Sevim

292
Görüntüleme

Onu kendisiyle baş başa görmek isterseniz; ağır işiten kulaklarıyla sabah ezanını dinlemeye çalışırken yakalamalısınız. Avucunu sağ kulağına dayamış; pencerenin pervazına tıp tıplarıyla ritimde, evinden mahalleden uzaklaşmışken.

Her iki yanı sardunyalarla bezenmiş, sokağa bakan pencerede sokağın sabahın mahmurluğuna eşlik ederdi. Pencereye, sabaha o kadar yakışırdı ki –çocuk aklımla- onsuz sabah olmaz diye düşünürdüm.

Bir müddet sonra vaziyetini değiştirir. Tombul bileklerindeki boncuklar şıngırdar, bu sefer de sol yanına yaslanırdı.

Herkes bilir; Sevim’in konuşma kabiliyeti pek azdır. Cümle kuramaz, sözcükleri birbirine bağlayamaz. Ancak bir iki sözcükle, nadiren konuşur. Ama bu saatlerde dudakları kıpır kıpırdır. Kendini öylesine kaptırır ki görenler biriyle sohbet ediyor sanır.

Onu bu halde seyredebilmeniz için sizi göremeyeceği bir yerde ve sessiz olmalısınız. Çünkü sizi hissettiği anda kaplumbağanın kabuğuna çekilmesi gibi pencereden içeri kaçar, sardunyaların arasında kayboluverir.

Yaşını hiçbirimiz tam olarak bilmezdik. Zaten kendisi de bunu hiç merak etmedi. Ama saçlarındaki aklardan, doğuşundan beri taşıdığını düşündüğümüz yüzündeki derin, tatlı kırışıklarından yaşını ellide dondurmuştuk.

Koyu siyah saçlarını annesi yıllardır aynı model keserdi. Kaşların iyice üzerinden, kısacık kâkül ve kulakların bitiminde küt bir kesim. Sevimin saç modelini onunla birlikte öylesine benimsemiştik ki “Sevimin saçı gibi” sözü mahallede adeta deyimleşmişti.

Yaşı hakkında kesin bir hüküm veremediğimiz gibi kilosunu da bilmezdik.  En az yüz elli kilo olmasına rağmen merdivenleri kendine has bir çeviklikle sağa sola tutunarak bir çıkışı vardı ki seyredilmeye değerdi.

Elbiselerini annesi ona has modellerle dikerdi. Robadan büzgülü, dizlerinin hemen altında; yazın basma, kışın pazen ama muhakkak çiçekli elbiselerdi.

Hiç ayakkabısı olmadı. Çünkü evin çevresinden başka gittiği bir yer yoktu. Bu yaşına kadar mahalleden çıktığını gören de olmamıştı. Yaz kış giydiği lastik terliklerle – tombul ayaklarının yarısı dışarıda- gezerdi.

Çocukluğumuzun en kadim arkadaşıydı. Evcilikse evcilik, kaydıraksa kaydırak, bizimle her şeye vardı. Yeter ki koşmaca olmasın; koşmayı hiç beceremez tıkanır kalırdı.

Oyunlarımıza katıldığında çoğu kez annesi pencereden bağırırdı:

“Kız Sevim, kör olmayasıca gel otur şuraya, bir yerini kırıp başıma bela olacaksın!” Sanırım Sevim’in kulaklarının duymamasının hikmetlerinden biri de bu anlardı.

“Aklı beş yaşındaki çocuk aklı kadar.” derlerdi. Bizim için Sevim’in yaşının, aklının önemi yoktu. Anlamazdık o zamanlar. Akıl dediğin nedir ki… Biz onu akılla değil; gönlümüzün derinliklerinde bir sevgiyle, her şeye rağmen seviyorduk.

Oynadığımız oyunu her kazanışımızda oturduğu taşın üzerinde kendisine göre ufacık kalan elleriyle bizi alkışlardı. Biz de coşkuyla koşar, yumuşacık vücuduna her birimiz bir yandan sarılırdık.

Sanmayın ki Sevim hep böyle mülayimdi. Onun da celallendiği, kızgınlığa kapıldığı anlar yok değildi.

Astığı çamaşırların yağmurla ıslanma tehlikesi varsa onu yatıştırmak çok zordu. Bir iki damla yağmur görse; evin camlarını zangır zangır titreten bir sesle ağlamaya başlardı.

“Anne bak mamur yağıyo…”

Hele bir de gök gürlemeye başlamışsa artık onu zapt etmek imkânsız bir hale gelirdi. Hemen çamaşır sepetini başına geçirir, terliklerini her zamankinden daha çok şıpırdatarak terasa çamaşırları toplamaya çıkardı. Çamaşırların ıslanmasından duyduğu üzüntüyü derin “Of”larla dile getirir, duyanlar anlardı ki; Sevim çamaşır topluyor.

Başta yaşlı anacığı olmak üzere ev halkı hatta mahalleli onu yatıştırma seferberliğine girişirdik.

Gök gürlemesi onun çocuk ruhunu iyice ortaya sererdi. Her bunaldığında ve sevindiğinde yaptığı gibi gider; iri cüssesiyle anacığının kanadının altına sığınır, pencereden göğe bakar:

“Anne gür gür dede geliyor.” diye ağlamasını sürdürürdü.

