Şehrimize Necip Fazıl Gelmiş

174
Görüntüleme

Sevgili şair dost Cevat Akkanat’ın bir şiiri hatırımda yanlış kalmadıysa böyle bir mısra taşıyordu: “şehrimize bir Müslüman gelmiş”.  Bu başlığı ondan ödünç aldığımı belirterek söze girmek istiyorum. Altmışlı yılların başında memleketin düşünce, kültür ve sanat hayatı, batıcı totaliter politikaların büyük baskısı altında idi. Bırakınız İslâmî düşünceyi, daha renksiz ve kısmen yerli kültür adına bir fikrin, bir iddianın dile getirilmesi bile yürek isteyen bir işti. Memleket, tek parti döneminin dehşetli baskılarından kısmen kurtulalı topu topu on yıl olmuştu ama 60 ihtilâli hiç gecikmeksizin buna son vermeyi başarmıştı. İslâm ile alakalı her türlü toplantı, mecmua, söylem dikkatli takip altında idi. Evlerinde oturup kendi aralarında kitap okuyan Müslümanlar takibata uğruyor, suçüstü yapılarak, devlet aleyhtarı örgütlenme suçlamasıyla yıllarca hapse mahkûm ediliyordu. Babam, Siirtli bir şeyh efendinin halifesi sıfatıyla, Malatya’da etrafına üç beş inanmış adamı topluyor ve evimizde zikir seansları yapıyordu. Devlet bu tehlikeli(!) örgütlenmeyi sürekli izlemeye almıştı. Bizler Malatya Fikir Kulübünde fikri, edebi, ilmi oturumlara katılıyor ve mimleniyorduk. Bütün bu vukuatın özetini Necip Fazıl’ın lisanı ile şöyle yapabiliriz: “Allah, demenin yasak olduğu bir devirde, ben çıkıp Allah, deme cesareti gösterdim.”Biz nasıl bir toplumduk? Kadim geleneğini sırf ayakta tutmak maksadıyla artık en ufak bir emtia üretmeyen, bir eser yaratmayan, buna tevessül bile etmeyen bir toplum. Sadece geçmişte üretilmiş bulunanı şerh eden, onlara haşiye düşen, eskiyi yineleyen, kopyalayan ve ataların izinden gittiği iddiasıyla böbürlenen bir toplum. Tanıtmaya çalıştığımız bu topluma bir dönüşüm tarihinde, yani 1923 ten itibaren, yeni tür bir taklitçilik dayatılmaya başlamıştı. Kendi kadim geleneğini kopyalamayı bırakıp, kendinden olmayan bir toplumun hayatını taklide zorlanıyordu. Bir farkla ki, ilk kopyacılık gönüllü idi, şimdiki ise dayatmacıdır. Nasıl olsa körü körüne birilerini yinelemeye alışkın toplum, bu yeni uygulamaya da kolay intibak edecekti. Beklendiği gibi de oldu. Yeni hayat, kavgasız, gürültüsüz, kansız, vukuatsız çarçabuk yerleşiverdi. Ufak tefek itirazlar, kalkışmalar ise bazı hayatların sonlandırılmasına mal oldu, hepsi o kadar.Esasen bu memlekete dayatılmak istenen yeni hayat tarzına ilk karşı duran büyük şair Mehmet Akif’ti. Onun mücadelesi daha ziyade geçmişi kopyalayan halkına, üretici ve yaratıcı bir nefes vermekti. Memleketin parçalanma tehlikesi karşısında, ulus devletlere bölünme ihtimaline dikkat çekmek ve İslâm Milleti fikrini savunarak, inananların İlâhî Vahyin rehberliğine dönmeleri uğrunda çalışmaktı. Dönem böyle bir mücadeleyi gerektiriyordu.Necip Fazıl’ın ortaya çıkış şartları çok daha farklılaşmıştı. Zira batıcılar emellerine ulaşmış ve memleketi teslim almışlardı adeta. Düşünün ki bu memleketin devlet radyolarında halkın türkülerini okumak, okutmak yasaklanmıştı. Camilere tıpkı kiliselerdeki gibi sıralar konulmaya teşebbüs edilmiş, bizim şehrimizde, bizzat İnönü’nün teşebbüsü ile Asri Cami adlı bir mekânda benzeri bir iş gerçekleştirilmişti. Ezanın Arapçadan Türkçeye dönüştürülmesi ise asla unutulmayacak bir tahribattı.Necip Fazıl, aslında başından beri batıcı, toplumu batıya entegre etmeye çalışanlar arasından çıkıp