Hayat Resimleri-2

157
Görüntüleme

28.Üç sıfırlı tarihin son günü… İnsanoğlu, üç sıfırlı bir tarihe tekrar kavuşur mu acaba? Hiç zannetmiyorum. Dünyanın bin yıllık ömrü kalmadı gibi geliyor bana. Kıyâmet ve sonrası. İnsanı apansız sarıveren ölüm gerçeği ve muhasebe… Kendi kendini hesaba çekme. Bu hesaba çekiliş ne denli kuvvetli olursa, hayatı o denli anlamlandırabiliyor insan. Hayatın hızla akan serüveni içinde, geçmiş günlerini ancak muhasebeyle fark edebiliyorum. Geçmiş, çok hızlı geçmiş gibi geliyor ve gelecekse, adeta akmayan, akamayan bir dere. Oysa yaşadığımız ve yaşayacağımız günlerin hepsi 24 saat.Daha bir iki ay önce bana yetmeyen günler, şimdi geçmek bilmiyor. Bu geçmeyen zaman sürecinde insanın kafasını meşgul edecek bir şeylerin olmaması ise insanı müthiş dinlendiriyor.Ben, yine de kuşları ve çocukları sevmeye devam ediyorum.29.Allah,  insanı “güzel” yaratmış. İnsan da hayatı boyunca güzelin ardından koşar durur.İnsan, hayatın her safhasında güzelin hayalini kurar. Güzel bir iş, güzel bir ev, güzel bir araba, güzel çocuklar, güzel günler…  Hep hedefimizin güzel olmasını isteriz. Elde ettiğimiz, güzel olmasa bile bize güzel görünür. Onu sevmesini, güzel görmesini bilen insan, elindekiyle mutlu olma becerisini göstermiştir artık. Elindekini güzel ve yeterli bulmayan insan ise bedbaht olur çoğu zaman. İçinde bastıramadığı duygular, onu sürekli rahatsız etmekte ve kendini içten içe kemiren kurdu bu duygularla beslemektedir.30.Güneş doğuyor her sabah. Işık deryaya rahmet olarak saçılıyor yücelerdenBaşımızı kaldırınca alnımıza doğuyor güneş, ışık bir muştu oluyorHayata ve dünyaya dolu dolu yürüyebiliyoruzDinç basıyor adımlarımız toprağa.Başımız dik, yüreğimiz kımıl kımıl, sevecen, sevgi dolu ve kepenklerini sonuna kadar açık.Bir iyilik meleği kimliği gelip oturuyor yüreğimize.Telâşımız yok. Sabah namazını eda edip yüce yaratanın kitabını aralayarak gönülden bir bismillah çekebilmişsek… Hayatta bizden daha mutlusu yoktur. Kelâmın belâgati kalbimizin kirlerini sabahın aydınlığında arındırmıştır.Derken evde yavaştan bir telâş, inceden inceye bir kahvaltı hazırlığı. Buğulanan çay, sabah şebnemleriyle düşen bereketin açık alâmeti. Hayat, dolduruveriyor kendini içimize… Hayata o dinçlik ve bereketle yürüyoruz; hayatı seviyoruz.31.İki kitap ve iki aşk felsefesi: “Ömür Boyu Aşk” ve “Aşkın Ömrü Üç Yıldır.”İki ayrı dünyanın aşka bakışı ve aşka biçtiği değer.Gidip Kâbe’de “belâ-yı aşk”ı isteyecek bir anlayışı onurla taşıyarak yaşayan bir toplumun ferdiyiz.Ve bir diğer dünya. Materyalist dünyada aşkın da materyalistleşmesi ve  ömrünün kısalıvermesi.Onlar sadece aşkın tatlı heyecânını yaşamayı arzuluyorlar ve bu heyecân fırtınası bittikten sonra ayrılmayı cana minnet bilip şampanya patlatıyorlar; çünkü yeni bir macera için yola