Birçok sözcüğü düzgün telaffuz edemese, isimlerimizi bilmese de mahallede tanımadığı kimse yoktu. Çok küçüklere “miniki” sekiz on yaşındakilere “bebeki” büyüklere de “abası, abisi” diyerek kendi sözlüğünü oluşturmuştu. İnsanlar arasındaki akrabalık bağını çok iyi bilirdi. Kim, kimlerle kardeş; kim kimlerin çocuğu, hiç yanılmazdı.

O bizim gibi konuşamıyordu ama biz onun gibi konuşur olmuştuk.

Onca sene aynı mahallede yaşamamıza rağmen verdiğimiz hiçbir şeyi yanımızda yemez; anlayamadığımız bir utangaçlık gösterirdi. Biz de aldığımız şekerleri onun kucağına veya elbisesinin cebine koyar usulca uzaklaşırdık. Ancak biz gittikten sonra gözleri yerde, ağır hareketlerle şekerleri alırdı. Bu haliyle adına öylesine mütenasipti ki işte, o bizim Sevim’imizdi.

Sonra biz büyüdük; o biraz daha yaşlandı. Gelin arabalarının ardından bizimle birlikte dayanamayıp koşarken annesinin pencereden bağırmalarına da aldırış etmedi. Aramızda mutluydu.

Mahallede cenaze olduğu zaman hemen birimizin yanına gelir, eliyle uzakları işaret eder, gülerek: “Diyecek ha?” derdi.

Bizden sonraki çocuklar onu anlamakta zorlandılar. Hatta anlamadılar. Onlar televizyona bilgisayara kapılanınca Sevim bir başına kalakaldı.

Günlerce merdivenin dibine oturup eski günlerdeki çocuk kalabalığını bekledi. Önceleri çocuklar tek tük gelirken sonra onlar da kalmadı. Bazısı okula gitti. Bazısı internet “kafe”lere takıldı.

Kapı önü sohbeti yapan kadınlardan hiç hazzetmedi.

Örgüleri, dantelleri, iğne oyaları, kanaviçeleriyle; peteğe bal yığan arılar gibi devamlı vızıldarlardı. Kimse, kimseyi dinlemezdi. Kaynanalar, kocalar, görümceler, eltiler ortaya atılır; sündüre sündüre konuşulurdu.

Onların vızıltılarına, uzak bir köşede parmaklarıyla oynayarak bir müddet sabrederdi. Sonra bahçede çöp kovasının üzerinde hazır bekleyen süpürgesini alır; kadınlar orada değilmiş gibi tozu dumana katardı. Anında bütün vızıltı kesilir, hepsi başka bir gölgeliğe kaçışırdı.

Bizim, mahalleden ayrılmamızdan altı yedi yıl sonra duyduk ki annesi hastalanmış. Sevim annesinin karyolasının dibinde, dizlerinin üstünde günlerce oturmuş. İçi, iri cevizli, sapsarı en sevdiği akide şekeri, kaymaklı bisküvi getirmişler, cebine koymuşlar. Bir türlü yerinden kaldıramamışlar. Karyolanın demirine kenetlediği parmaklarını kimse açamamış annesinin yalvarması, bağırması da para etmemiş.

Aradan çok geçmedi, annesi vefat etti. Annesinin, bahçede yıkanmasını, kefenlenip tabuta konmasını gözlerinin önüne düşen, çoktandır kesilmemiş kâküllerinin arasından hiç konuşmadan bir bir seyretti. Gitti dolabından en yeni entarisini giydi. O kadar aradı ama kalabalıkta terliklerini bulamadı.  Cenaze telaşından ne yaptığıyla ilgilenen de olmadı.

Annesi için verilen sela’yı yine pencereden ezan gibi dinledi. Etraf kalabalık olduğundan ritim tutamadı. Sadece sardunyalarla oynadı.

Cenaze mahalleden ayrılırken en arkada, yalınayak, sırtında anasının bu yaz diktiği sarı üzerine kırmızı çiçekli entarisiyle Sevim vardı. Şimdiye kadar bir kerecik olsun ayrılmadığı mahallesinden anacığının peşi sıra yalpalayarak cemaate yetişmeye çalışıyordu.

Her zaman girmeye çekindiği, gördüğünde sırtını döndüğü kalabalığa en ufak korku duymadan katılıvermişti. Ağır vücudunu taşımasına destek olsun diye bir eli belinde ama gözleri hep annesinde, ahlayıp oflamadan, yadırgamadan, gideceği yeri gayet iyi biliyormuş gibi kararlı ve güvenle yürüyordu.

Böylesine bir gidişe hiçbirimiz dur diyemedik.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Yusuf’a Düşen Kuyu / Yavuz Ertürk
Umut Ateşini Özgürlük Meşalesiyle Tutuşturmak... / Mehlika Toyga
Siyah-Beyaz Davetlisiniz / Yusuf Bal
Sevim / İffet Oral
Savaş Övgüsü / Abdüssamed Bilgili
Tümünü Göster