyordu bazen.

İşte yine karşıdakiler bağrışıyorlar. Sanki kavga ediyorlar. Yok yok kavga değil, tarzları bu olsa gerek. Yoksa her gün her gün…

Yandan çocuk çığlıkları alabildiğine yükseliyor. Karşıdakiler yine balkondalar. Arabaların gürültüsü kesildiği anlarda çay içtikleri kaşık seslerinden anlaşılıyor.

Az ilerdekiler balkonda yine bir şeyler atıştırıyorlar. Kuru yemişlerle vakit geçiriyorlar.

Herkes bir şeyler bekliyor: gördüklerimiz ve göremediklerimiz; iç dünyalarını bilemediklerimiz, dışa vurumu olmayan yaşam biçimleri.

Birinci katlardaki dükkân sahiplerinin beklentileri daha başkadır herhalde. Daha çok satış, alışveriş, kar, para, artış, zenginlik, mala mal katma…

Benim beklediklerim ne olacak diye düşündü balkondan bakan adam. Ya eşinin, çocuklarının, yakınlarının, akrabalarının…

Herkes beklemiyor muydu sanki. Bilerek ya da bilmeyerek herkes bekliyordu.

Semanın ve arzın da beklediği oydu. Canlı ve cansızların da beklediği oydu. Hayvanların ve kuşların beklediği de oydu. Üst üste yığılmış beton yığınlarının ve içindekilerin de beklediği oydu…

Bekliyordu herkes, her şey… Bekliyordu, beklemeden, belki de düşünmeden/düşünemeden sırasını bekliyordu. Dönüşü olmayan yolun başlangıcını, geldiği aleme geri dönüşünü…

Beklerken, neyi beklediğini anlayabilseydi, farkına varsaydı, bilinçli davransaydı… Sevinçleri paylaşarak artırsaydı, üzüntüleri paylaşarak azaltsaydı… ne güzel olurdu sevgiliye kavuşmayı beklemek, diye düşündü balkondaki adam.

Yine akşamın olmasını bekledi. Yine yıldızları seyretmek için bulutların izin vermesini bekledi. Yine Arif Nihat Asya’nın “Naat” şirindekileri bekledi özlemle…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Yazma Sancısı / Yusuf Aktaş
Yarasından Yâr Damlayan Kalbime / Ferman Karaçam
Üsküp’te Ezan Sesleri / Mustafa Özçelik
Türk Şiiri Az mı, Hayır Dağlarca / Hayati Koca
Tokalaşmayan Güzel / Sedat Umran
Tümünü Göster