çıkmayı düşlüyorlar.”Men taa senin yanında dahi hasretem sana.” anlayışı ne güzel.Aşkın Ömrü Üç Yıldır kitabı “Aşk, daha başlamadan kaybedilmiş bir savaştır.” cümlesiyle başlıyor ve doğrusu bu felsefe oldukça tartışılmaya açık. Bizler aşkı kazanılacak veya kaybedilecek bir savaş olarak görmedik hiçbir zaman.Aşk, yaşanılır ve ötesi yoktur. Ta ki yaşaya yaşaya kendinden geçip aşkta fani olursun, olabiliyorsan. Kendinden çıkıp aşk olursun.Ben  “Ömür Boyu Aşk” diyorum.32.Acı, eksilmeyen yanımız; içimizdeki fırtınanın bizi boğması. Güneşin parlak değil de sarı yüzünü görmek. Umudumuz, kavgamız devam ettikçe acı uğramaz yanımıza. Savaşan asker, savaş esnasında acı duyar mı acaba? Zannedersem, savaşı kazanıp galip gelirse acıyla hiç tanışmamış olur. Ya savaşı kaybedip de acılara bulanmışsa sonuna kadar. İçindeki fırtına artık düşmanı değil kendini boğmaya çalışır.Dünyayla ilk tanışmamız acı doludur ve ağlayarak duyururuz varlığımızı. Bizim acımız, annenin acılarının dinmesidir. Ya ölü doğan bebeğin acısı… Bizi olgunlaştıran acılarla, hüzünle, mutluluklarla, özlemle iç içe yaşamak, insanlığımızın gereği. Bu şarkılara hep hüzün ve acı bulaşacak. Bulutlar, hep beyaz olmayacak. Kararacak, bizi boğacak hâle gelecek. Güneş hüzün rengini alacak, trenler acıları başlatıp bitirecek, içimizdeki acılar, sürekli kendine sığınacak bir yerler bulacak…Ben, bu türküyü hep böyle söyledim ve insanlar bu türküyü böyle seviyorlar.Asıl bir türkü, bol acılı olsun.33.Zaman çarpılsa ne olur, hayâletin elleri aynıysa! Aynalar kırıksa, acılar da kırılmaz ya…Vakit geçip sular bizi aydınlık vadilere ulaştırır diye ummak ne denli boş bir umutmuş.Suya ne yüklersen onu taşır ve tam tümsekte bulunan tekerlek, geriye, çukura doğru da yuvarlanabilir.Hoş, biz ne kadar çalıştık o tekerleği ileri, daha ileri taşımak için. Kırıldık. Üstümüze çöken ezici bir edilgenlik kırdı kolumuzu, kanadımızı. Su damladıkça tepemize, suskumuzu büyüterek küçüle küçüle bir sürüngen olduk. Oraya buraya savrulan, zaman zaman, ağzına şeker sürülen çocuklar gibi. Şekeri elimize almak bile lükstü. Şeker, bazen bir hayâldi, bazen bir serap. Camın ardından yalanmış bir şekerdi ya da.Ne çok rüzgâr esti ve ne çok savrulduk. Kırıldık, yaralandık. Yaralarımızı acıyla bile saramadık, yaralar boğdu bizi. Demeyin bu karanlık dünyanın neresinde aydınlık bir türkü var. Yutkunmaktan türkü söylemeye mecâl mi kalmıştır.34.Aşk, yenilenip yenilenip söylenen bir türkü…Bu sürekli yenileniştir bizi genç ve dinamik tutan.Duygularımı zaman oluyor ki, ben bile tanıyamıyorum. Hayatımı ve kendimi sürekli yenilenerek tanıyor ve yaşıyorum. Yaşadığım her gün, öncekilerden yeni ve kendi argümanlarıyla geliyor.Bir taş kaldırıyorum: capcanlı bir toprak buğusu. Bir kelebeğin dokunuşu saçlarıma: sıcacık.