Bir Şairin “Türkü Dinleme Temrinleri” Ya da Melâl Arayışı

16
Görüntüleme

Herkesin abisi, güzel insan Ragıp Karcı’yı tanıyanlar onun şiire ve musikiye, daha doğrusu türküye ne denli önem verdiğini bilerler. Onunla oturup sohbet etmişliğiniz varsa eğer, mutlaka sözü şiirden başlayıp sözü dönüp dolaştırıp türkülere getirdiğini pekâlâ bilirsiniz.  Onunla yirmi yılı aşkın bir süredir tanışıyordum. Çok iyi bir şairdi, divan edebiyatının künhüne varmış, türküleri içselleştirmiş biriydi. Ona göre iyi bir şair divan edebiyatını ve türküleri çok iyi bilmek zorundaydı. Zira divan edebiyatını bilmeyen, türkü dinlemeyenin iyi şair olamayacağını her sohbetinde dile getirirdi. Onun divan edebiyatına yaptığı vurguyu anlamama ve hak vermeme rağmen, türküler üzerine bu denli önem vermesini pek anlamlandıramazdım.  Neticede türkü halkın ürettiği bir şeydi, avamiydi. Divan edebiyatıyla haşir neşir olan, hatta divan edebiyatı antolojisi hazırlayan bir usta şairin türkülerle hemhal olması anlaşılır şey değildi. Ragıp Karcı’nın sohbetlerinde vurgu yaptığı altını çizdiği türkülere niçin önem verdiğini, ancak onun vefat etmeden bir yıl önce yayınladığı “türkü Dinleme temrinlerini”  okuduğum zaman anlayabildim. Kendisinin de bu kitaba ayrı bir önem verdiğini de burada belirtmek isterim.

Ragıp Karcı kalp ameliyatı olmadan önce hastaneye yatmıştı. Haberi alır almaz onu ziyarete gittim. Pazar günüydü, bir sonra da kalp ameliyatı olacaktı.  Her zamanki sevecen haliyle yatağına uzanmıştı. Ziyaretimizden memnun olmuş, biz fazla rahatsız etmemek için ziyareti kısa kesmeyi düşünürken, o şiire, edebiyata girdi. Sohbetimiz uzadı, yanılmıyorsam yarım saati geçen bir görüşme oldu. Rahattı. Kadere teslimiyeti sonsuzdu. Bana imzalayarak verdiği “Türkü Okuma Temrinleri” kitabını okuyup okumadığımı sordu. Ben de “abi yarısına geldim,  okuyup bitirince üzerine yazmayı da düşünüyorum” dedim.  “Bir önce oku öyleyse, o kitapta senin işine yarayacak çok şey var” dedi.  Daha başka şeyler de söyledi… Ameliyatı iyi geçmiş hastaneden taburcu olmuş, evde dinleniyordu. Kendisiyle komşuydum. Rahatsız etmemek için birkaç kez telefon görüşmemiz oldu.  Kısa bir süre önce de vefat etti…

