Köpük, Hayat ve Ölüm

“Anne kuzusu!” diyor yavrularına. Sesinde bin endişe, bin özlem.
“Hadi anne kuzusu, okula geç kalacaksın.”
Saçlarını tararken bir ipeğe dokunur gibi narince kayıyor elleri. Onun ellerindeki tarak vals yapıyor kestane rengi saçların üzerinde. Yavrusunu okula gönderir gibi öpmüyor; müebbet bir ayrılığın mührü oluyor dudakları her öpüşünde.
Bir gün değil; her gün, her saat, her dakika vedalaşıyor anne kuzularıyla. Ölüm ona herkesten, her şeyden yakın duruyor.
Her sabah onun göz kapaklarının eşiğinde arz-ı endam ediyor ölüm. “Aynalarda ölümü gören kaç kişi vardır diye soruyorum.” diyor. “Ben aldığım sayılı ne­feste, anne kuzularımın göz bebeğinde, bir yudum suyun tadında ve her adımımda ölümle yan yana duruyorum. Ölüm yaklaştıkça hayatı daha çok seviyorum. Hayatı sev­dikçe, ölümü hatırlamam zor olmuyor.” derken, gözlerine yerleşmiş kararlı bir kabulü seyrediyorum.
Tezgâhın üzerinde duran küçük köpüklü su kutusuna uzanıyor. “Sayılı nefeslerimi har­cayarak yaptığım baloncukları seyrediyorum. Sermayeyi yersiz mi tüketiyorum bilmem.” diye kendi içinde evabı verilmiş bir soru soruyor.
Köpük halkasına üflüyor. Yüzünde, mutluluğa dair bir emare olmamakla birlikte, karar­lı bir inanç ve emin bir idrakin keskin çizgilerini taşıyor. Uçuşan onlarca baloncuğa dalgın dalgın bakarak: “Hayat böyle bir şey işte… Hayatı da ölümü de önemseyerek şımartmamak gerektiğini öğrendim.” derken muzip bir gülüş gelip geçiyor dudaklarından.

***

Mazbut bir mahalle bakkalı işleten bir hanımla mı yoksa felsefe anaforunda savrulan bir düşünürle mi karşı karşıya olduğumu düşünüyorum. Kurduğu cümlelerle, ölüme dair aforizmalar cirit atıyor zihnimde. O, kendi dolambaçlı yollarında kaybolmama kaygısından gayrisini taşımıyor.
Onu ilk gördüğümde ne çok yadırgamıştım. Benim çocukluk yıllarıma ait bir oyuncaktı elindeki. Yetişkindi ve köpükten balonlar üflüyordu işlettiği bakkala adres sormak için girdiğimde.
Dönüşte gördüğümü yine görür müyüm merakıyla yok yere birkaç şey almıştım. Bisküvi, çiklet… Sonra uzaktan seyretmiştim.
Mahalle çocuklarının haylaz ve hoyrat işgali içinde, pervane olmuş gülümseyen yüzü ile dolaşıyorken gördüm onu uzaktan. Çocuklar dükkânından çıkar çıkmaz, köpük kutusu­na yeltenişini izlemiştim.
O bakkala yakın oturan arkadaşıma: “İnsanların yadırgayacağından çekinmiyor hiç. Ço­cukların bile tercih etmediği bir oyuncak elindeki.” derken, arkadaşım balonların arkası­na saklanmış öyküye şöyle giriş yapmıştı: “Kaygılanacak daha büyük bir şeyle mücadele edince, böyle küçük kaygılar hükmünü yitiriyor demek ki.”