İçimde çağıldayan, ama hep çağıldayan suların coşkusu, ferahlığı öncekilerden izler taşımıyor. Öncesi sanki yaşanmamıştı, geriye kalan nostalji rüzgârıydı.Ân’ı seviyorum. Aşkım sürekli onunla yenileniyor. Türküleri söyleten hep o ân. İster istemez bizi sarıp sarmalayan ân.İçimizdeki ebedîlik duygusu ânın faniliğinden kaynaklanıyor. Uçup giden ve bir daha asla yaşanmayacak olan ân’dan kalıcı bir iz bırakmak… “Zamanın yüzünde iz bırakmak” diyorum buna. Öyle veya böyle zamanın yüzünde kalıcı bir iz bırakmak, oraya imzamızı atarak…Attığım her imzama aşkım, nakşedilmiş durumda. Aşkı sürekli yaşamalıyım. Aşk kadar sürekli yaşayabileceğimiz dipdiri başka hangi kavram var ki…An gelir, içimizden uçup gider aşk kuşları. Nereye konar, kime konar, bilinmez. “Seni seviyorsam bundan sana ne” demiş ya şair. İşte öyle. Severiz sürekli bir şeyleri. Büyür durur, dile gelir sevgimiz şiirimizde, şarkımızda, türkümüzde.35.Bir ıslık çalıyorum zamana, vakit üstüme yıkılıyor.Suyun çağıltısını dinliyorum.Boğazın kenarına oturup akıntıya bırakıyorum gözlerimi. Suyun kimisi aşağıya akıyor, kimisi yukarıya; beynim dönüyor bu akıntıların hızından. Şaşkın bir ördek gibi dönüyorum ıslığıma.Hayat, bir sabah, herkesin üzerine ölü toprağı gibi örtülen yorganın altından kaçıp suyun çağıltısını dinlerken dinç ve güzel.Uyuyan bir güzeli seyretmek gibi alımlı ve tarifsiz. İnsanların telâş içinde koşturmalarına bakarak avârelik yapıp güzellikleri yudumluyorum. Bir kır kahvesinde kekikle içimi ısıtıyorum.Dünya, seni seviyorum güzelliklerinin yakasını bana açtığın için.Dünyanın açılan yakasında lekesiz güzellikler görüyor, orada duruyorum öylece.Ellerim karanfil, yasemin, zambak…Sabah ise açılmamış bir hazine. Onu araladıkça zenginleşiyor kalbim.36.Erguvan, manolya, dua çiçeği, fesleğen…Her çiçek ayrı bir yer bulup oturuyor kalbime. Hepsi kendine has özellikleriyle geliyor.Güzel, her zaman güzel.Gelip bir zambak yerleşiyor denize.Martı günlerce bir karanfili kovalıyor.Ölmüş bir baracudanın başında bekleyip vefa abidesi olmak istiyorum.Gri tonlarıyla yaşanırken hayat, alaca bir haftanın özlemini kurup duruyor insanlar delicesine. Oraya vardıkları zaman, onları gri bir hafta karşılıyor.Odalar, koridorlar ve monoton bir hayat.Kimse içinde bulamadığı rengi dışarıda da bulamıyor.Ela gökyüzü altında zeytin gözlü kızlar yağmurdan kaçmıyor mu? Ya da sonsuz mavilikte, gece kararmıyor mu?Deniz, bizi kucaklayan sonsuz mavilik…Kırlangıç, içimizi dolduran kıpır kıpır umut.Güvercin beyaz, âşıkların kalbi gibi.Doğarken ve batarken güneş kızıl.Bütün renkler, yol bulup akabiliyor insanın kalbine; çünkü renklerin ana kaynağıdır kalp.37.Uyudum, kayboldu zaman.Sular yokuşu zorlamıyor ve direnci yok.Yani: “Yokuşa Akmıyor Sular.”Yaşamanın bir yerlerinde direnemiyor su. Su ve zaman hep akıyor.