gelmiş birisiydi. Aramıza katılmadan önce yeterli ve gerekli şöhreti edinmişti. O da batılı birisiydi artık. Bohem bir hayatı vardı. Bazı kötü alışkanlıklarından söz ediliyordu. Hatta batıcılar arasında öylesine etkin bir şöhrete ulaşmıştı ki onun için bazı aydınlar: “Bir mısraı, bir milletin şerefini kurtarmaya yeter” diyorlardı. Günün birinde o, çok keskin bir dönüşüm yaşayarak, kendisine yeni bir hayatı ve hayat anlayışını seçti. Bir bakıma cephe değiştirdi. Bu kez az önceki sözün sahibi aydınlar şöyle söylüyordu: “Sabık şair, sanatına yazık etti.” Yazık etmek ne anlama geliyordu; toplumun “ruh köküne dönmek” anlamına. Evet, Necip Fazıl artık toplumun ruh köküne dönmüştü.Büyük Doğu Cemiyeti’ni kurdu, Büyük Doğu mecmuasını çıkarmaya başladı. Buradan itibaren onun macerası bilinen, tarihi bir maceradır, isteyen istediği yerden öğrenebilir. Ama çoğu bölümünü ancak benim bileceğim, üstatla olan ortak maceramız, benim onunla alakam ve onu tanıyışım, belki okuyucuyu daha ziyade meraklandırır.Benim kendimi idrak yılım 60 ihtilali ile başlar. Babamı alıp götürürler. Memlekette açıklamaktan aciz kaldığımız kimi karışıklıklar vardır. Malatya ortaokulunda talebeyim. M. Sait Çekmegil ağabeyin sürdürdüğü Malatya Fikir kulübünün en genç müdavimiyim. Çekmegil Büyük Doğu Cemiyeti’nin kurucu azasıdır ve o esnada kapanmış bulunan Malatya şubesinin de kurucusudur. Bir gün bir haber yayılır: Necip Fazıl Şehrimize gelecek. Çekmegil’in çevresindeki ağabeyler böyle bir organizasyon yapmışlar. O yıllarda korkunç eziyetli, imkânsızı başarmak gibi bir hadisedir, bir taşra şehrinde konferans vermek, verdirtmek. Her nasılsa başarılır.Hazırlıklar tamamdır. Şehirdeki iki şavrole taksiden birisi kiralanır. Tepesine bir hoparlör konulur ve içerisinde ben şöyle bağırıyordum: “Büyük Doğu’nun mana şairi, usta oyun yazarı Necip Fazıl şehrimizde.” Dehşetli heyecanlar içerisindeyim. Aynı şablonu bez afiş yaptırarak şehrin görünen yerlerine asıyoruz. Yıl 963 veya 64. Başka şehirlerdeki konferanslarında,  üstadı genellikle Büyük İslâm âlimi veya mütefekkiri biçiminde anons ederlermiş. Üstat bizimkini çok beğendi. Laf aramızda benim de başımı okşayarak bana şair dedi ve koltuk altına sığan siyah çantasını bana taşıttı.Herkesin gölgesinden korktuğu günlerdi. Korkutulmuş, köşeye kıstırılmış bir toplumun yüreğine su serpen bu adam ne diyordu? Bir toplum ki akide kitaplarına “Başınıza getirilen sultan fasık da olsa facir de olsa ona itaat ediniz.” itikadını yazdığından bu yana, en çok itaat etmeyi becermiştir. Bir lokma bir hırkaya rıza felsefesinin gereği olarak eriştiği az bir nimetle hep yetinmiş, bütün davranışlarını otomatiğe bağlamış, bundan bir adım ötesini hayal bile etmekten geri durmuştur. Necip Fazıl işte böylesine bir topluma yeni ve taze bir ruh aşısı yapmak için yola çıkmıştı. Söyledikleri öyle çok ilmî, fıkhî hakikatlere benzemiyordu. Yeni bir dil kullanıyordu. Klasik ulemanın dili olmadığı gibi çoğu kere batılıların diline benziyordu. Lakin satır aralarından anlıyordunuz ki bu adam bizim gibi mağdur ve mazlumların hak ve hukukunu savunuyor. Zaten bu sebeptendi ki her konferans sonrasında hemen hakkında dava açılıyordu. Batılı jargonun sanki bize hizmet eden yönü gibiydi.Müthiş bir enerjisi vardı. Gizlenemeyen bir de samimiyeti. Hemen hemen bütün hassasiyeti bu toplumu batıya eklemlemeye çabalayan