Kandillerin Aydınlattığı Romanlar

287
Görüntüleme

Kandil geceleri kandil oluruz
Kandilin içinde fitil oluruz
Hakkı göstermeye delil oluruz
Fakat kör olanlar görmez bu hali
Harabi

Kandil; ışıktır, aydınlıktır. Kandil, karanlıklarda insanlara yol gösterir. Gerçek hayatta insanlar kandili bu haliyle tanımış ve kullanmıştır. Dini bir motif olarak kandil, inançlı insanların belirli zaman dilimlerinde ruh aydınlığı oluşturmak için kutladıkları bir gün, gece halini almıştır. Son dönem romancılarımızdan Mustafa Miyasoğlu romanlarında aynı anlayışı sürdürmek ve aynı mesajı vermek için kandil motifinden yararlanmıştır.

Miyasoğlu romanı hayatın içinde görür. Romanlarında yaşadığımız zamanın ve yaşanmış zamanların dilini yakalamaya çalışır. Roman için : “Roman bence bir zaman sanatıdır.” ifadesini kullanır. Sanatı insan merkezli olarak düşünen Miyasoğlu, sanat kaygısı taşıyarak yazdığı romanların merkezine de insanı oturtur. İnsan ilişkileri, insanın kendi beni, yaratıcısı ve çevresiyle ilgili olduğu için, romanda bunları ele alırken romancıya özgü bakışı ve tespitleri yansıtır, görüşünü savunur. Miyasoğlu romanda başta edebîlik olmak üzere yenilik ve kendine özgülük şartlarını arar. Miyasoğlu romanı her sanat eseri gibi bir keşif olarak değerlendirir. Miyasoğlu:
“Romancının ortaya koyduğu roman dünyasının ve üslubunun çok önemli bir yeri vardır. Dil ve dünya görüşü, konusuyla bütünleşmiş bir anlatım tarzıyla ortaya konmuşsa, orada romancının keşifleriyle birlikte gelişen bir dünyanın yerli, millî ve evrensel boyutları kendini gösterir. Bazı romanların bütünüyle anlatımdan ibaret görünmesi bu yüzdendir. Yani romancı, şairi, hikâyeciyi, masalcıyı, tiyatro yazarını ve filozofla psikolog sosyolog ve tarihçiyi benliğinde birleştirip bütünleştirebildiği ve ayrı bakış açılarını bir üslupla ortaya koyabildiği ölçüde önemli eserler verebilir.”   (Nehir Dergisi, Ekim-Kasım 1994) görüşünü savunur.

Roman Miyasoğlu’nun eserlerine hem konu hem üslup bakımından estetik açıdan başka türlü ifadesi mümkün olmayan insanî olguların ifadesi olarak yansır. Miyasoğlu roman yazmaktaki asıl amacını ise şöyle özetler: “Romanla yapmak istediğim, yaşadığımız zamanın dilini, ifadesini ve nabzını yakalamak. Yaşadığımız hayatı, acısı, sevinci, hüznü, umudu, değerleri, aldanışları, başarı ve başarısızlıkları, dinamikleri ve kompleksleri ile verebilmektir. (…) Ben romanı bir itirafname gibi değil, bir iddianame gibi yazmak istiyorum. Bunları bunları yaşadık, bunlar bunlar yaşandı, söylendi, söyleniyor, okuyun ve üzerinde düşünün, demek istiyorum. Anlattığım kişilerse, tanıklar.” (Yeni Devir, 5 Haziran 1981)

Sanat ve roman hakkında bu samimi görüşlere sahip olan Miyasoğlu bugüne kadar beş roman yayımlamıştır. Bu romanların her birinde farklı temalar ve farklı bakış açıları ortaya koymuştur.Mustafa Miyasoğlu iki farklı romanda kahramanların yeni bir hayat başlangıcını kandille sağlamıştır. Bu kandil her iki romanın vaka zamanına uygun olarak Berat Kandili (Berat Gecesi) dir. İnananlar arasında bu gecenin şaban aynın 15’ine rastlayan bir gece olduğu, mübarek gecelerden sayıldığı, yaratıkların bir sene içindeki rızıklarına, zengin veya fakir, aziz veya zelil olacaklarına, diriltilip öldürüleceklerine ve ecellerine, hacılarla ilgili işlerine dair Allah tarafından meleklere bilgi verileceğine inanılmaktadır. (Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali s.197).