Ragıp Karcı’nın türküyle özdeşleşmiş olmasının arkasında bence doğup yaşamış olduğu şehrin de payı büyüktür. Bir defa türkü çığıran bir şehirde doğmuş: Urfa/Siverek. Şehir iliklerine kadar türküyle donanmış bir şehirdir. Her şehir kendi türküsünü çığırır derler ya, Urfa yalnız türküsünü çığırmakla kalmaz, türküyle yaşar, türküyle düşünür, türküyle kendini ifade eder.  Karcı türkü ile olan bağını anlatırken: “Gençlik ve çocukluk yaşlarımda sesimin güzel olduğu söylenirdi. Memleketimizde düğünlerde erkekler gündüz vakti bir grup halinde dolaşırlar. Arkalarında da Deli Ali dediğimiz çalgıcılar türküler söyleyerek onlara eşlik ederlerdi. Genellikle yaz aylarında yapılan düğün kalabalığını takip eder onlara kendi sesimle kimseye duyurmamaya çalışarak eşlik ederdim. Sonra öğrendiğim bu türküleri evde kendi kendime, sonra anneme söyler, annemi ağlatırdım. Bir de Türközü İlkokulunun arkasında Kadri tekkesi vardı. Vakitlerini hatırlamıyorum. Kapılarının önünden geçerken durur dinlerdim. Bir iki defasında da kadiri müridanlarından biri içeri alıp dinlememe izin verdi. O geceler benim şiir ve müzik zevkimi besleyen eceler olmuştur. Ortaokulu bitirip Erzincan Askeri Lisesi’ne girişimden sonra Erzincan’da faaliyet gösteren musiki ve halk oyunları derneklerine gidip gelmeye başladım. Uzun bir süre bir derneğin korusu eşliğinde cumartesi günleri belediyenin hoparlörlerinden yayımlanan konserlerinde türküler okudum. O yıllardan aklımda kalan saz ustası Terzi Fehmi’yi hiç unutmam. Ustalığı ve efendiliği yanında babamın meslektaşı olmasının da bunda payı vardır. Bir Erzincan seyahatimde sordum, bilen çıkmadı. O sıralarda sesimi dinleyenlerin ‘nerelisin’ sorularına Urfalıyım deyince ‘Urfalıların sesi güzel olur’ diye takdir cevabı duyardım. O sıralarda da genellikle Urfalı sanatçılar revaçta ve gündemdeydi. Herkeste olduğu gibi bende de sadece Urfalılardan iyi sesli sanatçı çıkar duygusu hâkim olmaya başlamışken, bir gün Muharrem Ertaş’ın radyoda okuduğu ünlü Avşar ağıtıyla karşılaştım.  Okuldan iki yıl üst üste sınıfta kalıp belge alınca memleketime döndüm”[1] diye yazar.

Ragıp Karcı’nın üzerine düştüğü türkü olgusunu, türkünün medeniyetimiz bağlamındaki yerini anlayabilmek için mutlaka Türkü Dinleme Temrinleri’ni okumak gerekiyor. Bu iki yönüyle önemli ve özel olduğunu düşünüyorum. Birincisi türkülerin kültür ve medeniyet inşamızdaki yeri, ikincisi dolaylı da olsa Karcı’nın şiirini anlamada yol gösterici rolü…  Zira bu kitabı okuyuncaya kadar,  türkülerin kültür ve medeniyetimizdeki derin izlerinin olduğunun bu denli farkında değildim.  Aslında Karcı’dan önce Yahya Kemal ve Tanpınar türkülerin kültür ve medeniyetimizdeki yerini işaret etmiş büyük şairlerdir. Bildiğiniz gibi Yahya Kemal, “şarkılarımız bizim romanlarımızdır”derken, Tanpınar da “Anadolu’nun romanlarını yazmak isteyenler türkülerden yola çıkmalıdır” der.  Karcı da bunu şiir üzerinden, kültür medeniyet üzerinden tanımlarken; “ben türkü meselesini önce şairlere, hikâye ve roman yazan arkadaşlara tavsiye ettim. Sebebini uzun uzun anlattığım için burada kısa kesmeye çalışacağım. İddiam şuydu:  Yüz yıldır bir zihni ve akli kasırga ile bizi kendi köklerimizden koparamasa da, sürekli olarak kılcal damarlarımıza asit damlatarak kurutmaya çalışıyorlar. Bu zehire hepimiz beyin ve kalp ağzımızı uzatmış bekliyoruz. Oysa hemen yanımızda kendi toprağımızın pınarından tertemiz bir suvar. Oradan içersek hiç olmazsa kendi hayatiyetimizi ifade eden şeyler söylemeye başlarız”[2]diye yazar.

