Aynalar ve Yüzler

24
Görüntüleme
“Mümin, müminin aynasıdır.”
Hadis
“İçimizdeki kapı çalındığında
Her birimiz buğulu bir ayna değil mi?”
Yücel Kayıran


Ruhuma çentik attığını nereden bilebilirdim, o günün? Serazat bir hâldeydim, dudaklarımın arasında pamuk helva kıvamında bir ıslık… “Kime değsem ateşti, neyi tutsam kor.” diyen Nietzsche’ye inat elimdeki kor ateş­ler dahi İbrahimi bir berd-i selam. Eskimiş bir rejimin pa­sını yüklenen zincirler, diş kamaştıran sesleriyle zevkten dört köşe çocukları, dönme dolapta taşıyordu. Yürüyor­dum. Dönme dolaplar, atlıkarıncalar, balerin, kamika­ze… Hayat, kendisine en çok çocuk parklarında benzi­yor. Hayatın, bir oyun ve eğlenme yeri olduğunu biz, parklarda görüyoruz. Girift bir labirentin içinden çıkmak için o çocuk parkına gitmiştim.

Kağıt helvalar, dondurmalar, meşrubatlar… Kısa kol gömleklerin içinde gülen insanlar, dudakları her aralan­dığında beliren altın dişler, çopur yüzler… Bir diş ısırığı gibi duruyor, bu parkta somurtkan yüzler. Bacak bacak üstüne atmış fötr şapkalı ihtiyar, ağır gazeteleri sayfa sayfa çeviriyor. İşaret ve yüzük parmağını ıslatıp başpar­mağına sürüyor… Para sayıyormuş gibi. Ceketinden sar­kan zincir, saatin zinciri. Köstekli saati, onu hâlâ yanıltı­yor, zamanı gösterdiğini iddia ederek. Yerde bir dondurma külahı… Hangi nasipsiz çocuktan kim bilir? Eğer babanın cebindeki son parayla bu don­durma alındıysa ne kadar ağlamıştır, o gül kurusu ço­cuk. Çocukluk, gül kurusuna benziyor, kırılgan ve latif.
Etrafımda bir uğultu kopuyor.
“Haydi, dönme dolaba binelim!”
“Peki!” diyorum.
“Korkarsanız endişelenmeyin biz yanınızdayız.” diye çoğalıyor cıvıl cıvıl sesler.
“Haklılar, çocukluk meleklikle tartılsa sezadır.” Dönme dolap ağır ağır yükseliyor, dizleri­min bağı çözülüyor.
“Anladım, siz korktunuz vallahi korktunuz!” Nereden anladılar ki, içimdekini duymasalar bari
“Evet, korktum ne olmuş, hem siz, korkarsanız endişe etmeyin yanı­nızda biz varız demediniz mi?” di­yorum.
Gülücükleri tomurcuk güller gibi dağılıyor yüzlerde.
“Ben inmek istiyorum, yükseklik korkum var.”

Benimki de lafmıymış şimdi, baksaymışım kamikazede insanların ne numaralar çevirdiğini görürmü­şüm. En iyisi susmak. Genellikle herkes, en korktuğu anda seslen­mekle, bağırmakla korkusunu din­dirmek ister; oysa korkuyu yatıştır­manın en tesirli ilacı koyu, demli bir suskunluk. Dibi kalın kavanoz­lar gibi. Dönme dolap, yere yakla­şıyor iniyorum. Derin bir oh koy versem şimdi diyorum; ama işin ucunda taşa çalınacak ar-ü namus var. Bir şişe su yol alıyor bağırsakla­rımdan ince ince. Sanki kavrulmuş, çatlamış toprağı öpe öpe ilerleyen sular gibi. İçimdeki toz diniyor, bir ferahlık, çöldeki vaha (ne derseniz deyin) ışıyor.