Miyasoğlu kandillerin manevi ağırlığını romanlarına taşımıştır. Kaybolmuş Günler ve Dönemeç adlı romanlarında farklı vesilelerle kandil aydınlığını oluşturmak istemiştir.

Miyasoğlu, Kaybolmuş Günler’de Beşir Güner adlı kahramanın buhranını, kimliksizliğini, hayattan beklentilerini, sorgularını şu ifadelerle dile getirmiştir:
“Ben tam anlamıyla yanlış yaşamış, kaybolmuş biriyim. Hayatımın ne mânâsı var, onu da bilmiyorum.” (s.9)
“Hiç birini içinde yaşadığım dünyama, iç dünyama yakın bulamadım. annem, babam, kardeşim, hattat Cem, High School’lu Kâmuran, öğretmen Nezihe ve başkaları hep kendisiydi, dünyada bir yerleri vardı ama ben boşluktaydım. Onları bu meydandaki birtakım unsurlara benzetebilirdim; ama benim yerim neydi bu dünyada.” (s.27)”
“Benim bozgunum, her biri bir yerlerde harcanan bir kuşağın bozgunudur. Hala bozgunu durdurulamamış bir devletin topraklarında yaşıyoruz. Her parça kendi içinde küçük parçalara her grup daha küçük gruplara ayrılıyor. Ve çeşitli etkiler altında yaşamasını sürdüren halk geleneksel hayatı içinde ne yönde geliştiği bilinmeyen bir değişimi yaşıyor. Temel değerlerinin yön vermediği aydınları da, az buçuk bildiği ve çoğu zaman pek inanamadığı hayat ve düşünce kırıntıları içinde gün geçiriyor. Neye inanacağız, kimi niçin seveceğiz?” (s.114) sözleriyle ifade eder.

Beşir, bir bozgunun doğurduğu boşlukta yaşadığının farkındadır. Böyle bir durumda bunalmaktan, buhrandan kurtulup baş kaldırmak gerektiğini düşünmektedir. Yeni bir yaşam, yeni değerler, yeni insan, yeni çevre için baş kaldırmanın gereğine inanmaktadır. Çıkar kavgası dururken onur kavgasını seçen bir insana da bu durumun yakıştığını bilmektedir. Beşir bir cemiyetin sıkıntısını çekmektedir. Beşir’i insanlardaki boşluk, hedefsizlik bir aydın olarak etkilemektedir.

Bu sorunlarla kimlik ve kişilik sorunu yaşayan Beşir Güner, romanın sonuna doğru yeni bir hayata, anlayışa doğru adım atar. Bir tutunan olmak için yeni bir arayış ve çıkış peşindedir. Bazı düşünceleri kafasında sabitledikten sonra, Miyasoğlu romanın vaka zamanını Berat Kandiline bağlar. Kahramanın karanlıktan aydınlığa çıkışını, karmaşadan sadeliğe çekilişini bu olayla sağlar. Romanda Beşir Güner’le Cem arasında geçen şu diyalog olaydaki kandil aydınlığını ortaya koyar.

“Ufkumuzu çeviren karanlığı yırtan ışıkların aydınlattığı camiyle, ayaklarımızın altında uzayıp giden Fevzipaşa Caddesi’ne baktı. Bir şeyler söylemek istiyordu ama, hesap sorar bir durum da olmak işine gelmiyordu.
– Caddedekiler ne kadar küçük görünüyor. Onlara mı bakıyordun yoksa?- Hayır, hiç dikkat etmedim.
– Bugün Berat Gecesi biliyor musun?
– Öyle mi?
– Hepsini bırakmışlar içeridekilerin. Onbirde geldiler, düğün evine döndü yurdun her tarafı. Sen ne zaman geldin buraya?

