Mehmet Ragıp Karcı’nın Poetik Atlası

24
Görüntüleme

Mehmet Ragıp Karcı, poetik haritası oluşturan, sanatçı kimliğiyle şiirin nesnelliğine sahip çıkan ve şiiri merkeze alarak yazan usta  bir şairdi. “Özün” çekirdeğinde kendisi olan, çok yönlü bir sesti. Karcı, devlet memuru olarak çalıştı. TRT’ye kamera asistanı olarak girdi. Daha sonra stüdyo kamera servisinde çalıştı. Yapımcı-yönetmen olarak Eğitim-Kültür Programları Müdürlüğü’nde çalıştı ve bu görevindeyken emekli oldu. M. Ragıp Karcı,    şairliğinin, yönetmenliğinin ve müzisyenliğinin yanı sıra; aynı zamanda saz yapım ustasıdır. Saz ve türkü ustalığı, Osmanlıca hocalığı, Sünnî ve Nakşî hatta Risale-i Nur talebeliği, film yönetmenliği, belgeselciliği, memurluğu gibi sosyal kimlikleri vardır.Her kimliğinin verileriyle beslenmiş; her besleniş, onun şiirinde kendine sanatsal yuva yapmıştır.

Karcı şiirinin “soyut” ikliminde musikinin derin izlerini görürüz. Usdışına çıkışlarında kalbini bulmuş, müzik onu beslemiş; şiir ve müzik onun duruş çizgisini belirlemiştir.

Mehmet Ragı Karcı’da, “Topluma sırtını dönme” eğilimi yoktur. Tam tersine, şiirinin  özü de nesnesi de aynı sosyal edimlerin etrafında döner.  Onun şiiri, “Bilinçdışının olanaklarından yararlanma”, sosyal olgular, folklorik öğeler, gelenek gibi temel dinamiklerle kuşatılmıştır.  Bir şairin öne çıkan özelliği poetikasını oluşturmasıdır. Karcı, ta baştan beri poetikasını kurmuş, şiirindeki nesneyi, özü, tematik bağlarla güçlendirmiştir. Şair-yazar, müzisyen, belgesel yönetmeni gibi farklı özellikleri onun şiirini beslemiştir. Onun şiirindeki beslenişleri irdelediğimizde mesleği, yaşadığı coğrafya, inancı, algıları, ilgileri, hobileri, hayata bakışı, sosyal çevresi gibi bilinci ve bilinçaltını besleyen sanatsal, nitel edimlerin rengini görürüz. Bir şairin ekmek kapısı da önemlidir. Onu besleyen psiko-sosyal çevre önemlidir. Şairi besleyenler, günlük aldığı verilerdir.

“Roman, hikâye, deneme vs. gibi sanatlarda yazar, bir yolunu bulup kenara çekilerek kendini aynanın görünen yüzünden saklayabilir. Yahut ortada görünmemek için dikkatleri başka yöne çekerek de okuyucuyu şaşırtabilir. Ancak şairin, o aynanın içinden  bizzat görünmek gibi bir mecburiyeti yoktur. Şair, aynayı topluma tutarak hünerini icra ettiği anda zaten kendisiyle ilgili bilgileri de bu münasebetle ortaya saçmış olmuyor mu? Aynanın muhatap aldığı akıl, karşısına çıkan eseri müessirinin gözüyle kavramayacak mıdır?  Burası gözden kaçırılmamalıdır ki, sanatçı ile okuyucu, seyirci ile dinleyici arasındaki ilişkinin anlaşılmasında karşılaşılan zorluğun temelindeki mesele ortaya çıksın. Bu temel mesele, şairin kendi bilgi ve görgü kaynaklarında gizlidir. Bütün kültür değerleri gibi sanat ve şiir de yetişmek ve gelişmek için hususi bir alana muhtaçtır.”(1)

Karcı; sanat, edebiyatla ilgili temel düşüncelerini net olarak bize sunuyor. Edebiyata, şiire bakışında toplumsal bir dimağ var. Sanatsal duruşu nettir. Sanatsal niyetlilik ilkesi açıktır.

Sanatçı olarak üzerine bastığımız toprağın bize teklif ettiği veya sunduğu değerlerle ilişkimizin temelini oluşturan ana kaynağa karşı takındığımız tavır, bize kendi sanatımızı oluştururken geliştireceğimiz tavrı ve üslubu da kazandıracaktır.” (2)