zihniyete karşı yerli değerleri ve Türkün Ruh Kökü’nü dillendirmekten ibaretti. Sözlerinin içi belki çok dolu değildi, ama kelimenin tam manasıyla olağanüstü bir ifade gücü ve sunuma sahipti. Tam seyirlik bir hadiseydi. Nitekim söylediklerine pek inanmasalar onları pek kabullenmeseler bile onu konferanslarında seyretmeye gelenler bile vardı.Necip Fazıl’ın her mecmuası, her konferansı, her hareketi ve bunların neticesindeki her mahkûmiyeti batıcı cephede yeni bir gedik açıyor bizim cephenin muhkem kalesine ise yeni bir anaç kerpiç ilave ediyordu. Onunla baş edilemiyordu. Hapsetmek daha da güçlendiriyordu.Çok kalıcı, çok sahih şeyler söylüyor sayılmazdı. Ayrıca toplum çok kalıcı çok sahih şeyleri benimsemeye ne hazır maalesef ne de müstahaktı. O, bir cesaret, bir yüreklilik aşısı yapıyordu insanlara. Onları haksızlıklar karşısında isyana, hayır demeye çağırıyordu. Hiç olmazsa buna niyetlenmeye alıştırıyordu. Buradan ötesinin varlığından haberdar ediyordu.Öyle dinamik, öyle kavgacı, davasına öyle sadık bir mücadele adamı idi ki, onu dinleyen yahut seyreden hemen herkes, söylenenlerden pek bir şey anlamamış olsa da, en azından nice zamandan beridir durduğu yerde, artık durmaması gerektiğini, buradan bir adım daha ileriye gitmeyi, kendisine de bazı sorumluluklar düştüğünü düşünüyor, idrak ediyordu.Bu toplumun içindeki kimi korkaklar, ödlekler o tarihlerde de önceleri Necip Fazıl için mecnun demişlerdi. Daha öteye giderek meczup diyenleri bile hatırlıyorum. Çünkü başlarına yeni belalar açılmasından korkuyor, tarih boyunca sürekli yaptıkları gibi var olanla yetinme felsefesini ihlal etmenin haramlığından dem vuruyorlardı. Her devrimci ruh gibi Necip Fazıl da bu türden gafillerin süksesini bozuyordu. Yani o sadece kendisini hapse mahkum eden sistemin karanlık güçleriyle savaşmıyordu. Ham yobaz, kaba softa diye nitelediği öyle kimseler vardı ki onlar bu toplumun has unsurları arasında yaşıyor ve bir sultayı sürdürüyorlardı. Bu yeni ses ve soluk, bu batı dilli adam, onların düzenini bozuyor ezberlerine taş atıyordu. Üstat onlarla da savaşmak zorunda kalıyordu.Her şeye rağmen varılan noktada şöyle bir vakıa bizi bekliyordu, üstadın deyişiyle aktarırsak: “Bu dava kocaman bir buz dağı idi. Onu nefesimizle hohlayarak erittik. Lakin şimdi de oluşan çamurdan geçemiyoruz.” Bu sonucun şiir biçimindeki şöyleyişi yine ona aittir: “Surda bir gedik açtık, mukaddes mi mukaddes/ Artık ey kahpe rüzgâr ne yandan esersen es.”Sözün hülasasına gelecek olursak, bir zamanlar şehrimize Necip Fazıl’ın gelmesi, en bulaşıcı ve en berbat hastalıklara karşı mekteplere aşıcıların gelmesi ile eş değerde bir hadiseydi. Bugünden bakarak o günlerin sıkıntılarını, acılarını, kıstırılmışlıklarını kavrayabilmek çok kolay değil. Necip Fazıl pek bir şey söylememiş diyebilirsiniz. Lakin düşünün ki Allah demek bile suç ve yasaktır. Şehrin öteki ucundan bir adam çıkageldi. Yüksek bir kayanın üzerine çıkarak şöyle bağırdı: Allah-ü Ekber. İşte bütün bilmecelerin cevabı burada. Diyorum ki yaşadığım şehre yine Necip Fazıllar gelse, gelebilseler, başımı okşayarak bana şair deseler. 

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Yıldızlarıın Doğduğu Yerden /
Yârlı Bir Ölüm Sofrası / Selami Şimşek
Üstad ve Ölüm / Necmettin Evci
Üstad Necip Fazıl / Nurettin Durman
Seyir Defteri Öyküleri -III- / Naz Ferniba
Tümünü Göster