Kubbelere tutunmaktan iyice üşüyen ellerimi avucuna alarak ovuşturdu.
Sonra, tek kelime söylemeden kubbelerden indirerek odasına götürdü. Çok şekerli, açık bir çay koydu önüme. Odasındakiler alışıktı ışıkta uyumaya. Cem gidip geliyor, elektrik ocağında ısıttığı suyun sıcaklığına bakıyor, yatağın üzerine temiz çamaşırlarını hazırlıyordu. Bu saatte yapılacak banyo, demin okunan ezana hazırlık olabilirdi ancak. Bir an, konuşmadan girip çıkan ve hiç yüzüme bakmadan odada dolaşan Cem’in her şeyi sezmiş olacağını düşündüm. İbo’yla gecirilmiş bir geceyi, skandal kokan olayları bütün girdisi çıktısıyla, aşağı tukarı tahmin edebilirdi. İki yıldan beri, neyimi saklayabildim ki ondan, bunu becereyim?

– Beşir, başından geçenleri hiç sormayacağım. Sen de unut her şeyi. Bu gece Berat Gecesi. Yarın her şeye yeniden başlayabilirsin. Her gecenin bir sabahı var. Berat Gecesi’nin kadrini bilmeli. Adı üstünde. Sana vaaz edecek halim yok. Mazeret bulmağa da kalkma. Su ısıtıyorum, temiz çamaşırlar da var. Bu gerginlik bitmeli. Hiç değilse bu gece aldatmayalım kendimizi abi…
” ( s. 203, 204, 205)

Romanın olay örgüsünde farklı bir bakışı sergileyen bu bölüm, kahramanın kandil aydınlığında açığa çıkan yüzünü göstermektedir.

Miyasoğlu’nun diğer romanı olan Dönemeç’te de kandil farklı bir duygunun ve dünya görüşünün yansıması olarak yer alır. Dönemeç’in asi tipi olan Bahri kişisel ve ailevi sorunlarla boğuşmaktadır. Ailesi de onun bu durumuna üzülmekte, ona kızmakta ve bir çözüm bulması için onu sıkıştırmaktadır. Bahri’nin gerçekleştidiği bir eylemden dolayı aile fertleri ona şiddetle kızmıştır. Bu olayın kandil gününe rastlaması aile fertlerinin  olaya bakışını farklılaştırmıştır. Bu durum Dönemeç’te şu ifadelerle yer alır:
“- Kanıma dokunuyor Sami! Hazmedemiyorum bu oğlanın yaptıklarını. Dedem fukara çaresizdi. Öteki jandarmayla geliyordu, bunun nesi var? Ben bu itle baş edemezsem insan yüzüne nasıl bakarım? Hayvan! Bir de Berat Gecesi’nde içmeye kalkıyor. Asıl onun için dövecektim, Dursun’unki bahane oldu. Ulan it, ya dediğimi yaparsın, ya da parçalarım seni!” (s. 179)

Mustafa Miyasoğlu’nun iki romanı üzerine kurduğumuz bu yazıda fertlerin ve toplumun kandil gecelerine yükledikleri önem bir kez daha kendini hissettirir. Kandil aydınlıktır, kandil yeniliktir, kandil hayata yeniden duru bir bakıştır. Belki de belirli zaman dilimleriyle insanların yenilenmesine fırsat verilmiştir. Miyasoğlu, Kaybolmuş Günler ve Dönemeç adlı romanlarında kandil temasını işleyerek fertlerin ve toplumun kandil aydınlığına inandıklarını göstermektedir. Bu inanç fertlerin ve toplumun iç aydınlığı olarak romanlara yansımıştır.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Yusuf’a Düşen Kuyu / Yavuz Ertürk
Umut Ateşini Özgürlük Meşalesiyle Tutuşturmak... / Mehlika Toyga
Siyah-Beyaz Davetlisiniz / Yusuf Bal
Sevim / İffet Oral
Savaş Övgüsü / Abdüssamed Bilgili
Tümünü Göster