Okur-Yazar

223
Görüntüleme

En son hangi kitabı okudunuz? Yoksa yazmaktan okumaya fırsat bulamıyor musunuz? İyi bir yazar olmak için doğuştan kazanılan bir yetenek gerekse de bu yetenek okuyarak geliştirilmelidir. Belki de bu yeteneği açığa çıkarmak, ancak okuyarak olacaktır. Peki, yazmaktan kitap okumaya fırsat bulamadığını söyleyen bazı yazarlar tamamen haklı olabilirler mi? Belki kendilerince evet. Yazılar, elbette sadece okunan kitaplar ile oluşacak dağarcık ile yazılmıyordur. Yazılamaz da. Şahsi düşüncelerimiz, duygularımız, yazılara yön veren önemli unsurlardır. Bu cihetten bakıldığında kitap okumadan sadece duygu ve düşünceler kaleme alınarak da yazar olunabilir.

Yukarıda, yazmaktan kitap okumaya fırsat bulamayanların kendilerince haklı olduklarından bahsettik. Bence bir noktada yanılıyorlar. Kitap, sadece ele alınıp okunan bir nesne olarak görüldüğü sürece de yanılmaya devam edilecektir. Daha doğrusu okunan şeyin kitap olması için ille de onun elle tutulur gözle görülür olması gerekmez. Bu anlamda kitap okumadığını iddia edenler aslında birçok kitap okumuşlardır da belki farkında değillerdir.

Nasıl mı? Öncelikle, kitap denilince bize neleri çağrıştırdığını düşünelim. Kitap, duygulardır. Yazarın düşünceleri, kendini ifade etmesi, kendini hissettirmesidir. İsteyip de yazamadıklarını bile anlatabilmesidir. Bu anlamda şifredir. Az ya da çok, bir mesajdır. Okuyucu şifreyi bulsa da, bulamasa da elbet bir mesaj almıştır.

Peki, düşünün bir kere. Bize bir şeyler anlatan, duygularımızı etkileyen, düşüncelerimizi değiştiren, bir mesaj veren sadece yazılmış matbu kitaplar mı? Şimdi gözünüzü kütüphanenizin camından pencerenin camına doğru yöneltin. Gündüz ya da gece olması hiç önemli değil. Şöyle bir etrafınıza  bakın. Göz kamaştıran bir güneş, gökyüzünde oradan oraya sürüklenen bulutlar, bulutlarla dans edercesine uçuşan kuşlar, rüzgârın etkisiyle salınan ağaçlar ve ağaçlarda binlerce yaprak. Hele o yıldızlar. Geceleri ay ile birlikte gökyüzünü kandil misali süslüyorlar. Ve daha göremediğimiz birçok şey, yüzlerce düşünce, binlerce duygu, milyonlarca varlık ve âlemler. Şimdi gözünüzü tekrar kütüphanenize yöneltin ve içindeki kitapları ve kitaplarda yazılanları bir düşünün.

Kitaplar, gördüğümüz ve göremediğimiz işte bütün bu âlemlerin bize açılan birer penceresi değil mi? Yazılan her kitap az ya da çok kâinatın sırlarını bize hatırlatıp bu sırları çözmeye çalışmıyor mu? Dolayısıyla okuduğumuz her kitapta yazarın bir şeylerden etkilendiğini, bir mesaj vermek istediğini ve o mesajda kendisinin veya kâinatta var olan herhangi bir şeyin olabildiğini görüyoruz. Ve anlıyoruz ki yazılan her kitap kâinatın okunan bir parçası.

Peki, kitaplar, verilmek istenen mesajlar, okuduğunuz bu satırlar, bugüne kadar yazılanlar ve kıyamete kadar yazılacakların doğruluk ölçüsü nedir ya da ne olmalıdır? Neyi ölçü almalıyız ki yazdıklarımız doğru mesajlar versin? Belki de kâinatın bir parçası olduğunu iddia ettiğimiz bu yazılanlar, onun, yani kâinatın, ancak doğru okunması ile doğru mesajlar verecektir. Aslında burada bahsedilen “doğru okumak” deyimi “doğru anlamak” olarak değiştirilebilir. Çünkü kâinatı aynı şekilde görmemize rağmen onu anlamlandırmak gerçekten kolay değil. Birçok bilim adamının bile, sahip olduğu ilmi kendinden bilip, bütün ilimlerin asıl sahibini görememesi ve ilimlerin tesadüf değil, kâinatın, dolayısıyla yaratıcısının anlaşılması için var olduklarını anlayamaması bunun en açık örneği olsa gerek. Birçoğumuz belki bilim adamı değiliz. Ancak, kâinatı anlamlandırabilmek, az da olsa sahip olduğumuz ilimler ile mümkün elbet. Önemli olan anlamayı istemek, anlamayı kolaylaştıracak daha fazla ilmi istemek, istemek, istemek… Kâinatın her harfini sindire sindire okumak. Ve eğer bir şeyler yazılacaksa, kâinatın asıl sahibini unutmadan yazmak.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Yahya Kemal’in Şairleri / Eyyüp AZLAL
Yahya Kemal Üzerine / Sadettin Ökten
Ya Bir Hikâyen Olsun Ya Da Bir Hikâye Oluştur / İsmail Bingöl
Sürgün Ülkeden Gül Kokusuna Uzanmak / Behçet Yani
Sevgiliye Son Sığınak / Yeprem Türk
Tümünü Göster