Akıcı Kitap

207
Görüntüleme

“Bir kapının önünde beklersen açılır bazen kapı.Başkalarının efendisi de olma, kölesi de.”                                                    James Joyce ULYSSES“Akıcı kitap” sözünü artık ne zaman duysam enikonu bir “tutulma” hissi yaşarım. Kitabın akıcı olanının, kolaya kaçan okur indinde daha muteber olduğunu bilirim. Birçok şeyin kolayına müsamaha gösterebilmeme rağmen söz konusu kitap olduğunda, enikonu müsamahasız biri oluyorum. Faulkner, bir Japon okurunun: “Kitabınızı iki defa okumama rağmen hiçbir şey anlamadım.” demesi karşısında “İyi o zaman üçüncü kez okuyun.” demesi belki de kolayı arzulayan bütün okurlara verilmiş bir cevaptır. Akıcı kitap, kendi ucuz piyasasında kendisine has kolayı okuyan bir okur kitlesi var etti. Eğer akıcı kitaplara tutkun bir okursanız, sizin için çok üzülürüm, çünkü Ses ve Öfke gibi devasa bir başyapıtı hiç okuyamayacaksınız demektir.Okur kadar yazar da suçlu değil midir? Cemil Kavukçu: “Yazarken okuru düşünmek aslında o okura haksızlık etmektir.” demişti. Şimdi kitabın bir meta, bir piyasa malzemesi olmaya başladığı bu ucuz yüzyılda, okuru düşünerek yazan yazar sayısı azımsanmayacak sayıda. Birçok okurun nefesi Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ını okumaya yetmiyor. Türkiye çok satan bir yazar olduğu unutulmadan bu iddiam düşünüldüğünde belki de Pamuk’un benim nezdimde başyapıtı olan bu eseri, kim ne derse desin, hakkı en az verilmiş kitabıdır. Stefan Zweig: “İyi kitap sizi dünyadan koparıp içine hapseden kitaptır.” diyor. Ama Zweig’in kast ettiğinin akıcı kitap savsözü arkasına gizlenmiş ucuz, kolay kitap olduğunu sanmıyorum.Minima Moralia, her döneme, her dimağa söyleyecek sözü olan bir kitaptır. Bütün malzemesi bir çift göz olan okurun okuyabileceği bir kitap değildir. Çünkü bütün malzemesi bir çift göz olan bir yazarın kitabı değildir. Minima Moralia, okuru vicdanıyla izanıyla, irfanıyla demlenmiş, terbiyesini almış bir okur olmalıdır, çünkü Adorno, koskoca bir vicdan, dimağ, irfan ve sözdür.“Ağır Kitap” savsözünün içeriğine tastamam oturan bir kitaptır Minima Moralia. Kitabı metaya dönüştüren piyasada rafların ön saflarında değil de o ağır kitap duruşu ile bir adım geride tutulur.Zor bir yazarın yaşamından kotarılmış, olağanüstü bir kurgunun şaheseri Saatler’in geri planında Wirginia Woolf durmuyor mu? Ağdalı bir yaşamın ve fakat akıcı bir ölümün içine sıkışıp kalan yaşamıyla Woolf, dar bir patika, sarp bir yamaçtır. Her yüreğin cesaret edemeyeceği sarplık… Her ayak sahibinin yalınayak yürüyemeyeceği pürüzlü bir yol… Saatler, o şahane kurgusunu Woolf’ün yaşamından kotarmamış mıdır? Şimdi kaç akıcı kitap tutkunu kaç okur bu hassas tadı alabilir, bu ipeksi dokuyu duyumsayabilir.Tepkisel bir zihinsel terbiyeden geçirildiğimizi biliyorum. İçinizde çoğalan “bizim dünyamızın ağır kitapları yok mu?” sorusunun sabrın son sınırında beklediğinin farkındayım. Galib Dede’den bahis açmadan sadedi bitirmek istemem. “Ol şairi kemyab benim/ Mazmunlarım anlamamak ayıp olmaz.” diyor Hüsn-ü Aşk’ın yazarı. Sebk-i Hindi deyip işin ardında duran meşakkati gölgelemek kolay oysa sebk-i hindinin sularının sığ bir su olmadığı ve birçok şairin o sularda boğulduğunu bilelim. Aşk’ın yolculuğu Galib Dede’nin yazın yolculuğu kadar çetin, meşakkatli midir bilinmez. Değme bir dimağın aşabileceği bir zirve değildir Aşk’ın aşıp geçtiği zirveler. Künhüne varmak için aşk vadisinden, haset ovasından, tamah obasından geçmiş olmak gerekmez mi?“İlimsiz şiir temelsiz duvara benzer” diyen yeryüzünün en büyük şairlerindendir bu sözün maliki. Leyl-i Mecnun’u okumak terkibine vakıf olmak esasından bir izan mücadelesi ister. Göz pınarı kaynar su kaynakları gibi birikmiyorsa gözümüzün kıyısında “daha çok aşk” istemenin vaktidir. Her vezni kanla yazılmış bu devasa eserde ölçüsüz geçip gitmek ne mümkündür. Zihnimiz bir halvet terbiyesi ruhumuz bir inziva kültürü almamışsa yanından yürür geçeriz de kaçırdığımızın ab-ı hayat olduğunu bilmeyiz. Ve Fuzuli’den de mahrum kalırız.Namık Kemal’e belki de içimde biriken burukluğun sebebi sahaflarda gördüğü Yunus Emre divanını “bu da şiir mi?” deyip atmasıdır. Yunus’un: “Biz kuşdili konuşuruz/ Bizi Süleyman olan anlar” demesi hiç de boşuna değildir. Erik dalına çıkıp orda üzüm yediğini kim inkâr edebilir ki?Kitapların ideolojik bir zihin örgülemenin, betonarme bir düşünce temeli almak için okunduğu bu uğursuz dönemde okuduklarımızı gözden geçirmenin tam zamanıdır. Bütün yazının son sözü üstat Nefi’den “Tuti-i mucize-i guyem ne desem laf değil.” 

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Yıldızlarıın Doğduğu Yerden /
Yârlı Bir Ölüm Sofrası / Selami Şimşek
Üstad ve Ölüm / Necmettin Evci
Üstad Necip Fazıl / Nurettin Durman
Seyir Defteri Öyküleri -III- / Naz Ferniba
Tümünü Göster