Parkta, halkalar dönüyor. Buranın dili şans. Şansı yaver olan, en fiyakalısı. Tutturan nasıl atılması ge­rektiğini söylüyor. Sözler, dudaklarının saçaklarındayken elindeki hal­ka hedefi ıska geçiyor. Sonra biri, sonra diğeri. Halkacı kendisinden çok emin. Sanki nihai galip o. Nasıl atalımı konuşmuyor. Konuşana bir şey demiyor. Şansın insanın kaybı anlamına geldiğini biliyor. Şansı o da yönetmiyor. Halka alıyor, çopur suratlı, pörtlek gözlü delikanlı. “Bismillah” diyor. Halka hedefe teğet… Bir bismillah daha, halka yi­ne teğet… Bir bismillah daha halka tam hedefin üzerine oturuyor. Keyfi, portakal kabuklarına benze­yen teninde ışıldıyor. Üç halka da­ha alıyor. Üçü de hedefi tutmuyor. Kabuk büzüşüyor, yüz ekşiyor. Di­lindeki sözler: nefrin, lain, hain…

Bağdaş kurmuş bir anne, çimlerin üstünde. Elinde bir çift şiş, ipler yumaktan eksiliyor kadının elinde ço­ğalıyor. Dönme dolap gibi yukarı aşağı. Kadın, şişleri kayıtsızca çevi­riyor. Paytak paytak yürüyen ço­cuk, eline hortumu alınca kadın, elindeki şişlerini atıyor, çocuğa doğru yürüyor. Hışımla, tehdit edercesine… Çocuğu yanına öfkey­le oturtuyor. Dudakları kıpırdıyor. Sözleri parkın havasını boğuklaştı­rıyor. Çocuk başını önüne eğiyor, parmağını ağzıma koyuyor. “Ço­cuk parka oturmak için mi gelir?” bu soruyu sormaya hakkım yok, anneler elbet şefkatle davranır. İçim eziliyor, dövülmüş buğdaylar gibiyim.
Etrafım güllerle çevriliyor.
“Hadi, korku tüneline girelim!”
“Mümkün değil, ben korkmaya da korkutmaya da gelmem.” Onlar, tünele doğru gidiyorlar. Ben, yürüyorum. Bir koridor, aynalarla çevrili. Onlarca ayna, bazısı iç bükey, bazısı dış bükey, bazısı dalgalı, bazısı pürüzlü, bazısı da küçük kü­çük parçalardan oluşmuş, kimi tam ortasından çatlak… Hepsinde başka başka suretlerdeyim. Düz aynanın karşı­sına gelince rahatlıyorum. Ama diğer aynaların hepsinde kendime derin derin bakıyorum. Bir aynada o çopur su­ratlı, pörtlek gözlü delikanlıyım. Diğer bir aynada fötr şapkalı ihtiyar, birinde dondurması düşen çocuk, birinde dönme dolapta korkan adam… İnsan, insanın aynasıy­mış meğer.

Korku tüneline açılan kapı, aynaların olduğu koridorun tam karşısında. Karşımdakilere bakıyorum. Acaba han­gisinde nasıl görünüyorum? Hangisi beni iç bükey, han­gisi dış bükey gösteriyor? Hangisinde düz görünüyo­rum? “Ne kadar bilirsem bileyim karşımdakinin beni an­ladığı kadarım.” Öyle diyor Rumi. Ne olursam olayım karşımdaki beni nasıl görürse öyleyim. Ben her gün kaç tip aynayım? Sevdiklerimle sevmediklerim aynı aynaya mı düşüyor? Sanmıyorum. Benim içinde de bir ayna ko­ridoru var. Kimisi orada dış bükey, kimisi iç bükey, çok azı düz. Aklımda bir mısra: “İtme miratı şirkeste seni yüz sûrete kor” Mü’min mü’minin aynasıyken kırdığımız her kalp, acaba bizi kaç surete koyar?

Parktan çıkıyorum. Etrafım, cıvıl cıvıl seslerle dolu, sanki bir cami avlusundan güvercinler havalanıyor. Katıksız bir huzur duyuyorum. Sarı saçlı, çipil gözlü bir çocuk don­durmacıya para uzatıyor. “Marojni”* diyor. Sevincim kanatlanıyor, yere düşen dondurmayı hatırlıyorum. “Ye­re düşürdüğü dondurmayı yenisiyle telafi ettin ya helal sana çocuk!” diyorum. Çocuk ne dediğimi anlamıyor; ama ortak bir sevinci paylaşıyoruz. İkimizin de aynası düz, pürüzsüz. O, park gezintisi ruhuma derin bir çentik atıyor. Dönme dolap yine yavaş yavaş yükseliyor.

* Marojni, Rusça’da dondurma demek.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Hayat ve İnsan / Naci Gümüş
Fihi Ma Fih’ten III / Sezai Küçük
Selim(iye) ve Sinan / Hülya Atakan
Bir Otel Odası Yalnızlığında Necip Fazıl ve Attila... / Hayati Koca
Aynalar ve Yüzler / Mehmet Öztunç
Tümünü Göster