Kaybolmuşlar Acısına Kanıyor Kalbim

192
Görüntüleme

Pozitivizme kodlanmış aydınlanmacı aklıyla modern insanın; dine, geleneğe ait ne varsa yerle bir etmek üzerine kurulu uygarlığı tam bir kriz içindedir. Bu kriz başta toplumbilimler olmak üzere diğer disiplinlerin anlamaya  çalıştığından çok derin ve geniş tahrip alanları oluşturmaktadır. İşaret ettiğimiz krizin mevcut paradigmaların yaklaşımıyla kolaylıkla aşılır nitelikte olmadığını bilmek gerekmektedir. Bir seçenek olarak modern yaklaşımların çözüm üretme imkân ve kabiliyetlerini sınırlayan asıl sebep, mevcut tıkanıklıkta bizzat o yaklaşımların da etkin payları olmasıdır. Sözün başında vurguladığımız gibi insanı doğasına uygun bütünlüğü içinde kavramayı devre dışı bırakan pozitivist ön kabullerin kalıplarından kurtulmaksızın yapılacak her öneri, çıkışı göstermek yerine ardında ruhumuzu hapseden kapıların daha sıkı kapanmasına yol açacaktır. Daha da kötüsü mevcut yaşamın önce kanıksanıp sonra kutsanması, aşkın bağlantılarıyla insan varlığımızı özellikli kılan cevherimizi sönükleştirmekte, melekelerimizi köreltmektedir. Sonuçta insanı merkeze alarak nesneler dünyası ile ilişki kurmak yerine, maddeyi merkeze alarak insanı biçimlendirmek yeni yaşam biçimi olarak modern uygarlığın öncül dinamiği olmuştur. Bu, insanın kendisini diğer varlıklardan ayırıcı vasfını, özelliğini ve insan yerini kendi iradesiyle yitirmesi demektir. İnsanlık bile isteye girdiği bu vertigo içinde kendini kaybetmiştir. Cennet düşüyle tasarladığı dünyası, bütün varlığını azap içinde kıvrandıran bir cehenneme dönüşmüştür. Garipliği kadar tuhaf olanı, bedeni hazla kıvranırken, ruhunun azaptan kavrulduğunu fark edemeyecek denli şuurunu yitirmiş olmasıdır. Bu bir kayboluş, belki bir intihardır.  Sosyal değişme, değerler aşınması, normların değişmesi, yabancılaşma, yozlaşma, kişilik bozuklukları gibi, çoğu zaten hakim paradigmanın mantığını içeren kavramlar yapılması gereken asıl çözümlemeler için yeterli olamamaktadır.  Mesele; doğaları gereği zaten değişen, değişmek durumunda olan insanı ve yaşamı yeni durumlara eklemlemek, entegre etmek değildir. Oysa mevcut yaklaşımlar; başta metafizik tonları da içeren duygusal gerçekliğiyle insanı anlamak yerine, uyum adına onu modern  sisteme entegre etmek için destek üniteleri işlevi görürler. Kriz doğrudan insan varlığını hedef almaktadır. Yaşanan tam manasıyla ontolojik bir çöküş, ontolojik bir kopmadır. Gelinen aşamada insan, kendinden kopuşun sancılarını bile hissedemeyecek ölçüde duyarsızlaşmış gözükmektedir. Maddi kazanımlar mukabilinde ruhu büsbütün yoksul düşmüştür. İncinmiş, örselenmiş ruhu hicran kanamakta, mor sızlayışlarla can çekişmektedir. İnsanın anlam alanı daralmış, kendine yaraşır ve yakışır amacı kalmamıştır. Aklının, ruhunun, bütün bir benliğinin, aşkının ve inancının yok oluşu onu müteessir etmemekte, üstelik hiçliğinin saltanatını sınırsız ve sorumsuz hazlar duyarak yaşamaktadır. İnsan kendi yok oluşunun zevkini ‘kanayan sarhoş kahkaha’larla kendinden geçercesine kutlamaktadır. Kendinden