Karcı’nın şiirlerini anlamanın bir yolu divan edebiyatı ve türkülerden geçer. O divanı edebiyatını da türküleri de içselleştirmiştir.  Diyebiliriz ki, Türk edebiyatında divan ile halk türkülerini birlikte şiirlerine yedirmiş tek şair Ragıp Karcı’dır. Divan gibi yüksek kültür ve estetiğe dayanan şiir sanatıyla, halk müziği gibi avami sayılan türküleri şiirinde meczetmesi, onun bu iki sanatı içselleştirdiğini, derinleştirdiğini gösterir. Karcı, divan edebiyatının imaj ve sembolleriyle halk türkülerindeki derin söyleyiş ve melali şiirine yansıtırken aslında musikide ki derinliğini de göstermiştir. Onun müzik konusunda en az şairliği kadar usta olduğunu “Türkü Dinleme Temrinleri”nde görmek mümkündür.

Karcı’nın gerek şiirinde gerek türküler konusundaki yaklaşımını ve derinliğini, onun tasavvufi eğiliminden soyutlayarak değerlendirmek mümkün değildir. O şiir ve türkülerde ilahi boyutu/ mistik duyarlılığı yakalamış ender modern şairlerdendir. Vefat etmeden bütün şiirlerini yayınladığı “Tut Elimden düşmeyelim” kitabının adı dahi, bir mürşidin peşinden giden dervişe işaret eder.  Düşmemek için elini tutmasını istediği zat, hiç kuşkusuz mürşididir. O bu mistik duyguyla, metafizik ürpertiyle türküleri dinleyen, şiirlerini yazan adamdır. Yaşarken düşmemek içi tutunacak bir el arar, düşünürken, duygulanırken bir imdat kolu olarak şiire, sanata, dahası türküye sığınır.  O türküleri melal ile dinlemiş, şiirini melal ile yazmıştır. Melâli de “Allah’ı özlüyor musunuz?” sorusunda aramış, “eskilerin melal diye vasfettiği halin yüce yaratıcının dünya gurbetinde gönderdiği kuluna kendini unutturmak için ihsan ettiği iç sıkıntısıdır”  diye de tarif etmiştir.  Kitabın bir başka yerinde ise melali daha derinlemesine tanımlar: “ Melal, her millete Allah tarafından bütün ruhların ‘bela’ demesi üzerine ihsan edilmiş bir haldir. Duygu değildir. Allah bu hal mucibince kullarına yaklaşır. Uzaklaşmaz denilemez:çünkü O her an kuluna yakındır. İnsan uzaklaşır. Giderek de onu inkâr ettiği macerada yeniden kapısına dönmek niyet ve imkânından mahrum kalır. Melalin ortaya çıkması bir sebebe mebni değildir. Kendiliğindendir. Yani melal ümmidir, hal olarak da Allah resulünün sünneti üzeredir. Diğer hassasiyetler melal üzerinden doğarlar. Yani ana rahmi(mekân) ruh;yumurta(meni) ise haldir. Halin sıhhatine göre diğer hassasiyetler zuhur eder. Yani kelime ve manaları çamur gibi yoğurup ortaya bir ceset halinde koyduktan sonra ona ruhundan üflemesi sonra ortaya çıkacak eserlerdeki ahvale sırasıyla hüzün, gam, keder, kasavet ve kasvet denir. Yani insanın yeryüzündeki halifesi olarak Allah’tan aldığı yaratma kabiliyeti kadar ortaya çıkarabildiği haldir bunlar.”[3]

Karcı,   şiirimizde veya türkülerimizde anlatılan aşk hikâyelerini de farklı değerlendiren, ona bambaşka anlam yükleyen biridir. Örneğin herkesin Leyla’nın aşkından deli divane olup çöllere düşen Mecnun’a acıdığı, onu kutsadığı yerd6e Karcı, bunun tam tersi bir yorum yapar. Zira Karcı’ya göre ihanete uğrayan Leyla’dır. Mecnun Allah’ı bulunca Leyla’yı terk etmiştir. Karcı bize burada şu soruyu soruyor: “ mecnun Leyla’yı basamak olarak kullanıp Allah’a ulaştı. Peki, Leyla’nın samimi bir kalple Mecnun için yanıp tutuşmasını, sonra terk edilip yüzüstü bırakılmasını nasıl değerlendireceğiz? Leyla’nın aşkı, sevgisi de en az mecnun kadar yürekten ve ateşli değil miydi?  Bu hikâyede asıl trajediyi mecnun mu yaşamıştır, yoksa Leyla mı? Mecnun Allah’a ulaşarak mutlu ve mesut olmuştur. Peki, Leyla beşeri aşkıyla yanıp kavrulmaya devam etmiştir.  Burada asıl trajedi Leyla’nın olduğunu söyler…