“Düşüncenin şiirini” inşası bu beslenişlerin sonucudur. Lirizmin aynasından sızan dizelerinde “hüzün” teması içsel bağıyla paralellik gösterir. “Yaşananları” şiirleştirirken doğduğu coğrafyanın kaderi, şiirinde keder, duruş, direniş, olarak karşımıza çıkar.  “Coğrafya kaderi” şiirinin kaderi olmuştur. Urfalı oluşu, onun şiirindeki psiko-sosyal beslenişleri ve şiirindeki temel çizgiyi ele veriyor. Karcı’nın Urfalılığı, şiirinin gizli öznesi olarak gün yüzüne çıkar. Urfalılık; inancını, geleneksel bağlarını, türküleri, hayata bakışını, güçlü aile bağlarını, medeniyet izlerini, sosyal ilişkilerini, temrinlerini, uzayıp giden sosyolojik nitellerin çoğunu bu gizli özneden almıştır. Karcı’nın Urfalılığı, onun için hazinedir. Şairi besleyen yüzlerce edim vardır. Onun şiirinin merkezinde çocukluğundan gelen güçlü bağlar vardır. Onun metinlerindeki sözlü kültürün sesi, gelenek, inanç, medeniyet, sosyal bağlar, türküler, sıra geceleri gibi besleyici güçlerden bahsediyoruz. Onun çocukluğundaki sözlü kültürün kültleri, bilinçaltı deposundan şiire yansımıştır. Karcı, “Kendinden göndermeleri” bu güçlü bağ üzerinden yapar.

“sen nasıl gelip döküldün kelimelerime bilmedim

gözlerin başka denizlerden dökülen türkü aydınlığı

say ki ateşten süzülüp gelip oturmuşlar

bakışların bir güvercinin sevda ıslığı

sesin bir yeni  leylâ bilmecesinden süzülen sabah

bir de ellerin say ki yağmurdan yeni çıkmış şiir beyazlığı” (3)

Yenilik arayışından çok, şiirin olagelen “özüne”, nesnesine bağlı kalarak şiirini mekaniklikten kurtarmış,  olagelen imgelere sığınmıştır. Beslendiği “öz”den ve kendinden aktarışların izleri vardır. Şiiri renklidir, canlıdır. Bunu da sağlayan sosyal kimlikleridir. Üstad Necip Fazıl dahil,  dönemin şiir ustaları, saz ustaları ve müzisyenleriyle tanışmıştır. Bu tanışmalar ona ayrı bir sosyal çevre kazandırmıştır.

Bu poetik öykü, beni derinden etkilemiştir. Bu sır nedir?  Bu sır neden sadece Karcı’ya verildi? Karcı neden bu sırrı açıklamadı? Şimdi, merak edebiyatı tümden sustu. Karcı da, Üstat da öldü. Bu sır neydi?

Karcı’nın şiirlerinde, her alandaki üretkenliğini görüyoruz. İlk şiiri 1968’de Türk Yurdu’nda yayımladıktan sonraki yıllarda şiir, hikâye ve çevirileri Edebiyat, Gelişme, Mavera, Seyir (Van), Yönelişler, Ay Vakti, Yedi İklim ve Hece dergilerinde, inceleme yazıları Hece dergisi ile Türkiye Yazarlar Birliği yıllıklarında yayımlamaya başladı.

Mehmet Ragıp Karcı, üretkendi. Dergi mecralarında adından söz ettirdi. Gelenekçi yönünü ihmal etmedi. Onun şiirini inşa eden halk ve divan şiiridir. Onun şiirindeki  “ben” tanıdıktır. Gelenekten beslenmiş, şiirin temel nesneleriyle yoğrulmuş, poetik süzgeçten geçmiş bir “ben.”  Karcı, “ben”e bir dünyayı sığdırmıştır. Başka deyişle“Kendinden göndermeler” var. Bu göndermeler, millî ve sosyal dokumuzla uyumludur. Sözdizimleri, mecazları  “öz”den beslenişleri veriyor. Kendine özgü bir iç ses, kendini sunan imge ve anlam düzenine hâkimdir.

“Şiir bir sözdür. Söz de insana verilmiş en büyük nimettir. Şair bu nimeti, varlığına, eşyaya ve eşyanın ötesine ait bilgi ve görgüleri de ekleyerek bir çamur gibi yoğurur.  Tek ve mutlak Hâlık olan Allah’ın insana kendi ruhundan üfleyerek bahşettiği yaratıcı ruhu bu defa insan o söz çamuruna kendi ruhundan üfleyerek adına şiir dediğimiz eseri ortaya çıkarır. Muhtemelen her sanat eseri böyle bir muameleden geçerek inşa edilmektedir. Ancak şiir, diğer sanatlarda pek bulunmayan bir takım malzemelerle bunu yapar. Bu malzemeler, usul, ahenk, redif, mazmun, teşbih, istiare adları ile sıralanabilir.” (4)

Şiir sesiyle, müzik sesi arasında ortak bağ,Karcı’nın şiirselliğine yeni bir şey katmıştır. Şiir ve müzik arasındaki estetik bağla yazıp söylemiştir. Müzik tutkusu bazen şiirinin önüne geçti. Hatta elinden düşürmediği sazı, çoğu zaman sözünü çaldı, sözünden çaldı. Onun hakkında çok fazla yazı olmadığı için, onu çözümleyici parametlerini kullanmakta zorlanıyoruz. Ancak Karcı’nın şiirlerini merkeze alarak poetik ve tematik açıdan değerlendirmelerde bulunabiliriz.