geçişin coşkusunu yaşamakta, coşkuyla kendinden geçmektedir. Tam bir akıl tutulması, vicdan körelmesi, ruh bulanıklığı içindedir. Yolunu, yönünü şaşırmış dünyası, boş hayallerin, hiçbir kıymeti olmayan beklentilerin toz dumanı içinde kaybolmuştur. Tercihlerin, arzuların anlaşılmaz sapkınlıkta ve aşırılıkta başkalaşması ontolojik kayboluşun bir sonucudur. İnsan kaybolmuştur. Kendi kayboluşunu fark  etmek, ait olduğu yeri hatırlamak, bulmak yönünde kararlı bir isteğin işaretini veriyor gözükmemektedir. Ruhu  köleleşmiştir. Daha da önemlisi köleliği bir yaşam biçimine, üstelik haz alarak sürdürülen bir yaşam biçimine dönüştürmüştür. Yabancılaşmayla, yozlaşmayla ivme kazanan bu kopuş, bu kayboluş; yabancılaşma ve yozlaşmayla açıklanamayacak vahim bir boyut kazanmıştır.1984’ün ünlü yazarı, biraz da 1940’ların baskıcı ortamının etkisiyle olacak, romanında egemen güçlerce hayatın her alanında kıstırılan bireyi konu edinir. Hayatın her ânı,  alanı gözetim ve denetim altında tutulan bireyin özgürlüğü alabildiğince kısıtlanmıştır. Birey Winston Simith’in şahsında dili ve düşüncesi bile Büyük Birader tarafından belirlenecek ölçüde özgür olma imkânını yitirmiştir. Özgürlüğünü yitiren insan kendini gerçekleştirme şansını bulamaz. Birçokları için fanteziden öte geçmeyen bu kurgu Orwell’in öngörüsü olarak gerçekleşmemiştir diyemeyiz. Ünlü sosyal psikolog Erich Fromm’a göre ise insan, varlığını tahakküm etmek veya tahakküm altına girmek ile sürdürmeye müsait yapıdadır. Fromm ‘Özgürlük Korkusu’ adlı eserinde çoğu durumlarda özgürlüğün insan için taşınması zor bir yük olduğu realitesine odaklanır. Özgürlük kuvvetli kişilik gerektirir. Tahakkümü kabullenme, tek başına ve kendi iç dinamikleriyle var olma anlamında özgürlüğün zahmetli sorumluluğunu taşımak yerine daha zahmetsiz bir yol ve daha güvenli bir alan olarak seçilebilir. Fromm’un özgürlükten kaçan insanı Orwell’in Büyük Biraderine tahakkümü için elverişli ortamı oluşturur. Başka bir açıdan bakıldığında Winston Simith için yine de aranırsa bulunacak özgürlük alanının hepten ortadan kaldırılmış olduğu söylenemez. Sadece dış boyut itibariyle değil Krişnamurti’nin ‘iç özgürlük’ açılımında olduğu gibi ne olursa olsun kendi bilincimizi teselli edecek kadar bir imkânı bulunabilir. Yani ne kadar kuşatılmış veya kıstırılmış olursanız olun Forster’in ‘Makinenin Sonu’ öyküsünün bitiş kısmındaki gibi yine de egemenlere nefret duyarak yaşama ve bu nefretle ölme hakkınız her zaman vardır(!) Bireyin özgür tercihlerini sınırlayan dahası ideolojik reflekslerle onları tehdit olarak algılayan otoriter yaptırımlar; siyasal, sosyal, ruhsal anlamda ve alanda onarılmaz tahribatlar yapmıştır. İnsanın kendilerini ifade etme veya hür iradeyle kendini gerçekleştirme imkânı bulamaması, örtülü, gizli, parçalı, güvensiz, yapay kimliklerin ve kişiliklerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Yıldırma ve sindirme politikaları en çok güçten yana olan zayıf kişilikler üzerinde etkili olur, olmuştur. Hangi özgür yönelişlerle olursa olsun bir lokma ekmek peşinde