“Kays Leyla’nın adını dillere destan etmiş ve her genç kızın hayali ve hakkı olan yurt yuva sahibi olma ihtimalini berhava etmiştir. Bir sürü maceradan sonra, Leyla’nınMecnun’a gelip vuslat talebine olumlu cevap verdiğini hatırlayalım. Özetle Mecnun’un cevabı şu: Evet, ben senin vasıtanla Allah’ın aşkını buldum. Bundan sonra herkes kendi yoluna. Kısaca bu. Şimdi Leyla’nın düştüğü duruma şiirin ihtişamından kendimizi koruyarak bakalım. Leyla’nın vekâletini üstlenelim ve soralım: Ya ben ne olacağım? Bu sorunun cevabı tehlikelidir. Nitekim Fuzuli hikâye bile olsa maşeri vicdanı yaralamamak kaygısıyla Leyla’yı destanın sonunda öldürür.”[4] Karcı bu yorum ve sorulardan sonra Leyla’nın ölümünü tasavvufi olarak haklı görülebileceğini belirtir.

“Türkülerin vücut bulduğu kalp ve gönül medeniyetinin ruhunu besleyen iman ve aşk halidir” diyen Karcı, “başta coğrafya olmak üzere, birçok içtimai müessirin paya vardır” olduğunu belirtir.  Kitabında genel anlamda müziği,. Özel anlamda türküleri dini bir duyarlılıkla yorumlayan Karcı,  Batı müziğinin ilham ve tahassüsünü kiliseden devşirdiğini belirtir. Ardından; “İster büyük orkestra parçaları olsun isterse günümüzdeki pop diye tabir edilen müzik olsun, hepsi tahassüslerini oradan devşirirler. Bu medeniyetlerinin ruhuna giydirilmiş bir gömlektir. Bizim başından beri söylemeye çalıştığımız melal ve ümmilik bizi öteye hazırlayan bir elbisedir”[5] diye yazar.

Müzik coğrafyadır, coğrafya da müziktir. Bu tıpkı mezarın olduğu yer nasıl vatanın, memleketin ise, türkülerinin okunduğu, türkülerinde geçen şehirlerde, ülkeler de senindir. Gönül coğrafyasıdır, kültür coğrafyasıdır. Karcı bunun en iyi farkında olan şairlerdendir.  Mistik ve millidir. “Ben şahsen salt kuru toprak bile olsa (ki değil) Viyana’da yarım kalmış bir hesabımız olduğun9a inananlardanım. Yine de mesele toprak, arsa, arazi gibi maddi olmaktan çok, o hengâmede bırakıp geldiğimiz insani varlıklarla ilgilidir. Şimdi soralım: Nasıl olur da bir milletin Yemen türküsü olur da Yemen’i olmaz? Cezayir, Selanik, Tuna, Estergon kalası gibi onlarcasını da siz ekleyin. Aslında bunlar insanımız ve tarihin aydınlarımıza bıkmadan usanmadan hatırlattıkları sorumluluklarıdır[6]” diyen Karcı, aynı zamanda bugün Libya’da, Suriye’de verdiğimiz savaşın, gerçekte bir tarihi sorumluluktan kaynaklandığını belirtiyor.  Karcı’nın bu kitapta ileri sürdüğü tezleri anlamayanlar, İdlip’te El Bab’da,  niçin olduğumuzu anlayamazlar. Türkü Okuma temrinleri aynı zamanda bize insani varoluşumu anlattığı kadar tarihsel mesuliyetimizi de anlatıyor…