“Bilmem ne yükünün kervanı geldi

Şiirime düştü kuş ağıtları

Dedi gam dağıdır Kerem yükledi

Al kana boyadı ak kâğıtları” (5)

Dize, bütüne olan duyarlılığı şiirinin merkezini güçlendirmiştir. İç sesiyle toplumun sesi aynı telde buluşuyor. Şiirin nesnel bağlaşıklığı tematik “öz” le uyumludur. Bu nesnel bağlaşıklığın farkında olması da yapmak istediği, yazmak istediğiyle aynı “öz” den beslendiği için kendine bir mecra bulmuştur. Dahası, beslendiği kültür, edebiyat, gelenek ona nesnel bir bağlaşıklık getirmiştir. Şiirlerini çoğu zaman bu yüzden tecritten kurtarmıştır. “Öznenin şiiri”, “Öz”ün şiiri ikileminde kendi şiirinin merkez cümlesini kurmuştur. Bu da bir şair için başarıdır.

Karcı, poetik derinliğe vakıf gibi gözükmese de şiirindeki “öz”, temalarındaki yetkinlik, formlarındaki tazelik onun şiirini sanatsal izleğe çekmiştir. Bakmanın, görmenin, anlamanın, olmanın olanaklarını sunar. Onun şiirlerinde farklı perspektiflerden verilen bir görünüşü, olguları görürüz.

“ellerim mahzûn ve mükedder

türkülerin ortasında yanıyor

hülyalarımın sokaklarında

pusuya yatmış eşkiyalar gibi

kalbim ve ben sesini ve seni bekliyorum

Yine sen kazanacaksın

ben mi yanacağım

ey umut ey azîz divânelik.” (6)

“Görsel karşılıklılığı “nettir. Şiirlerinde, klasik şiirin görsel metaforları kendini gösterir. Görme ve bakmanın önemi, şiirinde açıktır. Görmeyi anlamak çoğu zaman soyuttur. Anlamayı, görmeyi zorlamıştır. Çok sesliği bize şiirindeki renkliliği verir. İçindeki sesle, toplumun, inancın, sevdiklerinin, duruşunun sesi gibi iç içe geçmiş şiirsel sesliliği, onun şiir merkezini büyütür.

Görüntü ve ses, ses ve musiki, musiki ve anlam, anlam ve ses, ses ve olgu, ses ile gelenek arasında kendine özgü bir sesliliği var. Bu da teorik anlamda şiirine güç katmıştır. Ve bu sesler “iç monologla” kendisiyle toplumu arasında geçer. Kendisinden aktardıkları, aslında beslendiği toplumdur. Toplumun sesiyle seslenir şiiri. Geleneğin modern aynasında taranır. Şiiri, form açısından yeni de olsa özü ve nesneye dokunmadan “geleneğin süzgecinden” geçmiştir.

“Aynanın aslî yapısı olan camın arkasına sürülmüş sır nasıl camı gizliyorsa, şiirde önümüze çeşitli sanatlar olarak  çıkan söz  de işi tersinden alarak bizim ilk elde görmek istediklerimizi bizden gizler. Böylece şiirle hakiki hayat arasında ilişkiler kurmak, aynada camı ıskalamaya benzemez.  Tersine, bize haber verilirken, bakmaktan çok nüfuz etme kabiliyetimizi, anlamaktan ziyade idrakimizi zorlayıcı bir faaliyeti ifa etmeye bizi zorlar. Yani sırla kaplı görünen ve görünmeyen alanlarla ilgili olarak salt bir anlamak fiili bizi amacımıza ulaştıramaz. O zaman yukarıda arz ettiğimi tekrar ederek şunu söylememe izin isterim: Bütün diğer sanatlarda salt anlamak yeterli olabilir. Şiirde ise anlamak her zaman gerekmediği gibi mümkün de olmayabilir. Şiire yaklaşmaya çalışmak diye tarif edebileceğimiz bir eylem tarifiyle şimdilik idare etmek zorundayız.”(7)

Karcı; edebiyatı, şiiri,  güzelliğin, estetiğin zirvesi olarak görür. Güzel olanı tecritten somuta, nesnel bağlaşıklığa kazandırarak şiirini güçlendirmiştir. “Nesnel bağlaşıklığı” da kendisini bir nevi izah etmiştir.

…………………………………………………………………………………………………..

1) Söz, Saz ve Şiir ile / Konuşmalarımdan  – II   Asanatlar- 14 Aralık 2014

2) Hayat Edebiyat Siyaset, 31 Aralık 2014  Asanatlar

3) Sen Neden Gelip Oturdun Sözlerime- Beyan Yayınları, 1997

4) Söz, Saz ve Şiir ile / Konuşmalarımdan – IV –22 Aralık 2014

5) Sen Neden Gelip Oturdun Sözlerime- Beyan Yayınları, 1997

6) Kuşatma, sanatlar, 22 Aralık 2014

7)Söz, Saz ve Şiir ile / Konuşmalarımdan  – I  Asanatlar- 12 Aralık 2014

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Saklı Mektuplar 102 / Şiraze
Bilgi Ahlaktan Ayrıldığında / Enes GÜLLÜ
Irmak Akarak İçim / Güven Fatsa
Şehir Düşüyor, Ben Üşüyorum / Ali Bal
Derviş Günlüğü / Hüseyin Çolak
Tümünü Göster