koşmaktan başka bir derdi ve kendilerine dönük varoluşsal kaygıları olmayan insanlar bireysel ve toplumsal yozlaşmanın aktif figüranları olmuşlardır. Dışarıdan başlayan denetim ve gözetim faaliyeti  etkisini insanın iç dünyasını belirlemeye varıncaya kadar genişletmiştir. Boş benlikleriyle büyük kentlerin cadde ve sokaklarını dolduran kuru kalabalık Büyük Birader İdeolojisinin bütün bir insanlığa armağanı olmuştur. Dışarıdan bir kuşatmaya karşı, fıtri dokumuzda ruhu uyandırıp ayaklandıracak canlı bir damar her zaman vardır diye düşünüyorum. Oysa Fromm’un sözünü ettiği esaret, benliğin isteyerek teslim oluşu ile açıklanacak daha vahim bir yozlaşma haline işaret eder. İç dünyada yitirilen özgürlük hiçbir dış genişlik ve serbestlikte bulunamaz. Buna mukabil Huxley’in ‘gönüllü köleler’ kavramı ile özetlenebilecek örneği, insanlık adına tam bir yok oluşu açıklayıcı niteliğiyle günümüzde yaşadığımız trajediyle de birebir örtüşmektedir. Orwel’in dışarıdan gelen otoriter belirleyicilerine karşılık Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sında insanı  sevdiği şeyler mahvetmektedir.  İnsanları değerlerinden mahrum bırakmak için Büyük Birader’e gerek yoktur. Huxley’e göre insanlar teknolojik süreç içinde üzerlerindeki baskıyı fark edemeyecek hatta onlardan hoşlanacaklardır. Yani insanlar denetim altına alınmak için ayrıca bir programa gerek kalmayacak ölçüde zayıflayacak; gönüllü olarak, üstelik zevk duyarak  denetlenmeyi seçeceklerdir. Burada sözü edilen ‘benimsenmiş denetim’ bütün tercih ve yönelişlerimizi biçimlendirici özelliğe sahiptir. Hatta bu bağlamdaki tematik bütünleşme bir yanılsama olduğu fark edilmese bile kişide güç ve güvenlik duygusu oluşturabilmektedir. Neil Postman’ın  ‘Öldüren Eğlence’adlı eserinde yaptığı haklı ve tutarlı tespite göre, insanı özgün varoluş iddiasından kendiliğinden vazgeçiren bu işleyişte televizyon etkili bir aygıttır. İnsan benliği o büyülü kutunun hipnoz etkisi karşısında   yenik düşmüştür. Varoluşun büyüsü bozulmuştur.Görüntünün baskın egemenlik kurduğu bir çağ yaşanmaktadır. Hayatımız seyretmekten ibaret olmuştur dense yeridir. Egemen irade görmek ve göstermek üzerine kurulu eğlence kültürünü çıkarları doğrultusunda yaygınlaştırmaktadır. Eğlence kültürünün reklam makinesi olarak televizyon, gerçeği tüm hatlarıyla kuşatan sanal imparatorluğun kitlesel hipnoz aracıdır. Burada kastettiğimiz reklam, programların kısa aralıklarında ansızın gözümüzün içine sokulan, belli tüketim mallarına koşullandırıcı fragmanlarla sınırlı değildir sadece. O beyaz camda haberlerden, pembe dizilerden magazin programlarına kadar hemen her saniye belli bir anlayışın reklamı yapılmaktadır. İnsanlar televizyondaki hayatlara, dizilerdeki oyunculara öykünmektedir. Ekrandan fırlayıp çıkmış gibidirler. Ödünç,  kopya hayatların sıradan kahramanı olarak yaşamak  boş benliklerin yazgısı olmalıdır. Bu çok açık örneklemede görülen model alma, boş benliklerin çaresiz başvurdukları özdeşleşme ve yer değiştirme fenomenidir.Tüm öznel ve moral değerlerden güle oynaya