İsminin Mübeccel* oluşunu bile değerlendirecek kadar etkilenmiştim öyküsünden. İsmi ile müsemma oluşun ispatı gibi… Zahiren yenik düşmüş görünse de resimde, görüne­nin arkasında, çetin bir yolun ve yolculuğun öyküsü yazılıyordu. Hem de ölümle yan ya­na, ölüme gidişin öyküsüydü bu…
Beş kuşaktır ölüm kanser adı altında gri kanatlarıyla sevdiklerinin üzerine mıhlamıştı göl­gesini.
Sıra ona gelmişti.
Otuz yıldır içtiği sigarayı bırakması gerekince balon kutusu idmanına yetişmiş, köpükten zarif ve naif baloncukları izlerken hayat ile ölüm arasında bir düşünür gibi kendi felsefe­sini oluşturup tutunmuştu hayata.
Israrlı bir ses tonuyla, beni hayrete düşüren şu açıklamayı yapıyordu. “Derdim ölümü yenmek değil bak! Ölüm önünde sonunda gelecek. Ben kendimi yeniyorum, yanlışlarımı yeniyorum.”
Ses tonu değişiyor ve devam ediyordu:
“Günlerinin sayılı olduğunu bilmek zor tabii… Habersiz misafiri ağırlamak da zordu be­nim için. Böyle bakınca vardır bir hikmet diyorum.”
Sonra bir törene hazırlanır gibi ölüme hazırlanışını dinliyorum ondan:
“Helalleşmediğim kimsem kalmadı. Küs olduklarımla barıştım. Etrafımda insanların ne kadar küçük şeylere kaygılandıklarını görünce, hayatın daha kıymetli şeylere kaygılan­mak için verildiğini anlayıp anne kuzularıma mektuplar yazdım. Takımı bozulmuş yemek tabaklarının tasasına düşmeyecek benim yavrularım. Ne kadar çok iyilik kapabilirim, ne kadar çok çocuk sevindirebilirimi hesaplayacaklar. Kırılan bir cam bardağa değil, kırılmış bir yüreğin derdine düşecekler. Varsın cam, tas, tabak kılırsın ama bir tek yüreği kıran ben olmayayım diyebilecekler. Eften püften şeylerle uğraşmayıp akıllarını, yüreklerini donatacaklar. Büyük adam olup etraflarına ışık saçacaklar. Dahası, “Nefesin sayılı!” dediklerinden beri aldığım her nefesin ne kadar kıymetli olduğunu anladım. Ölüm bana yakın durunca bildim ki hayat benim kıymet verdiğimden daha güzelmiş. Bakma öyle yüzüme. Ölüm bana olduğu kadar sana da yakın. Ben bekliyorum, sen ise beklemiyor­sun. Ama herkese bir gün gelecek!”

***
O mazbut mekânda, akaidî ve felsefî bilgilerimin altını çiziyorum. Elimde bir kırmızı ka­lem yok bu satır altı çizme eğilimlerimde. Hiçbir düşünürün kitabını okumamış ama ölü­mün dizi dibinde tahsil gören Mübeccel Hanım’ın bende uyandırdığı farkındalık kırmızı kalem oluyor.
Bilmek ile idrak etmek arasındaki önemli farkı teyit ediyorum onunla.
Boş geçen zamanlarımı, hayatı adımlayışımı, idrakimi sorguluyorum.
Uykularım kaçıyor.
“Kaçmasın uykuların.” diyor. “Kaç gece küçük ölümlerden döndün, her uyku bir küçük ölüm derler, bilirsin. Korkuyla ne hâlledilebilir ki? Hem, herkes için ölüm, önüm, arkam, sağım, solum sobe der gibi…”diyince masum sorusunun altındaki yoğun fikre ve sonra­sındaki çocuksu yorumuna bir kez daha hayran kalıyorum.
Seni tanıdıktan sonra diyorum ki, bilmek yetmiyor Mübeccel Hanım, anladım ki bilmek yetmiyor. Kitabî bilgiler hayatla yoğrulmadıkça, idraki gerçekleşmedikçe bilmek yetmi­yor.
* Mübeccel: Muhterem. Yüceltilen, yükseltilen.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Hayat ve İnsan / Naci Gümüş
Fihi Ma Fih’ten III / Sezai Küçük
Selim(iye) ve Sinan / Hülya Atakan
Bir Otel Odası Yalnızlığında Necip Fazıl ve Attila... / Hayati Koca
Aynalar ve Yüzler / Mehmet Öztunç
Tümünü Göster