“Geldi geçti ömrüm benim.”Uyudum ve kayboldu zaman.Üzerime ölü toprağını serpti ve kaçıp gitti şeytan.Sabah çığlık çığlığa uçuştu kuşlar.Gafletin ürpertisiyle örtüştü kuşların cıvıltısı. Daha bir sıkı sarıldık yorganımıza.Olur ya sırtımız açılır filan.Kalbimiz açıktaydı Rabbim, göremedik.Göremedik, uyuduk ve kayboldu zaman.Uyandır bizi ve ört kalbimizi Rabbim.38.Az türkü bildiğime hayıflandım bir zaman. Yangın bir akşam. Trafik arı gibi. Bir köprüden geçerken bir türkü tutturdum. İnsanların kulakları kapalıydı. Şehrin kulakları kapalıydı. Ben köprüden türkü söyleyerek geçiyordum ve kimse durup bakmıyordu bana. Ben türkü söylüyordum. Dönüp dönüp aynı türküyü söylüyordum.“Havada bulut yok bu ne dumandır?Mahlede ölen yok bu ne figandır?Şu Yemen illeri ne de yamandır?”O duygu selinin içinde cep telefonuma sarıldım. Hasan Ahmed’e: “Sen hiç âşık oldun mu?” diye soracaktım. Cevabı hayır olursa: “Git, âşık ol.” diyecektim. “Git, birini bul, bir şey bul, sırılsıklam âşık ol.” Aşk olmasa kalbimiz açıkta kalırdı. Kaybolurdu zaman. Hoş, âşık olmadıysa kalbi nerede kalırsa kalsın, ne önemi vardı. Ve o zaman akşam değil, zaman yangın olurdu.  Yanıp külü kalırdı zamanın ve insanlar o zaman türkü söyleyemezdi. Türkü söyleyemezsek kalbimiz üşür ve evin yolunu bulamazdık.İnsan âşık olmalı ve şehrin yüksek yerlerine çıkıp yangın vakitlerde türkü söylemeli, söyleyebilmeli.39.Hayatın kenarında bir sığıntıyım. Gurbette yaşayan mahcup bir delikanlı… Başını kaldırıp kızların gözlerine; hatta yüzlerine bakmaktan hicâp eden saf bir delikanlı… Hayatın ve dünyanın albenili yüzüne bakmadım, bakamadım. Korktum dünyadan. Korktum şehrin dağdağasından. Parkların çıkışını kaybetmek endişesini taşıdım sürekli. İşime geç kalmaktan, evde çocuklarımı yalnız bırakmaktan koktum ve hayatın kenarında durdum.Oysa bilirdim ki çiçeğe düşmüş şebnem taneleri çokça mâsumdu ve yaralamazdı kalbimi.Genç kızların gölgesini hayata, dünyaya benzetirdim.Oraya bir bakıp kanarsam, hayata düşüp kaybolabilirdim.Zaten gurbetteydim, kimim kimsem yoktu.Bir de kaybolursam ne olurdu hâlim.Bu dünyada kaybolmam, bâki dünyâyı da kaybetmeme neden olabilirdi.Bu dünyada ürkek,  tedirgin ve de ince bir misafir gibi hep gurbeti yaşaya yaşaya gitmeye razıyım.Bu razılığım bana ürkek bir ceylân kimliği kazandırıyor, dünyanın farkında olmadığı.Dönüp bakınca görüyorum ki nice akşamlar görüp sevmişim, şimdi sanki yoklar.Ellerimde kırışmışlığın izleri kaldı bana, gün batımını hatırlatanÇocukların gözlerine bakabildim,Yağmurlarla temizlenmiş sabah gibiydiler. 

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Yusuf’a Düşen Kuyu / Yavuz Ertürk
Umut Ateşini Özgürlük Meşalesiyle Tutuşturmak... / Mehlika Toyga
Siyah-Beyaz Davetlisiniz / Yusuf Bal
Sevim / İffet Oral
Savaş Övgüsü / Abdüssamed Bilgili
Tümünü Göster