soyutlanmaları ekseninde yoğunlaşan kurgusuyla gönüllü kölelerin roman yazılacağı söylense, gülünüp geçilirdi. Hele özgür insanların kendilerini köle yapmak için canhıraş yarışmaları ancak bir delilik haliyle mümkün olabilirdi. Yaşadığımız günlerin alışkanlıkları Huxley’in ön sezilerini haklı çıkarmıştır. İnsan dünyevi hazlar uğruna ruhunu perme perişan etmiştir. Her türlü arzusu karşılanarak şımartılmış bedensel zevklerin baskısı altında ruh küçülmüş, ufalanmıştır. İnsan sadece maddi boyutuyla var olmayı kabullenmiştir. Ontolojik kopmasının acısını ruhunda duyamamakta, daha doğrusu onu duyacak sağlıklı bir ruhu bulunmamaktadır. Maddi zevkler onun tek boyutlu yanını tatmine yetmektedir. Kendi derinliğini keşfedip orada diğer varlıklardan farklı ve biricik olan anlamını bulmayı akıl edememektedir. Tüm hayatını dolduran eğlenceye, gösterişe ayarlı programlar insanın kendi özüne dönme girişimlerini baştan engellemektedir. İnsan bu engelleri aşmaya niyetli gözükmemektedir. Nesnelleşmiş, daha da vahimi nesneleşmiştir. Onun var olan düzeneklere işlerlik kazandırmaktan başka ideal amacı olmamalıdır. Varlığımız zevkle ve seve seve egemenlerin varlığına armağan olsun!..Bir kültürel grubun ‘insan olmanın ne olduğu’ sorusuna kendi psikolojisi içinde aradığı cevap üzerine çözümlemeler yapan Cushman ‘boş benlik’ kavramını geliştirir. Cushman özellikle ikinci dünya savaşından sonra batıda görülen benliği bu kavramla ifade eder.  O yıllarda batıdaki maddi yıkıntı moral değerlerin de çökmesine yol açmıştır. Hatta başta Almanya olmak üzere bu çöküntünün açık etkileri edebiyat, felsefe, psikoloji başta olmak üzere birçok alanda açıkça görülmektedir. Aydınlanma ve idealizmle başlayan düşünce akımlarının ürettiği değerler, yaşanan felaketin önünü alamayınca; kitlelerde beliren hiçlik ve umutsuzluk duygusu, yeni bir varoluş hamlesiyle asıl insan cevherine dönme fırsatı yakalamışken, müthiş bir saplantı ve müthiş bir sapmayla ‘üzüntüyü bırak yaşamaya bak’ boş vermişliğinin çıkmazına sapmıştır. Çare olarak bu yola koyulmak benliğin hiçbir yarar görmediği sanılan değerleri boşlamak anlamına geliyordu. Değerlerin baskısı ve sınırlamaları içinde sorumlu ve tutuk yaşamaktansa sorumluluğun bütün bağlarını kopararak gönlünce hayatın tadına varılmalıydı. Boş benlik sahipleri yoksunluklarını duygusal açlıkla cisimleştirirler. O açlığı hiçbir değerle doldurmaya yanaşmazlar. Kritik etme isteklerini yitirmişlerdir. Diğer yandan belki varlığın boşluk içinde sürdürülmesinin anlaşılır bir yanı vardır ama  içimizde büyüyen boşlukla yaşamanın sıkıntıları katlanılır ağırlıkta değildir. Paraya, tensel tatmine, şöhrete, kimi durumlarda daha üst bir kişilikle bütünleşmeye doğru yöneliş bir yol olarak seçilir. Bu yolun bireysel davranışlarda en belirgin yansıması zevke ve tüketime düşkünlük olarak dışarıya yansır. O büyük boşluk albenili vitrinlerin pahalı markalarıyla, son model arabalarla, gösterişli giysiler ve toplumsal statülerle doldurulmaya çalışılır.  