Türkü Okuma Temrinleri ve şiirlerinde derin tasavvufi boyutu ve milli duyarlılığı görmek mümkündür.  Derdi olan adamdır, aşk adamıdır, meşk adamıdır, muhabbet adamıdır. Zaten kitabındaki üslup da bir sohbet havasındadır. Türküler konusunda ahkâm kesmez, sanki sizinle türkü üzerine, aşk üzerine, sevgi üzerine sohbet ediyormuşsunuz hissi verir. Dertlenmeyi, bir kıymet, bir nimet olarak görür. Şahsen onunla uzun süre sohbet ortamlarında olmuş olmama rağmen, bu kitabını okuyana bu denli derin bir tasavvufi boyutu, bu denli derin bir melal sahibi olduğunu hissetmemiştim. Fuzuli’nin “Ya Rab belayı aşk ile kıl aşina beni” dediği hakikat çizgisinde ilerleyen Karcı,  insanın, âşık olduğun anda zaten bütün bela oklarıyla yüz yüze kaldığını belirtir ve aşkın da bir bela olduğunu söyler.

 Aşkın bir adamdır, türkülerin alevi-sünni diye ayrılmasına karşı çıkar ve bunun bir “yıkım ameliyesi” olduğunu belirtir:  “Bu tavır kültürel olmaktan ziyade siyasidir. Sömürgecilerin ekmeğine yağ sürmek eylemidir. Siyasi olduğu şuradan bellidir ki, türküler üzerinde sürdürülen yıkım, nihayet siyasi alanda meyvelerini vermek üzeredir.[7] Ancak bunca yıllık bir tarihin içinden çıkarıp alabildiğimiz de böyle Alevi Sünni türküsü gibi ayrımcı tabirler milli kültür ve zihin birlikteliğini berhava edecek bir ayrıcalık da tehlikelidir.”[8]

Karcı bu kitabında türkü okumaları yapar. Halk kültürünün, binlerce yıllık geleneğin, inancın, daha doğrusu melalin türkülerde nasıl ifade edildiğini belirtir. Karcı ileri sürdüğü tezlerini de tek tek örneklendirir. Halk söyleyişindeki inceliği, derinliği, melali ortaya koyar. Onun bu kitabını okuduktan sonra, kişinin türküler hakkında önyargısının değişmemesi mümkün değildir.Türkülerin yanlış okunmasından tutunuz da, türkülerdeki kadın olgusuna kadar birçok konuya değinen karcı, aslında bugüne kadar dudak büküp, hafife aldığımız türkülerin ne denli önemli olduğunun altını çiziyor. Türküleri sırf türkü olmanın ötesinde varoluşumuz, kültür ve medeniyetimiz bağlamında hangi anlama geldiğinin tek tek bize gösteriyor. Türkü Dinleme Temrinleri usta bir şairin, türküler üzerinden bir kültür ve medeniyet okuması olduğu kadar, Anadolu irfanını gösteren, halk bilgeliğinin izlerini türküler üzerinden süren bir kitap. Bu kitap okunmadan ne Karcı’nın şiirleri ne de türkülerimizin deruni boyutu anlaşılır. Durmadan bir medeniyet tasavvurundan bahsedenlerin bu kitabı okumaları gerekir…


[1] Mehmet Ragıp Karcı, Türkü Dinleme Temrinleri, sh.31,32, Hece Yay. Ankara, 2019

[2]Karcı, age, sh.54

[3] Karcı, age. sh.67

[4] Karcı, age. sh. 17

[5] Karcı, age. sh. 59

[6] Karcı, age. sh. 96

[7]Karcı, age. sh. 93

[8] Karcı, age. sh.97

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Saklı Mektuplar 102 / Şiraze
Bilgi Ahlaktan Ayrıldığında / Enes GÜLLÜ
Irmak Akarak İçim / Güven Fatsa
Şehir Düşüyor, Ben Üşüyorum / Ali Bal
Derviş Günlüğü / Hüseyin Çolak
Tümünü Göster