Bütün bu ve benzeri unsurlarla özdeşlik kurulur. Bu durumlarda insan düşüncelerinden, duyarlıklarından önce sahip olduğu nesnel değerlerle öne çıkar. Bu değerlerin yanında diğer insani değerlere fazlaca itibar edilmez. Çünkü onların reel hayatta maddi yararlar sağlayan getirileri yoktur. Aşkın, inancın, vicdanın maddi yığınak altında körelmesi kimsenin umurunda olmaz. İnsanın anlam dünyasını canlı ve diri tutan ruhun ateşi sönmüştür. İrade aşkı ve özgürlüğü tercih etme yeteneğinden yoksundur. İnsan kendi varoluş cevherinden neşet eden, dönüp tekrar o cevheri besleyen sonsuzluk arzusunu yitirmiştir. Sonsuzluk ve özgürlüğe sıçrayışlar yaparak kendi yücelişinden ve yükselişinden zevk alacak seviyede değildir. Böyle bir çaba içinde olmaya ne niyeti gözükmektedir ne de bu yolla kendini yeniden idrak etmeyi gözüne kestirebilmektedir. Müptezel zevklerin kıskacında ruhunun ölümünü aklına getirmeyecek ölçüde memnun gözükmektedir. İnsan kayboluş ayininde kutsadığı boş benliğinin duyduğu çılgın zevki kutluyor gibidir.  İnsanlığın yaşadığı trajedi budur. İşte bu sebeple yaşanan derin kriz ontolojik bir mahiyete sahiptir ve aynı sebeple mevcut paradigmaları oluşturan disiplinlerin yaptığı çözümlemeler ona kendini bulma yolunu, yürüyüşünü göstermekte yetersiz kalmaktadır. Son dönemin en sahici mütefekkirlerimizden Nurettin Topçu ‘İsyan Ahlakı’nda “Her tatmin ardında çaresiz bir pişmanlık bırakır” diyordu. Korkulur ki, bu tespit anlık geçerliliğinin yanı sıra ömrün geri dönüşsüz o son noktasında da tecelli edecektir.Tinsel olandan tensel olana yönelişle sadece insanların tek tek ömürlerini değil bütün bir medeniyeti de helak eden gidişat, ancak gerçek bir silkinişle tensel olandan tinsel olana dönüş yaparak felaha erebilir. Yine Topçu, aynı eserinde devanla “Refah” der, “kendi ardından çoğu zaman iradeye bir güçsüzlük getirir. Haz, gerçek bir şekilde istenmiş değildir; o daha çok bir irade noksanlığının eseridir. Hayat hareket etmek için gerekli imkân bulamayınca kendi üzerine döner. Ve kendi kendisinin bir paraziti gibi kendi cevherinden beslenir.”  Ey insan, vur patlasın çal oynasın havasında çığlık çığlığa gökleri sarsan bu ritim senin ruhunun sızlanışından, serencamından başkası değildir. Ruhunun derinliğinde yine de seni alıp sana götürecek ilahi bir yolun, seni kendinle buluşturacak ilahi bir sesin, nefesin var olduğuna inanıyorum. Bütün yorgunluğuna, yılgınlığına, hırpalanmışlığına, yitirdiklerine, kaybettiklerine, kayboluşuna rağmen sen insansın! Orada aşk ve oluş iradesinin son enerjisiyle bir kıvılcım bile kaldıysa, anlam dünyanı karanlıklardan aydınlığa çıkaracak ateşi yakacağın umudunu hiç kaybetme, hiç kaybetmedim.Kalbim bir yanıyla kaybolmuşlar acısına kanarken, bir yanıyla da insanlık onurunun nurdan sütunlar gibi ruhunda yükseleceğini ümit ve hayal ederek gönenmektedir. 

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Sürgün / A.Vahap Akbaş
Şiirin Gür Atı / Saatin Zembereği Erdem Bayazıt... /
Seyir Defteri Öyküleri II / Naz Ferniba
Selam İle / Ay Vakti
Şehrin Kirpikleri Uzanıyor Karanlığa / Mustafa Küçüktepe
Tümünü Göster